COP31’in ötesinde: İklimin değil, sistemin değişmesi gerekiyor

[ssba-buttons]

Kasım ayında Antalya iki ayrı iklim zirvesine sahne olacak. Bir yanda 9-20 Kasım’da Türkiye ve Avustralya eş başkanlığında toplanacak resmi COP31; öbür yanda 14-18 Kasım’da Halkların İklim Zirvesi (HİZ). Seferi Keçi’de düzenlediğimiz söyleşide HİZ adına Ecehan Balta ve HİZ İzmir Meclisi’nden EGEÇEP Yürütme Kurulu üyesi İsmail Karademirci, iklim krizinde aşılan kritik eşiği, egemenlerin ve halkların soruna bakışını, COP’ların neden çözüm üretmekten uzak olduğunu ve buna karşı örülen halkların iklim zirvesini anlattı.

“Artık ekolojik yıkımdan bahsediyoruz”

Daha önce COP toplantılarına ve alternatif zirvelere katılmış olan Balta, krizin boyutunu bilim diliyle özetledi: “IPCC ve Stockholm Dayanıklılık Merkezi’nin belirlediği dokuz kritik eşiğin sekizi aşıldı. Artık sadece küresel ısınmadan değil, biyoçeşitlilik kaybından, okyanus asitlenmesinden, türlerin kitlesel yok oluşundan; bütünlüklü bir ekolojik yıkımdan bahsediyoruz.” Balta’ya göre COP’lar bu hızla yarışamıyor: 2009’da Kopenhag’daki COP15 için yazılan “Yeşil Kapitalizm İmkânsızdır” kitabının bugün COP31 için de kelimesi kelimesine geçerli olduğunu söyledi: “Anlaşmalar hiçbir şekilde bağlayıcı değil, hepsi niyet beyanı; hem de ülkeler bu beyanları sonradan gevşetmekte serbest. Çok ciddi bir tiyatro oynanıyor.”

Kirleten değil, yoksul ödüyor

İklim adaletini “en çok kirletenin maliyeti üstlenmesi” olarak tanımlayan Balta, finansman uçurumunu rakamlarla anlattı: “Zararların tazmini için yıllık 9 trilyon dolar gerekiyor. Küresel Kuzey 300 milyar dolar öneriyor, onu bile vermiyor; verdiğinin de büyük kısmı hibe değil borç. Bu mekanizma Güneyi yeniden borçlandırmanın aracı haline getirilmiş durumda.”

Pasifik ada ülkesi Tuvalu Dışişleri Bakanı Simon Kofe, iklim krizinin ülkesine etkisine dikkat çekmek için, COP26’ya denizin içinde kurulan kürsüden seslenmişti.

“İklim krizi bir halk sağlığı krizidir”

Bir hekim olarak konuya sağlık penceresinden bakan İsmail Karademirci, bu bakımdan da krizin bedelinin eşit dağılmadığının altını çizdi: “Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, Leishmaniasis, Batı Nil humması gibi tropikal hastalıklar sıcaklık artışıyla Akdeniz’e doğru kayıyor. En çok etkilenenler, madenlerde ve enerji tesislerinde çalışanlar; topraklarına el konulan köylüler. Ülkemizde Soma, Yatağan, Dilovası.”

Karademirci aşırı sıcaklarda açık havada çalışmaya ilişkin yasal boşluğa da dikkat çekti: “Ülkemizde bunu düzenleyen yeterli bir mevzuat yok; işçilere ağustos sıcağında asfalt döktürülüyor.” Yaşlılar, çocuklar, kronik hastalar ve Küresel Güney’in krizden daha ağır etkilendiğini vurguladı.

Yeşil boyama ve çelişki

Toplantıya katkı sunan DEM Parti İzmir milletvekili İbrahim Akın, daha önce katıldığı COP toplantılarındaki gözlemlerini ve konunun Meclis’te gündeme gelişine dair düşüncelerini paylaştı. Londra İklim Haftası gözlemlerinden yola çıkarak resmi söylemle pratik arasındaki makası anlattı: “Önümüze çoğu zaman yeşil boyama politikaları konuyor; fosil yakıttan gerçek bir çıkış planı yok. Türkiye ile Avustralya’nın enerji politikalarına baktığınızda ciddi bir tutarsızlık var; ikisi de fosil yakıt üretimi ve ihracatında güçlü ülkeler.” Akın, meclis gündemine getirdikleri ekokırımın suç olarak tanımlanması ve sorumluların hukuken hesap vermesi talebini de dile getirdi.

Enerji demokrasisi: “Güneşi bile üç kere satıyorlar”

Söyleşinin en güçlü başlıklarından biri enerji demokrasisi oldu. Balta, bugünkü hâliyle yenilenebilir enerjinin bir çözüm değil, yeni bir çıkarımcılık (ekstraktivizm-lityum, nikel, kobalt madenciliği) biçimi olduğunu savundu: santralleri kuran şirketlerin ürettikleri enerjiyi sattığını, üstüne bir de “yenilenebilir enerji sertifikası” üreterek bunu fosil yakıt şirketlerine sattığını anlattı. Güneşi adeta üç kere satan bir sistemden söz etti. Enerji ihtiyacının kendisinin sorgulanması gerektiği vurgulandı. Karademirci bunu somutlaştırdı: hangi bölgeye ne kadar enerji üretileceğine merkezi hükümetin değil yerel halkın ve ilgili demokratik kitle örgütlerinin karar vermesi gerektiğini, mevcut üretimin zaten ülke ihtiyacını karşıladığını, yeni yatırımların çoğunun ihtiyaçtan değil kâr mantığından doğduğunu belirtti.

