Zehirsiz Gıdaya En Kısa Yol: Seferihisar Gıda Topluluğu

İki haftada bir salı akşamları Seferi Keçi Kültürevi’nde farklı bir hareketlilik göze çarpıyor. Daha kapıdan girmeden kasa kasa sebze… Masalar toplanmış, içerisi küçük bir yerel pazara dönüşmüş. Sirkeler, ekmekler, yumurtalar ve konuşan, gülüşen, hâl hatır soran insanlar. Alışverişten çok bir buluşma hali bu. Epey bir muhabbet dönüyor, belli ki yalnızca tezgahlardaki ürünler değil; güven, emek ve üretim hikâyeleri de el değiştiriyor.

Gıda topluluğu nedir, burada ne dönüyor?

Seferihisar Gıda Topluluğu yaklaşık dört ay önce yola çıktı. Zehirsiz gıdaya ulaşmak, üretmek ve üretimini desteklemek derdi etrafında buluşmuş bir grup insanla başladı. Bugün topluluğun içinde 15 üretici ve kayıtlı 150’den fazla türetici var. İki haftada bir salı günleri buluşuyorlar. Üreticiler buluşma öncesinde ürün listelerini bir sipariş sistemine giriyor, türeticiler de ihtiyaçları neyse seçip sipariş veriyor. Üretici ne ürettiyse ne kadar ürettiyse onu getiriyor; tüketici de ne yediğini, kimden aldığını biliyor. Pardon, bu arada kendilerine “tüketici” demiyorlar. Onlar birer “türetici”; çünkü burada hiç kimse sadece elini uzatıp raftan ürün seçen pasif bir tüketici değil, üretim süreciyle ve üreticiyle yakından ilgileniyorlar.

Seferihisar Gıda Topluluğu yaklaşık dört ay önce zehirsiz gıdaya ulaşmak, üretmek ve üretimini desteklemek derdi etrafında buluşmuş bir grup insanla yola çıktı.

Üreticiler ve türeticiler arasında hiçbir aracı yok, komisyon yok. Üreticinin emeğine eklenen tek şey gönüllülerin ayırdığı zaman ve dayanışma.

Topluluğun organizasyon ekibi tamamen gönüllü. Bu herkese açık ekip kimyasal girdi kullanmayan, zehirsiz ve doğa dostu yöntemlerle üretim yapan çiftçileri buluyor; köylere gidip tarlalarını görüyor, üretim sürecini gözlüyor, topluluğun ilkeleriyle örtüşürse üreticiyi gruba davet ediyor.

Çiftçilerin çoğu bilinçsiz ve duyarsız

Seferihisar’ın Beyler Köyü’nden Ümran Eklidağ topluluğa bu şekilde yeni dahil olmuş bir üretici. Bu ilk dağıtımı, o yüzden biraz şaşkın, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor. Ata tohumuyla ve zehirsiz üretim yapması nedeniyle Salı pazarının parmakla gösterilen üreticilerinden. Babasını kanserden kaybetmiş ve bilinçsiz beslenmenin bu tür hastalıklarla çok yakın ilgisi olduğunu düşünüyor. Tarım kimyasalları kullanmadan üretime yönelmesinde en önemli etkenlerden biri bu.

Pazarda çoğu çiftçinin bu konuda bilinçsiz ve duyarsız olduğunu söylüyor Ümran Hanım. Ona göre bu tür gıda toplulukları sağlıklı bir üretimin çiftçiler arasında yayılması için çok önemli. “Bir kişi bilinçleniyor, o arkadaşına söylüyor, o başkasına… Böyle böyle yayılıyor.”

Ümran Eklidağ Gıda topluluklarının çiftçilerin bilinçlenmesinde rolü olacağını düşünüyor.

Gıda toplulukları çiftçiyi zehirsiz üretime teşvik ediyor

Yine Beyler Köyü’nden, Pınara Çiftliği’nin sahibi Pınar Kangal ise gıda topluluklarının en deneyimli üreticilerinden. İzmir’deki ilk gıda topluluklarının kuruluşuna emek vermiş. “Eskiden üç beş kişi gelirdi, bu sayıyı nasıl artıracağız diye dertlenirdik. Şimdi talebe yetişemiyoruz.” diye söze giriyor. Pınar Hanım bunu insanlarda zehirsiz beslenme farkındalığının artmasına bağlıyor. Daha çok üreticinin zehir kullanmadan üretim yapmaya yönelmesi için, o da Ümran Hanım gibi gıda topluluklarının rolüne vurgu yapıyor. Ona göre gıda toplulukları, temiz üretim yapanların buluştuğu bir yer ve ne kadar çoğalırsa, zehir kullanmadan üreten çiftçi sayısı da o kadar artacak: “Pazarda insanlar tablo gibi meyve sebze almak istedikleri için çiftçiler mecburen ilaç kullanıyor. Ama gıda topluluklarında böyle bir şey yok.” Türeticiler ürünün üzerindeki bir böcek yeniğini, bir ısırığı dert etmiyor; aksine güven sebebi sayıyor.

Pınar Hanım gıda topluluklarının çoğalmasının zehirsiz üretim yapan çiftçileri de artıracağını ve eğilimin bu yönde olduğunu belirtiyor.

Ayrıca gıda topluluklarında sipariş üzerine kurulan sistemin de çiftçi için motive edici olduğunu belirtiyor. “Adam nereye satacağını bilmiyor aslında. Küçük tarlasında zehirsiz, gübresiz, ata tohumuyla üretse nerede satacak. Pazarda değer görmüyor, ama böyle bir yerde isterse on kilo üretmiş olsun, kesinlikle değerlendirecektir.” Pınar Hanım bu modelin en sevdiği yanını “kazan-kazan” diye özetliyor: Hem yerel çiftçi kazanıyor hem orada yaşayan insanlar.

Gıda topluluğun içinde şimdilik 15 üretici ve kayıtlı 150’den fazla türetici var.

Adeta bir aile

Merve Erköse karakılçık unundan ekmekler, krakerler, atıştırmalıklar yapan bir üretici. “Kendi bahçemizde hiç zehir, ilaç, kimyasal girdi kullanmadan ürettiğimiz karakılçık buğdayını, başka buğdaylarla karışmasın diye ta Menderes’te bir değirmene götürüp iki kere öğüttürüyoruz.” derken, her aşamada gösterdiği özeni hissediyorsunuz. Merve Hanım da bir üretici için sipariş kadar üretmenin, elinde ürün kalmayacağını ve hiçbir şeyin ziyan olmayacağını bilmenin büyük bir şans olduğunu vurguluyor. Ürettiklerinin ziyan olması onun için sadece bir ekonomik kayıp değil, özenin ve emeğin boşa gitmesi.

​Merve Hanım gıda topluluklarını bu yönüyle “hazır bir pazar” olarak görüyor ama onun için bundan ibaret değil. Hatta anlatırken duyduğu heyecana bakarsanız topluluğun başka bir yönü daha ağır basıyor. Bütün gün ya tarlada ya atölyede olduğunu, bu dağıtımlara gelmenin, üreticilerle ve türeticilerle sohbet etmenin kendisine çok iyi geldiğini söylüyor. “Ben heyecanlanıyorum buraya gelirken, müşteri gibi görmüyorum, arkadaşlarımı göreceğim diyorum. Gıda topluluklarını ailem gibi görüyorum. Dört gıda topluluğuna üretim yapıyorum, hepsinin kalbimde yeri ayrı.” diyor.

Ürettiğinin değerinin bilinmesi

Orhanlı Köyü’nden Şükriye Sütlügül’ün cümleleri daha sakin: “Doğal sebze yetiştirmek çok güzel bir şey. Çok değerli şeyler bunlar.” diyor tezgahındaki yeşillikleri gösterirken. Yıllarca pazara çıkmadan, sadece bahçesini bilenlerin geldiği küçük bir üretim döngüsünün içindeymiş. Şimdi toplulukla beraber hem ürünleri hem kendisi daha görünür olmuş. “Bu topluluğun yaptığım zehirsiz üretimi desteklemesi çok güzel. Sadece ekonomik olarak değil, manevi olarak da insana emeğinin karşılığını aldığını hissettiriyor.”

Şükriye Sütlügül topluluğun desteğini anlamlı buluyor.

Ulamış’tan Damla Karataş ise işi biraz daha sistemli anlatıyor. Seferi Keçi takipçileri Damla Hanımı hem daha önce yayımladığımız röportajdan hem de Kültürevinde yaptığımız etkinlikten hatırlayacaktır. Onların çiftliği dışarıdan neredeyse hiçbir girdi almadan işleyen bir permakültür alanı. Damla hanım uzun zaman köy pazarlarına çıkmış ama hep aynı sıkıntı: Yanı başındaki tezgahlarda çeşit çeşit ilaç ya da kimyasal girdi kullanılmış ürünler satılırken, kendi doğal ürünlerinin onlarla kıyaslanması moralini bozuyormuş. Biraz da kendini yalnız hissetmiş. Sonra önce Urla, ardından Güzelbahçe derken Seferihisar’daki gıda topluluğunun kuruluşuna dahil olmuş: “Bunun bir parçası olmak müthiş bir şey. Çiftliğimiz Seferihisar’da, burada üretiyoruz, burada satıyoruz ve hepimiz aynı şekilde üretiyoruz.” En çok hoşuna giden şeylerden biri de şu: “Ürünleri görünce insanların gözleri parlıyor. Her şeyi soruyorlar, sohbet ediyoruz. Müthiş bir ortam.”

Damla Karataş benzer kaygılarla üretim yapan insanlarla bir arada olmaktan çok mutlu.

Şefkat Yayla da Ulamış’tan bir üretici. Karakılçık buğdayı ve zeytincilikle uğraşıyor. Eşi ilaç sektöründen geldiği için, “zehirli buğdayın, zehirli tohumun ve sebzenin ne kadar zararlı olduğunu, bağırsağa ne kadar etki ettiğini yıllar sonra öğrendik” diyor. Önce kendileri için başlamışlar bu üretime, sonra alerjisi olan, hasta olan insanlar onları bulmuş. Gıda topluluklarında ise zehirsiz gıdayı tercih eden ve bunun değerini bilen insanlara ulaşıyorlar.

Şefkat Yayla’ya göre gıda toplulukları katma değerli ürünlerini sunma şansı sağlıyor.

Çiftçiden çiftçiye bir okul

Hüseyin Genç de bilinçli çiftçilerden. Üç Elma Tarım adıyla üretim yapıyor ve yaklaşık yirmi-yirmi beş yıldır Fukuoka doğal tarım yöntemini uyguluyor. Bahçesiyle ilgili anlattıkları, gözünüzün önünde resim gibi canlanıyor: “Bizim bahçemizden sadece gıda bahçe dışına çıkar, mesela ağacın sadece elmasını alırız. Budadığımız dallar, dökülen elmalar, yapraklar tamamen toprak yüzeyinde kalır.” Bunun yanı sıra toprağı sürmediklerini, yılda üç defa ot biçtiklerini ve toprağa yatırdıklarını söylüyor. Ekin sapı, saman, dal, ne varsa toprağa geri dönüyor. Toprak yapısından o kadar emin ki, “neredeyse orman toprağına eşdeğer” diyor.

Gıda topluluklarının üretici için teşvik edici olduğunu ve böylece doğa dostu üretim yapan çiftçilerin artacağını söylüyor. Temiz toprakta temiz üretim yapmanın ekolojik sorunların çözümüne de katkısının olacağını düşünüyor. Hüseyin Bey için gıda toplulukları aynı zamanda lojistikle ilgili bir konu: “Yerelde tüketim olunca lojistik hizmetlerini de en aza indiriyoruz.” Yerelde üretilen, yerelde tüketiliyor. Zincir kısaldıkça karbon ayak izi de küçülüyor. Hüseyin Bey’in belediyelere de açıkça çağrısı var: “Gıda topluluklarının daha da büyümesi ve gelişmesi için sosyal belediyelerden destek gerekiyor. Bu destek olursa iyi, temiz ve güvenli gıdanın çoğalmasını sağlarız.”

Hüseyin Genç doğal tarım yöntemleriyle hem doğayı hem insan sağlığını koruduklarını belirtiyor.

Zeytinalanı’ndan Süleyman Deniz’in hikâyesi ise bambaşka: Emekli olunca küçük bir bahçe kiralayıp çocukları ve torunları için “doğal şeyler” üretmek istemiş. Profesyonel hayatında aşçı olduğu için, büyük mutfaklara giren malzemelerin kimyasalla ne kadar bulaşık olduğunu içeriden biliyor: “O yüzden böyle doğal bir üretimi tercih ettim.” diyor.

Bahçesinde hem sebze yetiştiriyor hem de kaz ve tavuk besliyor. Anlattığı üretim döngüsü tam bir ekolojik tasarım dersi gibi: Hayvanların altlıklarından ve bahçedeki otlardan sıvı gübre yapıyor, ördeklerin yüzdüğü havuzun suyunu dalgıç pompa ile sulamada kullanıyor, kardeş bitkileri yan yana ekiyor. “Ördekler bahçeyi otlardan, böceklerden temizliyor, arıları çekmek için çiçekler ekiyoruz, böyle bir döngü var doğada, onu korumaya çalışıyoruz.” sözleri, gıda topluluklarının artık sadece “pazar” değil, bilgi paylaşım alanı olduğunun da göstergesi. “Gıda topluluklarında aynı derdi taşıyan üreticilerle bir araya gelmek çok faydalı. Başkalarının tecrübelerinden faydalanıyor, çok şey öğreniyorum.” diye bitiriyor.

Süleyman Deniz öğrenmeye çok meraklı olduğunu ve gıda topluluklarında başka üreticilerden çok şey öğrendiğini belirtiyor.

Türeticilerin gözüyle: “Kaygısızca yemek hazırlama lüksü”

Seferihisar Gıda Topluluğu’nun tezgahlarını dolaşırken fark ettiğiniz şeylerden biri de insanların kendilerini “tüketici” olarak tanımlamaktan hoşlanmaması. Birçoğu bilinçli olarak “türetici” diyor kendine; çünkü bu yapının sürmesi için sipariş vermekten fazlasını yaptığının farkında.

Erkal Eren, gıda topluluğuna neden dahil olduğunu anlatırken ülke tarımına geniş açıdan bakıyor: “Ülkede tarım bitiyor. Hele doğal tarım sıfıra inmiş durumda.” diye başlıyor. Bu yüzden, doğal tarımla üretim yapan insanları desteklemenin kendi payına düşen sorumluluk olduğunu düşünüyor: “Hem daha temiz, güvenerek bir şeylere ulaşabiliyorum, hem de bu işi yapan insanlara aldığım ürünlerle destek vermek beni mutlu ediyor.”

Erkal Eren gıda topluluğuna katılarak zehirsiz üretim yapan çiftçiyi desteklemeyi önemsiyor.

Gökçen Fettahoğlu’nun hikâyesi ise daha gündelik bir yerden, mutfaktan açılıyor. “İki tane küçük çocuğum var. Onlar için hiç düşünmeden, güvenerek yemek hazırlama lüksü inanılmaz bir şeymiş.” diyor. Burada aldığı en büyük karşılığın, bu kaygının azalması olduğunu söylüyor: “Hiç kaygılanmadan çocuklarıma verebiliyorum.” diyor. Daha önce Homeros Gıda Topluluğu ve Ankara’daki bir gıda dayanışma grubuyla yolunun kesiştiğini, Seferihisar’da da benzer bir yapıya denk gelmenin kendisini çok mutlu ettiğini söylüyor.

Gökçen Fettahoğlu çocukları için kaygısızca ve güvenerek beslenme imkanı sağladığı için Gıda Topluluğunda.

Tuğba Bayram da toplulukla ilişkisini “alışveriş” kelimesiyle tarif etmekte zorlananlardan: “Çok keyifli bir yer. Buraya gelmeyi çok seviyorum. Enerjisi güzel, çok güzel insanlar var burada.” diyor. Onun için burası bir yandan zehirsiz gıdaya erişim, diğer yandan da sosyal bir alan: “Sadece aldığımız gıdalar değil, sosyal olarak da çok değerli. Muhabbet güzel, arkadaşlar keyifli. Çok değişik şeyler bulma imkânımız var burada.”

Tuğba Bayram için işin sosyal yönü bir o kadar önemli.

Behice Erem Çetin ise İstanbul yıllarından tanıyor gıda topluluklarını; Kadıköy Gıda Topluluğu’ndan alışveriş yapmış. Seferihisar’a taşındığında ise belirsizlikle karşılaşmış: “Hangi üreticiler nasıl üretim yapıyor bilmiyoruz?” diyor. Topluluğun onun için en önemli fonksiyonunu da şöyle anlatıyor: “Topluluğun zehirsiz üretim yapan üreticileri bulup bize ulaştırması çok değerli.” Zehirsiz ve adil üretim, onun kararında belirleyici; bir yandan da “bu konuda üreticileri kuvvetlendiren bir topluluk oluşturmak”tan söz ediyor.

Behice Erem Çetin Seferihisar’da küçük üreticiye yakın olduklarını ama nasıl ürettiklerini bilmediklerini dile getiriyor.

Küçük kentte büyük bir deney

Seferihisar Gıda Topluluğu henüz çok eski değil; Pınar Kangal’ın dediği gibi “oturma aşamasında”. Katılan kişi sayısı patlama halinde değil belki ama gelenlerin süreklilik kazanması, bu deneyin geleceğine dair önemli bir işaret: “Zamanla daha da oturacak. Yeni üreticilerimiz katılıyor aramıza.” diyor Pınar Hanım. Çiftçiden çiftçiye yayılan bir cesaret hali var: “Bak ben gittim oraya, sen de gelebilirsin, zehir atmazsan sen de katılabilirsin.”

Sistemin en önemli yanlarından biri, üreticinin sırtındaki belirsizlik yükünü hafifletmesi. Pınar Hanım, “Adam nereye satacağını bilmiyor. ‘Üretsem kim alacak?’ diye düşünüyor” derken, gıda topluluklarının bu çıkmazı nasıl kırdığını anlatıyor: “İsterse on kilo bir şey üretmiş olsun, onu kesinlikle burası alacaktır, değerlendirecektir.” Merve Hanım “Satacağım kadar hazırlıyorum.” cümlesi de aynı noktaya işaret ediyor.

Bu küçük Seferihisar deneyinde ortak bir cümle var gibi: “Biz önce kendimiz için başladık.” Ümran Hanım babasının hikâyesinden, Şefkat Hanım eşinin işinden öğrendiği şeylerden yola çıkıyor; Süleyman Bey torunlarından, Merve Hanım kendi mutluluğundan. Ama bir noktadan sonra fark ediyorlar ki, bu hikâye sadece kendi sofralarına ait değil. Gıda toplulukları da tam orada devreye giriyor: Kendisi için başlarken, başkalarıyla birlikte ve başkaları için üretmeye evrilen bir yolun örgütlü hali olarak. Yani aslında belki de en güzel tarafı şu: Gıdanın yolu sadeleşip kısaldıkça, insanlar da birbirine biraz daha yaklaşıyor. Salı akşamı dağıtım bittiğinde, kasalar yavaş yavaş boşalıp masalar toplanırken geriye kalan, biraz yorgunluk ve epeyce sohbet oluyor. Bir dahaki buluşmaya kadar, tarlalarda, fırınlarda, mutfaklarda sürecek bir hazırlığın sözünü alıp dağılıyorsunuz. İki hafta sonra, aynı yerde, aynı soruya yanıt bulmak üzere tekrar buluşmak için: Zehirsiz ve adil gıda herkes için mümkün mü?

Paylaşmak için:
Seferi Keçi

Kültür-yaşam dergisi