‘Yarın belki’ ama mücadele bugün

Altı yıl önce Ferda İzbudak Akıncı ile Bergamalı Simo üzerine konuşmuştuk. Aradan geçen yıllarda yalnızca Simo’nun hikâyesi değil, Türkiye’nin doğa ve emek mücadeleleri de büyüdü. Akıncı, Bergamalı Simo ile başladığı anlatıyı devam romanı Yarın Belki ile bugüne taşıdı.

Ferda İzbudak Akıncı ile bu kez yalnızca Simo’yu değil, yazarın da romana girdiği, kurgu ile gerçeğin iç içe geçtiği yeni romanını konuştuk.

İkinci roman, Akıncı’nın hiç kopamadığı bir yolculuğun devamı. İki kitap arasında uzun zaman geçse de romanın coğrafyası yazarı bırakmamış. “İki kitap arasında çok zaman geçti. Ama ben, hep cinayet mahallinde dolaşan fail gibi, oradaki katliamın sorumlusu olmadığım halde, romanın geçtiği yerlerden hiç uzaklaşamadım” diyen Akıncı, bu durumu “Oralara gittikçe, insanlarla konuşmayı sürdürdükçe yepyeni hikayeler birikmeye başladı. Her karşılaşma, her hikâye çok değerliydi. Bu romanda yer almaları, yazarın romana karışması yüzünden oldu” sözleriyle açıklıyor.

‘Yazar ikinci romana karıştı’

Akıncı’nın bu kez romana doğrudan dâhil olmasının temelinde, tanık olduğu haksızlık karşısında sessiz kalamaması var. Yazar ikinci romana karıştığını ifade ederken “Çünkü bu toprak parçasına ve üzerinde yaşayan insanlara yapılan haksızlığı sindirmek kolay değildi. Yapamadım. Zaten ülkenin her yerinde aynı uygulamalar artarak sürünce, konudan kopmak imkânsız oldu. Böylece hep iz sürerken buldum kendimi. Yeni karşılaşmalar, eski anılar…” değerlendirmesinde bulunuyor.

Akıncı’nın Bergama ile bağı yalnızca yazı masasında kurulmamış. Bir gezi grubuyla Kızılavlu’ya gitmiş, Arasta’da çay içmiş, okurlarıyla birlikte romanın mekânlarını dolaşmış. “Gezi gruplarından biriyle Bergama’ya gidip Kızılavlu’da, bir sütunun üstünde okurlara Bergamalı Simo’yu imzalamıştım örneğin. Arasta’da oturup çay içmiştik. Aslında tamamen kurgusal bir kahraman olan Simo’nun dükkanını görmek istediler, tıpkı benim gibi. Çizmeciler Arastası’ndaki dükkanlardan birini Simo’ya yakıştırmak, bir yazar için imkânsız değildi ve çok da eğlenceliydi ayrıca” diyen Akıncı, o gün dükkânlar kapalı olsa da gezilerinin sürdüğünü “Ne Yerde Ne Gökte Mahallesi’ni birlikte gezdik. Akropol’e çıkıp Simo’nun gözlerinden baktık Bergama’ya. Coşkulu bir gündü. Rehber eşliğinde ben de Bergama’yı bir kez daha gezmiş oldum” ifadesiyle aktarıyor.

Bergama’nın sokakları ve insanları böylece romanın oluşumuna katılmış. “Kısacası Bergama’nın sokaklarıyla, tarihiyle buluşma fırsatını hiç kaçırmadım. Tersine fırsat yarattım. Sokaklarında gezindim, karşılaştığım insanlarla konuştum. Her adımda bir hikâyenin içine girdim ya da yepyeni bir hikâye yazdım. Benimle birlikte onlar da karıştı romana. Karışmaması eksik olurdu” diyen Akıncı, bölge insanıyla kurduğu bağı bu şekilde dile getiriyor.

Simo davasından vazgeçmiyor

Yıllar sonra yeniden karşılaştığımız Simo’nun özü değişmiyor. Simo’nun duyarlılığını sürdürdüğünü belirten yazar, “Düşünebilen, böylece de geleceği gören ve ülkesini seven herkes gibi duyarlı olmaktan başka seçeneği yok. Üstelik Simo, müthiş bir direniş deneyiminden geçmişti Bergamalı Simo’da. Sağlam, tutarlı bir insan o… Davasından vazgeçecek biri değil” görüşünü paylaşıyor.

Yeni romanda değişen yalnızca Simo’nun yolculuğu değil; mücadelenin coğrafyası. Roman Bergama’dan Akbelen’e uzanırken doğa mücadelesinin yanına emek mücadelesi de yerleşiyor. Bu damarın merkezindeki kişilerden biri Neriman.

