Yıkıcı tüketime karşı bir dayanışma köprüsü: Türetici Yaşam Kooperatifi

Türkiye’de resmi kaynaklar her ne kadar aksini iddia etse de uzun süredir derin, yakıcı ve yapısal bir ekonomik krizin içerisindeyiz. En temel hak olan barınma giderlerinin fahiş oranlarda artması ve asgari ücretin açlık sınırının altında kalması, toplumun geniş kesimlerinin mutfak bütçesini iyice daralttı. Bugün kentli yurttaş, tabağındakinin sağlıklı olup olmadığına bakamadan, yalnızca cebindeki paranın yettiği kadarıyla beslenmek zorunda kalıyor. Madalyonun diğer yüzünde ise toprakta kalma ve hayatta kalma mücadelesi veren, emeği aracı zincirleri tarafından sömürülen küçük üretici var. Üreticiden tezgâha uzanan o uzun, karanlık safhalar ve el değiştiren komisyonlar, gıda fiyatlarını erişilmez kılarken hem üreteni hem de tüketeni eziyor.

Tam da bu çelişkilerin ortasında, sağlıklı gıdaya adil fiyatlarla ulaşmak isteyen kitleler yerel kooperatif alternatiflerine yöneliyor. Ancak ne yazık ki bu arayış, kapitalist sistem tarafından da çabucak evcilleştiriliyor; “organik, katkısız, doğal” etiketli ürünler, kendilerine kooperatif diyen bazı yapılar tarafından olması gerekenin çok üzerinde, lüks bir tüketim nesnesi gibi fahiş fiyatlarla satılıyor. Sonuçta dar gelirli kentli, temiz gıdanın uzağında kalmaya devam ediyor.

Türetici Yaşam Kooperatifi, işte bu iki taraflı kuşatmayı yarmak için yaklaşık dört yıl önce Ankara’da bir avuç gencin inisiyatifiyle yola çıktı. “Türetici Bakkal” olarak başlayan, iki yıl önce ise İzmir Karabağlar’a taşınarak resmi bir kooperatife dönüşen bu girişim, alışılmış tüketici kooperatiflerinden çok farklı bir yol izliyor. Onlar gıdayı sadece bir kapı, bir araç olarak görüyorlar. Çemberlerine dahil olan kentliyi pasif birer “alıcı” olmaktan çıkarıp üretimin kararlarına ve dayanışmaya ortak eden “türeticilere” dönüştürüyorlar. Üstelik bunu yaparken fahiş kârları reddediyor, temiz gıdanın ucuza satılabileceğini kanıtlıyor ve küçük üreticiye ziraattan mühendisliğe kadar saha destekleri sunuyorlar. En önemlisi de tabelalarını astıkları mahallede çocuk atölyeleriyle, kitap kulüpleriyle ve dayanışma kumbaralarıyla derin bir toplumsal dönüşüme ön ayak oluyorlar.

“Başka bir tüketim mümkün” mottosuyla hareket eden, kapitalizmin yalnızlaştırdığı kentte imece kültürünü yeniden yeşerten Türetici Yaşam Kooperatifi’nin kuruluş öyküsünü, mahallede yarattığı dikkat çekici dönüşümü ve gelecek hedeflerini kooperatif sözcülerinden Mahir Tuna ile Seferi Keçi için konuştuk.

Tüketiciden türeticiye: Gıdayla kurulan yeni bağ

Türetici Yaşam Kooperatifi, kendisini sadece bir gıda tedarikçisi değil, ‘dayanışma ekonomisi girişimi’ olarak tanımlıyor. Sizi klasik tüketici kooperatifçiliğinden ayıran bu felsefe tam olarak nasıl doğdu? İnsanları pasif birer alıcı olmaktan çıkarıp üreticinin derdiyle dertlenen aktif birer ‘türeticiye’ dönüştürme fikri sahada, özellikle de farklı gelir gruplarından aileleri bir araya getirirken nasıl bir ortak ekonomiye ve modele evrildi?