HİZ’in iddiası: COP’u gölge gibi izlemek

HİZ, 14-18 Kasım’da Antalya Kepez’deki Mimar Sinan Kongre Merkezi’nde dört gün boyunca devam edecek. Ecehan Balta halkın sözünün dört temel başlık etrafında söyleneceğini belirtti: Fosil yakıtlardan çıkış ve enerji demokrasisi; agroekoloji ve gıda egemenliği; doğanın hakları; barış ve militarizm. Balta, geçen yıl Brezilya Belém’de COP30’un yanında gerçekleşen Halkların Zirvesi’nin 27 bin kişiyi buluşturduğunu; gösteri yürüyüşünde ise 70 bin kişinin bir araya geldiğini söyledi. Bu demokratik toplumsal baskının 57 devleti fosil yakıtlardan acil çıkış bildirgesi imzalamaya zorladığını hatırlattı: “Amacımız her gün zirvede konuşulana kendi cevabımızı üretmek ve bunu basın yoluyla ve sivil toplum örgütleri aracılığıyla içeriye, COP’a taşımak.”

 Karademirci ise, Türkiye’de kadın hareketi, sendikalar, ekoloji örgütleri, gençlik ve insan hakları örgütlerinin ilk kez bu ölçekte ortaklaştığını, bunun bile başlı başına bir kazanım olduğunu belirtti; İzmir Meclisi’nin Kemalpaşa’dan Akbelen’e, Ödemiş’ten Foça’ya uzanan yerel direnişlerle kurduğu bağı anlattı.

Karademirci’ye göre bu buluşmanın anlamı tam burada ortaya çıkıyor: Bir yerde merasını RES’e karşı savunan köylünün, başka bir yerde maden projesine direnenlerin, işçilerin, kadınların ve ekoloji hareketlerinin yürüttüklerim mücadelelerinin, birbirinden kopuk meseleler olmaktan çıkıp ortak bir iklim adaleti mücadelesinin parçası haline gelmesi. Bu bakımdan tüm ülkede HİZ çalışmasını geliştirmek, yerellerin sözünü Antalya’ya taşıyıp orada başka deneyimlerle buluşturmak hedefleniyor.

Yerel mücadelelerden ortak bir iklim adaleti hattına

Üstelik bu arayış HİZ’le sınırlı değil. COP31 öncesinde farklı kentlerde oluşan İklim Adaleti Forumu da emek örgütlerini, meslek odalarını, ekoloji hareketlerini, çiftçileri ve yaşam alanı mücadelelerini iklim adaleti ekseninde buluşturmaya çalışıyor. Bu farklı zeminlerin birbirini rakip olarak değil, aynı sorun karşısında farklı kanallardan söz ve mücadele üreten yapılar olarak görmesi; Antalya’ya giderken ve sonrasında dayanışma, temas ve ortaklaşma imkanlarını büyütmesi önem taşıyor.

Çünkü iklim krizine karşı çözümü esas olarak devlet başkanlarının, diplomatların ya da bilim insanlarının meselesi olarak görmek yerine; yaşadığımız yerde suya, toprağa, ormana, sağlığa, emeğe ve yaşam alanlarımıza sahip çıkma mücadelelerinin oluşturduğu bir büyük resim olarak görmek gerekiyor.

Belki Antalya’nın önemi tam burada: bunun için bir zemin sağlamasında. Çünkü -iddialı bir tespit olabilir ama- Kasım ayında Antalya’da iki ayrı iklim siyaseti anlayışında somutlaşmış haliyle iki ayrı dünya tasavvuru karşı karşıya gelecek.

Bir tarafta iklim krizini mevcut ekonomik düzenin sınırları içinde yönetmeye çalışan devletlerin, şirketlerin ve uluslararası kurumların resmi müzakere masası olacak.

Diğer tarafta ise HİZ’de, İklim Adaleti Forumu’nda ve Türkiye’nin dört bir yanındaki yaşam alanı mücadelelerinde sesini yükseltenler… “Bu krizin bedelini ödeyenlerin de söyleyecek sözü var” diyenler…

Bir tarafta ne kadar enerji üretileceğini, hangi teknolojiye yatırım yapılacağını ve dönüşümün nasıl finanse edileceğini tartışanlar; diğer tarafta enerjinin kimin için üretileceğini, toprağın nasıl kullanılacağına kimin karar vereceğini, bedeli kimin ödeyeceğini ve nasıl bir yaşam istediğimizi soranlar…

Peki geleceği hangisi belirleyecek? Bu sorunun yanıtında, yalnızca Antalya’daki birkaç gün değil, oraya hangi mücadelelerin taşınabildiği, bu mücadelelerin birbirleriyle ne kadar buluşabildiği ve bu birlikteliğin Antalya’dan sonra nasıl sürdürülüp yayılacağı da etkili olacak.

Seferi Keçi

Kültür-yaşam dergisi