Seralardan romana uzanan bir karakter

Neriman romana, Simo Akbelen’deyken Arasta’daki terlikçi dükkânına müşteri olarak giriyor. Yadigâr’ın ona ne iş yaptığını sormasıyla sera işçiliği hikâyeye dâhil oluyor. Akıncı, karakteri kurduğu sırada seralardaki işten çıkarma olaylarının ve davaların henüz başlamadığını hatırlatıyor ve “Ancak Neriman, çalışması gereken bir kızdı. Onu sera işçisi olarak konumlandırmamda, Dikili’den gidip seralarda çalışan tanıdıklarımdan dinlediklerimin etkisi oldu. Ne kadar zor koşullarda çalıştıklarını hep birinci ağızdan duymuştum. Yani bölgedeki seralarda olaylar başlamadan çok önceden biliyordum ben sera ortamının nasıl olduğunu. Her şeyden önce sıcaktı seraların içi çok sıcak… Dayanmak güçtü” diyor.

Neriman’ın güç bir yaşamı olacağı daha baştan belliyken gerçek hayatta peş peşe olaylar yaşanmış. Bu gelişmeler, gerçekçi bir yazar olarak Akıncı’nın ilgi alanının dışında kalmamış. Akıncı bu durumu “Böylece roman iki koldan akmaya başladı. Simo Akbelen’deyken, Bergama birden yeniden başrole çıkıvermişti. Yani Neriman’ın orada uslu uslu çalışmasına imkân vermeyen, başına bir sürü şey gelmesine neden olan ben değildim. Tıpkı Simo’yu dağlara fırlatan olmadığım gibi. Sistem böyleydi ve bütün hayallerin, rüyaların arasından gerçeği sıyırarak çıkaran, yazan kişiydim yalnızca” sözleriyle tarif ediyor.

Kurgu ile gerçek arasındaki ilişkiye değinen Akıncı, “Ben onların yaşadıklarını hayal ettiklerimle ve kalbimde bıraktıkları sevgiyle karıştırıp yazdım. Gerçeği romana dönüştürdüm” ifadesini kullanıyor.

Kahramanlar kendi sesleriyle anlatıyor

“Yarın Belki”de tek bir anlatıcı bütün hikâyeye hâkim değil; kahramanlar kendi sesleriyle konuşuyor. Akıncı’nın bir roman kişisine dönüşmesi, öteki karakterlere de söz vermesini gerektirmiş. “Ben romana karışınca, bir roman kişisine dönüşünce, roman kahramanlarına kendilerini anlatmaları için söz vermemek olmazdı. Kendime tanıdığım hakkı onlara da sunmam gerekirdi ve öyle yaptım. Böylece ‘ben anlatıcı’ ile, her karakteri daha içten anlatma olanağı buldum” diyen yazar, her karakterin söyleyecek sözü ve anlatacak hikâyesi olmasının romanın yapısını beslediğini “Üstelik her birinin söyleyeceği sözler, anlatacağı hikayeler vardı. Anlattıkça çoğaldılar. Çoğaldıkça birbirlerine bağlandılar, yaslandılar. Bir romancı daha ne isteyebilir ki?” diyerek aktarıyor.

Yarın çok geç olabilir

İlk bakışta umut çağrıştıran Yarın Belki adı, zamanın daraldığını da hatırlatıyor. Vermek istediği mesajın açık olduğunu vurgulayan Akıncı, “Yarın çok geç olabilir, demek istedim aslında, oldu da. Bir gün önce gitselerdi Simo’yu bambaşka bir şekilde bulacaklardı karşılarında. Dayanışma için, yardım için, ‘yanında olmak’ için yarını beklememeliyiz” vurgusunu yapıyor.

Bununla birlikte yazar umudu terk etmiyor. “Diğer yandan naif de olsa umudu hep var etmek isterim. Yıllar önce Bergamalı Simo ile ilgili bir gazete için yaptığım söyleşide, ‘Bergama’da maden direnişi öyle bitmedi, sizin romanınızdaki gibi umutlu bitmedi.’ dediklerinde ben, kalemi umuttan beslenen bir yazar olduğumu söylemiştim” diyen Akıncı, Bergama direnişinin sonunun bir yenilgi olmadığını “Tüm Türkiye’nin doğa mücadelesinin önderi olmuştur Bergama. İlktir. Bergama’nın ilklerine eklenmiş yeni bir ‘ilk’tir. Evet, umudu korumak istediğim de gerçek. Her zaman…” ifadeleriyle anlatıyor.

Mücadele kuşaktan kuşağa büyüyor

Roman bugünün yanında çocukları, toprağı ve gelecek kuşakların yaşayacağı dünyayı da sorguluyor. Doğa mücadelesinin neden kuşaklar arası bir mesele olduğunu açıklayan Akıncı, “Çünkü gelecek kuşakların varoluşu buna bağlı. Çocuklar umuttur. Çocukların yaşamayabileceği bir dünya varsayımı tüm umutları yok eder. Doğanın talanı, gelecek kuşakların yaşamını tehdit ediyor” uyarısında bulunuyor.

Doğanın talanının insanların geleceklerini ellerinden aldığını belirten yazar, “İnsanlar, güç koşullar altında besleyip en iyi şekilde büyütmeye çalıştıkları çocuklarının, torunlarının yaşayacağı toprakların ellerinden alındığını görüyor. Birikimleri uçup gidiyor. Çoğu topraktan, ağaçtan geçinen insan. O da elinden gidince ne yapacak? Bunun farkına varıyor her geçen gün biraz daha fazla” görüşünü dile getiriyor.

Mücadelenin yenilenmesinde kuşakların buluşmasının belirleyici olduğunu savunan Akıncı, “Bilge ve mücadeleci insanların ellerinin gençlerle buluşmasıyla mücadele büyüyor, yenileniyor. Çünkü yeni kuşaklar da geliyor bir yandan. Neriman gibi. Babası, akrabası, komşusu madenlerde yitip gitmiş. Herkes küçük çıkarlar peşinde değil ne güzel ki… Hayata ve dünyaya daha büyük pencerelerden bakanlar var. Daha uzak görüşlü olanlar. Sistemle savaşmanın birbirini yemekle aynı şey olmadığını görenler…” diyerek genç kuşağın rolüne dikkat çekiyor.

‘Edebiyat çok güçlü bir anlatım biçimi’

Akıncı’ya göre bir kitabın yayımlanması, okurdan zaman ve emek istemek anlamına geliyor. Bu nedenle yazdıklarının hayatla bağ kurmasını önemseyen yazar, “Ben algıladığım, sezdiğim, dokunduğum, her gün yeni bir şey öğrendiğim dünyayı ve hayatı edebiyatla anlatıyorum. “Yazma Dersleri”nde de altını çizdiğim gibi, elimden gelen bu. Yazarak anlatmak. O zaman yazdığım şeylerin de hayatla bir bağı olması gerekiyor. Bu benim için çok önemli, sanatın hayatla bağı olması. O bağ gerçekleri de hayalleri de rüyaları da kucaklamalı ama” sözleriyle yaklaşımını özetliyor.

Yazma sürecini başlatan olaylara değinen Akıncı, “Bu yüzden beni etkileyen olayların hikâyeye, romana dönüşmesi, yazma sürecinin başlaması çok kolay oluyor. Bana dokunan, acı veren ya da mutlu eden her şeyi yazmaya başlamayı kolaylaştırıyor. Yani beni yazmaya itiyor. Sonrası upuzun ve zorlu bir çalışma oluyor elbette. İnsanlığın yolculuğunu etkileyen her şeyi yazmaya hevesliyim. Ne kadarını yazabilirim, bilmiyorum” ifadesini kullanıyor.

Edebiyatın kalıcılığını Moskova’da yaşadığı bir anıyla anlatan Akıncı, Kremlin bahçesindeki topları gösteren rehber bunların gerçek savaşta kullanıldığını söyleyince 1812 Fransa-Rusya Savaşı’nı sorduğunu hatırlatıyor. Rehberin kendisine bunu nereden bildiğini sorması üzerine “Bana onu Savaş ve Barış’ta Tolstoy anlatmıştı” yanıtını verdiğini aktaran yazar, bir romanda insan yaşamlarının bulunmasının tarihsel bilgiyi kalıcı kıldığını söyleyerek ekliyor, “O savaşı tarih kitaplarından okusam, okudum mu bilmiyorum bile, unuturdum. Ama bir romanda unutmuyorsunuz. Çünkü orada yalnız olaylar değil, insan yaşamları var. Evler, sokaklar, aşklar, ölümler, doğumlar ve her biri ötekinden farklı insan hikayeleri var… Sonsuza açılan kapılar var. O kapılar hiç kapanmıyor. Yüz elli yıl sonra bile kitabın kapağını kaldıran okur, o kapılardan o zamana girip zamanda yolculuk yapabiliyor. Edebiyat çok güçlü bir anlatım biçimi.”

Ferda İzbudak Akıncı ile 6 yıl önce Dikili’de Bergamalı Simo üzerine de söyleşmiştik.

‘Üçüncü romanı yazmaya başladım’

Söyleşinin sonunda Simo’nun hikâyesinin henüz tamamlanmadığını öğreniyoruz. “Bergamalı Simo’nun devamı var mı, diye soranlara hep, hayır, yok, diyordum. Buna kendim de inanıyordum, ama işte Yarın Belki geldi. Şimdi üçleme olacağını görüyorum. Üçüncü romanı yazmaya başladım çünkü” diyen Akıncı, üçlemenin üçüncü kitabında Neriman’ın başrolde olacağını söylüyor. Türkiye gündeminin temposunun inanılmaz hızlı aktığını belirten yazar, “Üçlemenin üçüncü kitabında Neriman başrolde. Ve artık mücadele kentlere taşınıyor. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi” sözleriyle üçüncü kitabı müjdeliyor.

Yarın Belki, Bergamalı Simo ile başlayan anlatıyı Akbelen’e ve sera işçilerinin yaşadığı sorunlara taşıyor. Üçüncü kitapta mücadelenin kentlere uzanacak olması ise bu hikâyenin henüz tamamlanmadığını gösteriyor.

Bir cevap yazın