Bizim resmiyette bir yönetim kurulu başkanımız olsa da iç işleyişimizde kararları yönetişim ilkesiyle alıyoruz. Bu hikaye yaklaşık dört yıl önce, pandemi sürecinde üniversiteden ve mahalleden arkadaşların bir araya gelmesiyle başladı. Artık pasif konumda kalmak istemiyor, hayatımızdaki en temel bağımlılık zincirini kırmayı hedefliyorduk. Nereden geldiğini, nasıl üretildiğini bilmediğimiz gıdalar tüketiyorduk. “Neden bu üreticileri toparlayıp kendi gıda ağımızı kurmuyoruz?” sorusuyla yola çıktık.

İlk başta biz de meseleye klasik bir tüketici kooperatifi gibi yaklaşıyorduk; “Üreticiye sipariş veririz, bize gönderir, biz de tüketiriz” diyorduk. Fakat işin içine girince üreticinin derdine, üretim koşullarındaki sıkıntılarına ve lojistik maliyetlerin ağırlığına dokunmaya başladık. Gördük ki bu iş raftan ürün almaya benzemiyor; eğer bir irade ortaya koyacaksanız, o üreticinin derdini de dert edinmek zorundasınız. Yaklaşık 20 aileyle başladık. Gıdayı sadece karın doyurmak olarak değil, zayıflayan toplumsal ilişkilerimizi yeniden aktif hale getirecek bir araç olarak gördük. Hem küçük üreticinin cebine para girecekti hem de biz yan yana gelecektik.

Zamanla sayı artınca finansal çelişkiler baş gösterdi; topluluğumuzda işçi olan da vardı, doktor olan da. Ekonomik durumlar farklıydı. Biz de “Türetici Aile Gıda” projesini geliştirdik. Parayı ve siparişi tüm yıla yaydık; durumu daha iyi olanın inisiyatif alabildiği, samimiyete dayalı, banka sistemine mecbur kalmadığımız, karşılıklı güvene dayalı ortak bir ekonomi yarattık. Bugün 30 ailemiz bu ağın içinde düzenli ve aktif bir şekilde yer alıyor.

Hikayeniz Ankara’da ‘Türetici Bakkal’ ile başladı ve ardından İzmir Karabağlar’da fiziksel bir dükkana evrildi. Ankara’daki metropolleşme ile İzmir’in işçi yoğun bir mahallesi kooperatifin örgütlenme modelini nasıl etkiledi? Karabağlar’da açtığınız bu dükkânın, mahallelinin kendi anahtarıyla girip kolektif bir şekilde sahiplendiği bir alana dönüşme serüvenini nasıl anlatırsınız?

Biz kooperatifi ilk olarak Ankara’da bir kadın arkadaşımızın üzerine şahıs şirketi kurarak “Türetici Bakkal” ismiyle başlattık. Ankara’da hala bir depomuz var ve oradaki ağ üzerinden dağıtımları sürdürüyoruz. Ben de iki buçuk yıldır İzmir’de yaşıyorum ve iki şehri kıyasladığımda çok net bir fark görüyorum. Ankara, mahalle kültürünün büyük ölçüde bittiği, insanların ciddi anlamda bireyselleştiği ve yalnızlaştığı metropol bir şehir havasında. Dışarıdan farklı görünse de ilişkiler çok sınırlı.

İzmir ise hala mahallelerini, mahalle kültürünü ve işçi yoğunluğunu koruyabilen bir şehir. Karabağlar’da bu kooperatif dükkanını açtığımızda, kısa sürede çocuklara yönelik etkinlikler ve kadın buluşmaları yaptık. Geldiğimiz noktada artık burası kelimenin tam anlamıyla “mahallenin kooperatifi” oldu. Mahallelinin elinde dükkanın anahtarı var. Geçen akşam bizi arayıp, “Çocuklardan birinin doğum günü var, kooperatifte kutlayacağız” dediler. Burası kendiliğinden kolektif bir ihtiyaç alanına dönüştü.

Sadece gıda değil: Üreticiye teknik ve sosyal destek

Web sitenizde gıda ağının yanı sıra ‘Türetici Mühendislik’ ve ‘Türetici Ziraat’ gibi alışılmışın dışında, teknik başlıklar dikkat çekiyor. Yola çıkarken kurucu ekibin akademik ve teknik birikimiyle üreticilere enerji verimliliği, permakültür ve pazarlama destekleri sunmayı hedeflemişsiniz. Peki, Türkiye’nin içinden geçtiği bu ağır ekonomik kriz ortamı ve üreticinin hayatta kalma mücadelesi, bu teknik vizyonunuzu nasıl etkiledi?

Biz aslında 7 kurucu ortak olarak teknik ve akademik tecrübesi olan bir ekibiz. Üç arkadaşımız uluslararası ilişkiler ve enerji gibi konularda doktora yapmış durumda, diğer arkadaşlarımız da kendi alanlarında yetkin. Yola çıkarken üreticilerin üretim alanlarında teknik yetersizlikler yaşadığını biliyorduk. Bilgi birikimimizle bu üretim tesislerini enerji yönünden daha verimli hale getirebilir miyiz, permakültür (sürdürülebilir tarım) ilkelerine daha uygun üretim yaptırabilir miyiz diye düşündük. Amacımız onlara hem teknik hem de sosyal medya ve pazarlama gibi alanlarda destek vererek ekonomik sürdürülebilirliklerine katkı sunmaktı.

Ancak Türkiye’deki üreticilerin şu an en büyük derdi hayatta kalabilmek. Ekonomik kriz o kadar derin ki, bu tarz büyük dönüşümler ve projeler için ciddi bir sermaye gerekiyor. Bu koşullarda kendi içimizde permakültür ilkelerine dair teknik destekler sağlasak da bu vizyonu hedeflediğimiz kadar genişletemedik. Zeminimiz var ama bunu tam anlamıyla yatırıma dönüştürecek kooperatif ekonomisi henüz Türkiye şartlarında oluşmuş değil. Şu an önceliğimizi üreticileri pazar ağını genişleterek güçlendirmeye verdik.

Tedarik süreçlerinizde çocuk işçiliğinin yasaklanması, emeğe saygı, ekolojik uyum gibi çok net kırmızı çizgileriniz var. Sahada, küçük üreticilerle çalışırken bu kriterlerin denetimini ve takibini nasıl yapıyorsunuz? Üreticiyi bu standartlara ikna etme sürecinde ne gibi deneyimler yaşadınız?

Çalışmak istediğimiz üreticilere önce detaylı bir form gönderiyoruz; “Çocuk işçi çalıştırıyor musun?”, “Çalıştırdığın emekçinin hakkını veriyor musun?”, “Tohumu nasıl temin ediyorsun?” gibi sorular yer alıyor bu formda. Formdaki kriterleri sağlıyorsa iş bitmiyor, bu sadece ilk aşama. Ardından üretim alanını yerinde ziyaret ediyoruz. Ayrıca zaman zaman ürünlerden numuneler alıp kendi imkanlarımızla analizler yaptırıyoruz. Laboratuvar analizleri çok maliyetli süreçler olduğu için bunu sürekli yapamasak da kritik ürünlerde sahtecilik veya katkı olup olmadığını bu sayede denetliyoruz.

Sahada ilginç durumlarla da karşılaşıyoruz. Birçok üretici aslında temiz ve dürüst üretim yapmak istiyor ama dedesinden gelen gelenekselleşmiş bir pestisit (tarım zehri) kullanımı var, zararlarını bilmiyor. Örneğin bir domates üreticimizin tarlasında kimyasal döktüğünü görünce müdahale ettik, bunun çok zararlı olduğunu anlattık. Şaşırarak “Bunu babam da atıyordu, dedem de atıyordu” dedi. Bu ülkede 50 yıldır bilinçsizce zehir kullanılıyor. Toprağı iyileştirmek zaman alıyor; 50 yıl boyunca kimyasal bulaşmış bir toprağı temizlemek neredeyse 30-40 yıllık bir emek demek. Biz bu süreçte üreticiye doğruyu göstererek eşlik ediyoruz.

Temiz gıda lüks olmak zorunda mı?

