Berlin’den Ulamış’a, tüketimden üretime… Toprağın sesine kulak verdiler

Damla Karataş 34 yaşında bir sanatçı. Almanya’da doğmuş, İtalya’da bir dağ çiftliğinde toprağa ve doğaya bağlanmış, şimdi eşi Valentin’le Seferihisar kırsalında uzun süre kendi kaderine bırakılmış bir araziyi yeşertiyor. Güzel sanatlar mezunu; eşi klasik batı müziği eğitimi almış bir müzisyen. Şehirden, tüketimden, marketlerden, israftan yorulmuşlar; yolculukları Kaz Dağları’ndan Karadeniz’e kadar uzanmış. Maden sahaları, susuz topraklar, monokültür tarımı görmüşler. Sonunda yolları Gödence’nin hemen altında, Ulamış sırtlarında bir araziye çıkmış. Valentin ve Damla burada kendi evlerini inşa etmişler, hayvanlarıyla, ormanla, toprağıyla uyumlu bir yaşam kurmuşlar. Suyu yağmurdan, elektriği güneşten, gıdayı doğadan alan bir sistemle yaşıyorlar. Sadece üretmiyorlar; doğayı onarıyor, toprağın sesine kulak veriyorlar.

Bu, doğayla yeniden bağ kurarken hem kendi hayatlarını hem de toprağı dönüştüren bir çiftin hikâyesi…

Damla, sen Almanya’da doğup büyüdün, şimdi Seferihisar’ın kırsalında yaşıyorsun. Nasıl başladı bu hikâye?

On yılı aşkın bir süre önce başladı bu yolculuk. Berlin’de üniversitedeydik, ben güzel sanatlar okuyordum, Valentin klasik batı müziği. Şehir hayatı zamanla bizi çok yordu. Marketlerdeki ürünlerin üretim yöntemleri, içerikleri bizi rahatsız etmeye başladı. Tüketim ve israf döngüsünden kurtarmak istedik kendimizi. Sonra sadece sırt çantalarımızı aldık, İtalya’da bir dağ çiftliğinde gönüllü olarak çalışmaya başladık. ‘İki hafta kalırız’ diyorduk ama üç yılımız orada geçti. Tarımı, doğayla üretimi, hayvancılığı, hatta ev yapımını bile orada öğrendik. Hayatımızı kökten değiştiren yıllardı. Sonra Almanya’ya döndük.

İtalya’dan sonra Almanya’ya dönünce neler hissettiniz? O geçiş nasıldı senin için?

Döndük ama kısa sürdü. Küçük bir çiftlik kurduk ama orada küçük üretici olmak zor. Kurallar çok katı, doğayla uyumlu yaşamak neredeyse imkânsız. Ayrıca iklim de zorluydu. Sosyal hayatın kapalılığı da eklenince… İki yıl içinde anladık ki, orada devam edemeyeceğiz. Türkiye’ye gelmeye karar verdik çünkü en azından dili biliyorduk, kültüre daha yakındık.

Seferihisar’da noktalanan arayış

Türkiye’ye gelişiniz nasıl oldu? Hemen karar verdiniz mi Seferihisar’a yerleşmeye yoksa başka duraklar da oldu mu?

Hayır, karavanla uzun bir yolculuk yaptık. Çanakkale’den başladık, Kaz Dağları’nı, Fethiye’yi, Karadeniz’i dolaştık. Çok arazi gezdik ama birçok yerde ya madenlerle karşılaştık ya da toprağın, suyun bize uymadığını gördük. Özellikle Kaz Dağları’nda çok umutluyduk ama orada her yerde madenlere denk geldik. Sonunda Seferihisar’da bir yer bulduk, ilk günden içimize sindi ve burada kalmaya karar verdik.

Seferihisar’daki araziyi ilk gördüğünüzde ne düşündünüz peki?

Burası 90 dönümlük bir arazi. Tamamen bakımsızdı. Elektrik yoktu, su yoktu, yapı yoktu. Kendi ellerimizle küçük bir ağaç ev yaptık. Güneş paneli kurduk, suyu yağmurdan toplamaya başladık. Yeraltı suyunu hiç kullanmıyoruz. Permakültür prensiplerine göre hareket ettik. Başta çok zordu ama şimdi kendi düzenimizi kurduk.

Permakültürle toprağı yeniden yeşertmek

Toprakla çalışmaya başladığınızda üretim planınız nasıl şekillendi? Hangi yöntemleri denediniz?

İlk başta zeytin ağaçlarını toparladık çünkü burası terk edilmişti. Sonra sebze bahçesi kurduk. Ama toprağımız çok fakirdi. O yüzden derin bahçe yatakları kurduk, ölü ağaçlar, dallar, yapraklarla toprağı zenginleştirdik, buraya uygun permakültür uygulamalarını denedik. Hâlâ da öyle yapıyoruz. Zamanla çok çeşitlilik oluştu. Doğadan bitki topluyorum; onlardan doğal kremler, uçucu yağlar yapıyorum. Bahçeden marmelat, pesto, çay yapıyoruz. Zeytinyağımızı üretiyoruz.

Hayvancılık da yapıyorsunuz, bunu nasıl dahil ettiniz sisteminize?

Küçük bir sürümüz var; keçiler, koyunlarımız ve tabii atlarımız. Mera rotasyonu yapıyoruz. Arazimizi dört parçaya böldük, hayvanları dönem dönem farklı alanlara alıyoruz. Bu sayede hem otlak dinleniyor hem çeşitlilik artıyor. Geldiğimizde burada sadece diken vardı, şimdi her yer yeşillendi. Hayvanların toprağa zarar vermeden faydalı olmalarını sağlıyoruz.

Geçiminizi bu yaşamdan sağlayabiliyor musunuz? Yeterli oluyor mu?

Evet, büyük ölçüde buradan. Giderimiz çok az. Elektrik, su faturamız yok. Pazarda satıyoruz, kooperatiflerle çalışıyoruz, gıda topluluklarına katılıyoruz. Valentin zaman zaman müzikle de gelir elde ediyor. İhtiyacımız kadar çalışıyoruz, fazlasını zorlamıyoruz zaten.

Doğadan topladığınız bitkilerle çalışıyorsun, orada nasıl bir hassasiyet gösteriyorsun?

En önemli şey sürdürülebilirlik. Doğada bir şeyler toplarken aşırıya kaçmıyoruz. Arılar, kelebekler, kuşlar da o bitkilerden besleniyor. Zaten yalnız çalışıyorum, çok büyük miktarlar toplamıyorum. Bir yıl bir yeri toplarım, diğer yıl başka bir alanı. Burası büyük, dikkatli davranınca doğa kendini toparlıyor.

Korkulu rüya yangın

Bu bölge de yangın riski de var, Seferihisar büyük bir yangın felaketi yaşadı geçenlerde zaten. Siz ne gibi önlemler alıyorsunuz?

Yangın çok büyük bir tehdit. Yangın hattı açmayı planlıyoruz, komşularla konuşuyoruz, su tankımız hazır. Çiftçiler kendi aralarında organize olursa etkili olur. Çam ormanları çok kolay yanıyor, ama burada farklı türler de var. Bu farkılılığı korumak gerekiyor. Bireysel önlemler alınabilir ama kamusal önlemler de şart. Geçenlerde biz küçük bir yangını damacanalarla söndürdük. Bu bölgede yolların açılması, yangına ulaşma şartlarının sağlanması şart.

Yangın sonrası doğanın kendisini toparlaması mümkün mü, yoksa insan müdahalesi şart mı sence, senin tecrübelerin ne diyor?

Bu çok hassas bir konu. Hiç müdahale edilmezse erozyon oluyor. Ama yanlış müdahale de zarar veriyor. Çam dikimi çözüm değil. Permakültürde olduğu gibi su tutacak şekilde toprak işlenip doğru türler desteklenmeli. Zeytin, incir, keçiboynuzu gibi türler daha uygun bu bölge için. Burada daha dirençli, kuraklığa uyumlu türler ön planda olmalı.

İklim krizinin etkileri her yıl daha hissedilir boyutlarda yaşanıyor. Sizin bir gözleminiz var mı?

Yağış çok azaldı ve düzensizleşti. Bazen bir yılın yağışı bir günde düşüyor. Bu da toprak için kötü çünkü suyu tutamıyor. Kuraklık burada çok ciddi. Çiftçi suya yatırım yapmazsa uzun vadede üretim yapamaz hale gelir. Özellikle monokültürler, su isteyen bitkiler çok riskli. Zeytin, keçiboynuzu, dağ armudu gibi türler burada geleceği olan ağaçlar.

“Şehirde zaman hiç yetmiyor”

Avrupa’nın büyük başkentlerinden biri olan Berlin’de büyüdünüz.  Gençler genel olarak şehir hayatını daha ışıltılı buluyor. O hayatı geride bırakmak kolay oldu mu, özlüyor musun bazen?

Hiç özlemiyorum. İstanbul’a kısa süreliğine bile gidince hemen boğuluyorum. Kalabalık, hava kirliliği, stres… Oradaki insanların yüzüne bakınca bile bunu görüyorsunuz. Şehirde sürekli bir şeylere yetişme kaygısı var. Zaman yetmiyor hissi hiç bitmiyor. Burada gün daha uzun, insanlar daha huzurlu. Zamanla şehir bana tamamen yabancılaştı.

Sanat hep hayatınızda vardı, burada da devam ediyor mu? Çiftlik hayatına nasıl eşlik ediyor sanat?

Valentin müzikle uğraşıyor, ben doğal ürünlerin yanı sıra resim yapıyorum. Sanatı geniş anlamda görüyorum, çiftlik bile bir sanat alanı. Bahçeyi düzenlemek, ürün üretmek, her şey bir sanat bana göre. Buradaki hayatın kendisi yani…

Şehir hayatını sizler gibi sorgulayan, acaba kırsala mı gitsem diye düşünen genç insanlar var büyük kentlerde? Onlara bir önerin var mı?

Kolay bir şey değil, romantize edilmemesi lazım. Zor yanları çok. Ama bir o kadar da özgürlük var. Üretim yapmak, buna adapte olabilmek önemli diye düşünüyorum. Küçük bir alan, birkaç ağaç, biraz üretim bile insana özgüven veriyor. Bence herkes bir şekilde üretmeli. Hem sağlığımız hem doğamız için şart. Çok küçük adımlarla bile başlayabilir insan. Gıda topluluklarına katılmak, bir balkon bahçesi yapmak, toprağa dokunmak bile insanı değiştiriyor.

Paylaşmak için: