- İklim ve ekonomik krizin içindeki çiftçiler: ‘Freni patlamış kamyon gibi gidiyoruz’ - 19 Ağustos 2026
- Zeytin ağacının gölgesinde başka bir yaşam düşlemek - 21 Temmuz 2026
İklim krizinin tetiklediği aşırı hava olayları üzüm ve zeytinde verim kaybını artırırken yükselen girdi maliyetleri çiftçiyi borç ve belirsizlik kıskacına itiyor. Çiftçi-Sen’den Adnan Çobanoğlu ile üzüm üreticisi Şemsi Baykal, tarımdaki krizi ve agroekolojik üretim için gerekli kamusal destekleri anlattı.
Türkiye uzun zamandır tarımsal üretimleriyle değil, tarımsal krizleriyle konuşuluyor. Sürecin en büyük emekçileri olan üreticiler ise krizin en ağır sonuçlarıyla karşı karşıya. Ekolojik krizle birlikte yoğun yağış, don ve aşırı sıcaklıklar gibi mevsim dışı hava olayları üretimi doğrudan etkilerken, endüstriyel tarımın yarattığı dışa bağımlılık ve artan girdi maliyetleri ekonomik krizi daha da derinleştiriyor.
Üretimin yaşlanması, gençlerin kırsaldan çekilmek zorunda kalması ve üreticilerin kendi geçimlik ekonomilerini dahi sürdüremeyecek hale gelmesi, tarımda uzun süredir biriken sorunları daha görünür kılıyor. Bu tablo karşısında üreticilerin örgütlü mücadelesi de sürüyor.
Uzun zamandır ülkenin birçok yerinde üreticilerle birlikte mücadele eden Çiftçiler Sendikası (Çiftçi-Sen), üreticilerin bu krizden birlikte çıkabileceği bir alan yaratmaya çalışıyor. Çiftçi-Sen Genel Örgütlenme Sekreteri, aynı zamanda zeytin ve üzüm üreticisi Adnan Çobanoğlu ve Çiftçi-Sen üyesi üzüm üreticisi Şemsi Baykal ile ekolojik ve ekonomik krizin çiftçiler üzerindeki etkilerini konuştuk.

“İklim değişikliği özellikle üzümde çok derin bir şekilde hissettiriyor”
– Hava olayları üretimi nasıl etkiliyor?
– Adnan Çobanoğlu: Zeytin ve üzüm üretimi yapıyorum. Bitkisel ürün çeşitleri onlarca yıl içinde üretildiği bölgenin iklim ve toprak koşullarına adapte olur. Bu nedenle bazı ürünler sadece belirli bölgelerde yetişebiliyor. Uzun yıllar boyunca belirli iklim ve toprak koşullarına uyum sağlamış yerel çeşitler, sıcaklık ve yağış düzenindeki hızlı değişimlerden etkilenebiliyor. Ani iklim değişiklikleri haliyle bitkilerin yaşam döngüsüne darbe vuruyor, gelişimini de verimliliğini de olumsuz etkiliyor.
– Şemsi Baykal: Manisa Sarıgöl Çavuşlar Mahallesi’nde oturuyorum. 46 yaşındayım, üzüm üreticisiyim. Sorduğunuz sorulara baktığımda aslında sadece soru sormuyorsunuz, durumumuzu çok güzel özetliyorsunuz. Eskisi gibi olmuyor artık. Toprak rejimi değişiyor, hava ve iklim şartları değişiyor. Her şey o kadar çok etkileniyor ki, özellikle şu günlerde bizim üzüm üretimimiz de sıcaklardan aşırı derecede etkileniyor. İklim değişikliği etkisini özellikle üzümde çok derin bir şekilde hissettiriyor. Bazı zamansız yağışlar, aşırı sıcaklar kış ortasında olabiliyordu ancak biz hiç bu zamandaki gibi bir şeye şahit olmuyorduk. Şu an üzüm berbat bir durumda. Bunun fiyata da olumsuz yansıyacağını düşünüyoruz.
– Aşırı hava olayları sebebiyle yaşanan verim ve kalite kaybı, gıda tedarik zincirinde ve raf fiyatlarında kendini nasıl hissettiriyor?
– Adnan Çobanoğlu: Tabi ki nihai tüketicilere pahalılık olarak yansıyor. Üreticilere ise zarar etme olarak dönüyor. Girdi fiyatlarının sürekli yükselmesine rağmen mevsim dışı iklim olayları verimi ve kaliteyi düşürüyor; bir de bunlara aracı ve tüccarların aşırı kâr hırsı eklenince üretici maliyetinin altındaki fiyatlarla ürünlerini satmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla zarar ediyor. Çünkü üreticilerin nihai tüketicilere ürünlerini ulaştırabilmesinin olanakları çok sınırlı. Haliyle aracı ve tüccarlara (şirketlere) ürünlerini satmak zorunda kalıyorlar. Bu belirsizlik içinde üretici adapte olamıyor ve üretimi bırakmak zorunda kalıyor.
– Şemsi Baykal: İklim krizinden dolayı bu yıl üzümde yaşanan verim düşüşü doğrudan cebimizi vuruyor. Ürün fiyatları inanılmaz düşmüş durumda ve biz sadece bundan geçinen insanlarız; şu şartlarda geçinmemiz mümkün değil. Mazot, gübre, ilaç ve sulama maliyetleri derken, ürettiğimiz ürün bunların hiçbirini karşılamaya yetmiyor. Artık eskisi gibi ata tohumlarını bulamıyoruz bile, öyle bir şey kalmadı bizde.

“İklim krizine karşı sunulan çözümler aslında krizin asıl nedeni”
– Aşırı hava şartları nedeniyle rekolte düşerken gübre, ilaç, tohum ve enerji gibi girdi maliyetlerinin artması üreticiyi finansal olarak nasıl bir kıskaca alıyor?
– Adnan Çobanoğlu: Yıllardır üreticiler “verimlilik” adı altında kimyasal gübrelere, kimyasal zehirlere, şirket tohumlarına, yoğun su ve enerji kullanımına yönlendirildiler. Yoğun fosil enerji, sentetik gübre ve diğer girdilere dayalı endüstriyel tarım, iklim krizine katkıda bulunan önemli nedenlerin bir kısmı. Şimdi de iklim krizinin yarattığı mevsim dışı doğa olaylarına gene benzeri çözümler öneriliyor. Çiftçilerin üretim sürecinde şirketlere bağımlılığı artırılıyor. Daha fazla kimyasal kullanılması, petrol ürünü örtülerle ürünlerini örtmeleri, bir nevi yarı seralar, teşvik ediliyor. İklim krizine karşı sunulan çözümler aslında krizin asıl nedeni. Çiftçiler çözüm olarak sunulan bu önerileri hayata dökebilmek için elinde, avucunda ne varsa harcıyor. Yetmeyince de kredi çekip borçlanıyor. Borç ödeme zamanı geldiğinde de ürünlerini yok pahasına gene şirketlere satmak zorunda kalıyor.
– Şemsi Baykal: Artık dibi göreceğimize kesin gözüyle bakıyoruz. Şu anda turfanda ilk üzümler kesilmeye başladı ama açıklanan rakamlar komik düzeyde. Aldığımız ilacın fiyatıyla, sulama suyuyla, elektrik faturasıyla ve mazot parasıyla karşılaştırıldığında arada uçurum var. Turfanda üzüm şu an 40-45 TL’den kesiliyor. Normalde en az 85-95 TL civarında olması gerekirken bu fiyatlarla karşı karşıyayız. Biz asıl hasada bir, bir buçuk ay sonra başlayacağız. Sofralık üzümü elimizden çıkarana kadar fiyatların 15 TL’ye kadar düşmesinden korkuyoruz. Gerçekten korkutucu rakamlar bizi bekliyor.

“Milli tarım ekonomisi diye bir şey yok”
– Tohum, gübre ve tarım teknolojilerinde dışa bağımlılık, iklim krizinin getirdiği kırılganlıkla birleştiğinde “milli tarım ekonomisini” ve “gıda egemenliğini” nasıl etkiliyor?
– Adnan Çobanoğlu: Aslında “Milli Tarım Ekonomisi” diye bir şey yok. “Milli”liğin adı var, kendi yok. Uluslararası sermayenin Türkiyeli ortakları, pazarlamacıları var. Bütün gıda sistemini ve fiyatları belirleyenler onlar. Gıda egemenliği; en kısa ifadeyle her halkın kendi kültürüne uygun gıdayı üretme ve tüketme hakkıdır. Bu hak yıllardır halkın elinden alınmış durumda. Tarım ve gıda bir sektör haline getirilerek gıdaya erişim bir hak olmaktan çıkarılarak sermayenin yeni birikim araçlarından birisi haline getirilmiş durumda.
Sermaye gıda egemenliği kavramının da içini boşaltmaya çalışıyor. “Bir ülkenin tarımsal ve gıda ürünleri ihracatı ithalatından daha fazla ise o ülkede gıda egemenliği vardır” diyor. O gıdayı kimin, nasıl, hangi tohumla ve yöntemle ürettiğini hiçbir şekilde işin içine katmıyor. Şirketlerin gıdayı ve tarımı kontrol ettiği, halkların damak tadını değiştirmeye çalıştığı bir sistemde gıda egemenliğinin varlığından bahsedilebilir mi?
– Şemsi Baykal: Önümüzü hiç göremiyoruz, her şey çok belirsiz. Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) henüz bir açıklama yapmadı. Onlar açıklama yapmayınca TARİŞ de fiyat açıklamıyor; süreç birbirine bağlı ilerliyor. Kuru üzümde bizi bir nebze olsun rahatlatacak fiyatlar 140-150 TL bandı ama bu rakamları görmemiz mümkün değil. En fazla 80-90 TL civarı bir açıklama yaparlar diye bekliyoruz. TARİŞ zaten sadece ortaklarından ve borcu kadar ürün alıyor. Peki, dışarıdaki üretici elindeki kuru üzümü nasıl değerlendirecek? Tam anlamıyla freni patlamış bir kamyon gibi belirsizliğe doğru gidiyoruz. Bunun bir çözümü var mı bilemiyorum ama belirsizlik çok kötü bir şey. Yine de umudumuzu kaybetmeden çabalıyor, üretmeye çalışıyoruz. Ancak destek görmeyince bu süreç aile bütçemizi aşırı zorluyor. Bizim tek gelirimiz, tüm kazancımız ve servetimiz bu üzüm. Geçimimizi bununla sağlıyoruz ama ürünümüzü hak ettiği fiyata satamayınca bu bize borç batığı ve duygusal çöküntü olarak dönüyor. Bankalarla, tefecilerle muhatap olmak zorunda kalıyoruz. Kazancımız masrafları karşılamıyor; elimizden alınan komik rakamlar bize hiç kâr ettirmiyor. Bu sene tamamen dibi göreceğimiz bir yıl yaşıyoruz. Allah sonumuzu hayır etsin, yine de umudumuzu kaybetmeyelim diyoruz.

– Üreticinin dış borç ve girdi bağımlılığından kurtulup iklim krizine dirençli hale gelebilmesi için acilen hangi kamusal destekler uygulanmalı?
– Adnan Çobanoğlu: Öncelikle geleneksel üretici bilgisinden de yararlanan agroekolojik yöntemlerle üretim yapılması teşvik edilmeli. Toprağın kendini toparlaması 4-5 yılı bulur ve bu süreçte çiftçi ister istemez verim düşüşü yaşar. Kamu, bu tür dönüşümleri gerçekleştiren çiftçilere daha fazla destek vermeli, borçlarını faizsiz ertelemeli hatta silmelidir. Dönüşüm sürecinde geçimlerini sağlayabilmeleri için faizsiz kredi imkânları sunulmalıdır. Üreticilerin ürünlerini nihai tüketiciye doğrudan ulaştırabilmesi için gerek yerel yönetimler gerekse merkezi iktidar toplu nakliye yardımları yapmalı; pazar yerleri ve tanzim satış merkezleri açmalıdır.
– Atalık tohumu, yerel girdi kullanımı, agroekoloji ve onarıcı tarım gibi yöntemler hem iklim direncini artırmada hem de dışa bağımlılığı azaltmada finansal bir can simidi olabilir mi?
– Adnan Çobanoğlu: “Yerel girdi” kavramının adını doğru koymak lazım. Kimyasal gübre ve kimyasal zehirlerin yerelde üretilmesi ve “yerli malı(!)” olması bir anlam ifade etmez. Geleneksel köylü tarımında bitkisel üretim ile hayvancılık bir aradadır; köylü birkaç hayvan besleyerek tarlasında kullanacağı gübreyi kendi elde ederdi. Bu sürecin yeniden canlandırılabilmesi için öncelikle Büyükşehir / Bütünşehir Yasası iptal edilmeli, köy tüzel kişiliklerinin mera ve otlak gibi mal varlıkları geri verilerek kolektif kullanıma açılmalıdır. Ekolojik dengenin bozulması, bazı bitki zararlılarının çoğalmasına ve zararlı böcekleri yiyerek dengede tutan yararlı böcek popülasyonunun azalmasına neden oluyor. Bu durum “ilaç” adı altında daha fazla kimyasal zehir kullanımını tetikliyor. Bu hem üreticiye ekstra maliyet yüklüyor hem de iklim krizini derinleştiriyor. Ayrıca tarım arazilerinin amaç dışı kullanımı engellenmeli; tarım alanlarındaki madencilik ve enerji yatırımlarına dur denilmelidir. Jeotermal, maden ve enerji yatırımlarının yoğun olduğu bölgelerde ekolojik denge bozulduğu için hastalıklar artıyor. Örneğin fındık üreticileri “kahverengi kokarca”, Doğu Karadeniz “vampir kelebek” istilasıyla boğuşuyor. Alaşehir ve Aydın’daki JES yoğunluğu ise incir ve üzümde ciddi verim ve kalite kayıplarına yol açıyor. Tek yıllık bitkilerde atalık/yerel tohum kullanımı ve biyoçeşitliliğin korunması kamu tarafından desteklenmeli; çünkü bu yerel tohum çeşitleri, taşıdıkları genetik çeşitlilik sayesinde iklime uyumu artırabilir. İlk adım olarak Tohumculuk Yasası değiştirilmeli, çiftçilerin yüzyıllardır geliştirdiği tohumların şirketler tarafından sertifikalandırılarak tekelleştirilmesi yasaklanmalıdır. Mevsiminde üretip mevsiminde tüketme alışkanlığı yeniden kazandırılmalı; tarımsal ithalat ve ihracat şartları uluslararası sermaye tarafından değil, halkın ve üreticilerin katılımıyla kamu tarafından planlanmalıdır.





















Bir cevap yazın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.