Türkiye’nin içinden geçtiği derin ekonomik kriz ve yüksek gıda enflasyonu ortamında, “temiz ve adil gıda” üretmek de tüketmek de giderek bir lükse dönüşüyor gibi algılanıyor. Türetici Yaşam Kooperatifi, hem küçük üreticinin emeğini koruyup hem de kentteki dar gelirli veya orta sınıf türetici için bu ürünleri nasıl “ulaşılabilir” kılıyor?

Maalesef Türkiye’de temiz ve adil gıdanın sadece zenginlerin tüketebileceği bir şey olduğu algısı yaratıldı ve bunu bizzat bu işin sözde savunucuları yaptı. Biz bu işe ilk girdiğimizde salça arayışına çıktık. Piyasada adil gıda adı altında fahiş fiyatlar (bugünün parasıyla 900-1000 TL) istendiğini gördük. Ucuz salçanın kötü olduğunu biliyorduk ama bu fiyatlar gerçekçi miydi? Antep’e gittik, üreticilerle birebir konuştuk, maliyet çıkardık. Gördük ki hiçbir kimyasal kullanmadan üretilen temiz bir salça, o fahiş fiyatların çok daha altına, makul bir kârla satılabiliyor. Piyasada çok ciddi bir fırsatçılık ve fahiş kazanç olduğunu fark ettik.

Biz gıdayı temel bir hak olarak görüyoruz. Aradaki aracıyı ortadan kaldırıyoruz. Bizim amacımız kâr maksimizasyonu değil, kendi ihtiyacımızı adilce karşılamak. Çalışan masrafımız, kiramız neyse onu karşılayacak bir oran belirliyor, sadece ihtiyacımız kadar kâr koyuyoruz. Benzer yapılar bir ürünü 1000 TL’ye satarken biz yarı fiyatına satabiliyoruz; çünkü mevzu samimiyet. Gıdaya olan yabancılığımızı ortadan kaldırabilirsek büyük bir kapıyı açmış olacağız. Temiz ve adil gıda ucuza satılabilir, biz bunun canlı kanıtıyız.

Bununla birlikte, fiyatları ne kadar baskılasak da derin yoksulluk nedeniyle bu gıdaya hiç ulaşamayan bir kesim var. Bunun için de bir “Dayanışma Kumbarası” kurduk. Çevremizdeki insanlar güçleri oranında buraya destek oluyor, biz de mahallede, arka sokaklarda tespit ettiğimiz yoksul ailelere ve üniversite öğrencilerine bu gıdaları ulaştırıyoruz. Ama bunu asla bir “yardım kolisi” mantığıyla, insanları rencide ederek yapmıyoruz; öğrenciler, mahalleliler gelip buradan paylarını kendileri alıyorlar. Hatta yurt dışına giden, döviz kazanan arkadaşlarımıza esprili bir dille “Demokratik ve rahat bir hayat yaşamanın vergisini bize, bu dayanışmaya destek vererek ödemelisiniz” diyoruz.

Kooperatif bünyesinde sadece ürün satışı yapmıyor, kadın haklarından ekolojiye, çocuk atölyelerinden doğal malzeme üretimine uzanan “Türetici Atölyeler” ve “Türetici Sohbetler” düzenliyorsunuz. Bir ticari alanın aynı zamanda bir mahalleye, buluşma noktasına ve eğitim merkezine dönüşmesi fikri topluluğu nasıl besliyor?

Bu mahalleye ilk geldiğimizde insanlar bizi bir-iki ay hiç anlamadılar. Mesleklerimizi söyledik, amacımızın sağlıklı gıda olduğunu ve buradan büyük paralar kazanma derdinde olmadığımızı anlattık. Eski bakkal-mahalle dayanışmasını canlandırmak istediğimizi belirttik ama hep şüpheyle yaklaştılar, “Hangi örgüte bağlılar, arkalarında kim var?” diye düşündüler. Toplumun imece ve dayanışma kültürü afetlerde ortaya çıksa da şehir hayatında ciddi yara aldı. İzmir’in kentsel dönüşüme girmemiş bu eski mahallelerinde hala insanların birbirinin yüzüne baktığı bir zemin var. Biz bu zemine güvendik.

Çocuklara yönelik boyama atölyeleriyle başladık. Okuldaki öğretmenlerle diyalog kurduk. Bizi gören mahalleli, “Bu gençler unuttuğumuz değerleri bize hatırlatıyor, destek olmalıyız” demeye başladı. Birkaç ay sonra mahallede enstrümanlarla Hıdrellez kutlaması yaptık ve o andan sonra mahalleli burayı tamamen sahiplendi. Kitap okuma kulübü kurduk. Kursa giden yetenekli bir çocuğumuz geldi, burada diğer çocuklara dans atölyesi düzenledi. Tamamen çocukların yönettiği bir “Çocuk Danışma Meclisi” kurduk. Çocuklar artık ürünlerin etiketlerini okuyor, nereden geldiğini soruyor. Sokaktaki ilişkiler o kadar gelişti ki artık hep birlikte piknikler organize ediliyor, kurduğumuz WhatsApp grubundan mahalleli birbiriyle yardımlaşıyor.

Bizim nihai amacımız burayı tamamen mahallelinin yönetebileceği bir yapıya evriltmek. Şu an koordinasyonu biz sağlasak da yavaş yavaş kendi akışını belirleyen, ekonomik planlamasını mahallenin yaptığı bir modele doğru ilerliyoruz. Kendini döndürebildiği noktada bu modeli başka mahallelere de taşımak istiyoruz.

Şehirden kaçmadan başka bir ekonomi kurmak

Son olarak; Türkiye genelinde ekolojik köyler ve yerel kooperatifler gibi yapılarla birlikte “türetim ekonomisi” görünürlüğünü artırıyor. Ancak hâlâ ana akım ekonomik sistemin çok küçük bir parçası. Sizce bu modelin Türkiye’de kitleselleşmesi ve baskın bir ekonomik modele dönüşmesi için önümüzdeki en büyük engel ya da atılması gereken en acil adım nedir?

Tüketiciyi üretim süreciyle buluşturma yönünde iki eğilim var. Biri bizim gibi dayanışma ekonomisini savunan yapılar, diğeri ise popülerleşen “ekolojik köyler”. Son dönemde bu iş büyük inşaat şirketlerinin eline geçti; “50 villalık ekolojik köy kuruyoruz, paranızı verin, gelin” diyorlar. Buraları alanlar genelde toplumsal sorunlardan kaçıp yalnızlaşmak isteyen varlıklı insanlar. Bir iki yıl içinde o izole alanlarda da birbirlerine giriyorlar; çünkü sorunların kaynağı olan şehirden kaçarak çözüm üretemezsiniz. Bugün kapitalist ekonomi bu “doğaya dönüş” arzusunu da bir metaya dönüştürdü ve ciddi paralara satıyor. Bu bir toplumsal değişim öncülüğü değil, sorunlardan kaçış alanıdır. Bizim önerdiğimiz model ise sorunun tam merkezinde, yani şehirde kalıp mücadele etmektir. Tüketimin en yoğun yapıldığı yerler kentler ve kırsalın üretimini belirleyen şey de kentin bu devasa tüketimi. Biz kent koşullarında “tüketici” kavramını yok etmek ve insanı yeniden “türetici” yapmak zorundayız. İnsan pasif konumdan çıkıp gıdasına, yaşamına dair irade ortaya koymalı. Biz istesek de istemesek de dünya buraya evrilecek. Zincir marketlerin on binlerce şubesiyle mahalleleri kuşattığı bu çağda, bireyin kurtuluşu ancak toplumsal bir varlık olarak bu tarz dayanışma alanlarına müdahil olmasıyla mümkündür. Birey toplumla bağ kuramazsa kaygı içinde yalnızlaşır. Şehirde kalıp bu alanları kurmak, su içmek, ekmek yemek gibi bir mecburiyettir. Bu, yavaş yavaş ama kararlı bir toplumsal değişimle mümkün olacak. Bizimle yürümek, bu dayanışmanın bir parçası olmak isteyen herkesi web sitemizdeki “Çember Üyesi Ol” alanına veya İzmir Karabağlar’daki yerimize kahve içmeye bekliyoruz.

Paylaşmak için: