Piyaleoğlu Hanı’nda eski zamanlardan bir zanaatkar

Mustafa Türkseven, Kemeraltı’nda yarım asrı aşkın kuyumculuk yapmış bir usta. Piyaleoğlu Hanı’ndaki eski bir atölyede, geleneksel takı üretimi yapan Mustafa usta İzmir’in dört bir yanında satılan takılar tasarlıyor. Girit mübadili bir aileden gelen Mustafa usta 82 yaşına rağmen hayata ve işine tüm gücüyle sarılmış. Giderek azalan el emeği işlerin son temsilcilerinden biri o. Güncel politikayla yakından ilgileniyor. Zaten politik olmayan herhangi bir konu kaldı mı ki memlekette? Emeğiyle üretenlerin haklılığına inandığı için Ankara’da haklarını arayan madencilerin sesi ona kadar ulaşıyor. Duymamakta ısrar edenlere de “Be Allahsızlar, kitapsızlar, günaha giriyorsunuz” diye sesleniyor…

Kemeraltı’nı boylu boyuna kesen Anafartalar Caddesi’nin sağlı sollu hanları ve pasajlarından birinde; 18. yüzyılın ilk yarısına tarihlenen tarihi Piyaleoğlu Hanı’nın avlusunda bir dükkan.

Tarihi hanın avlusunda, dışarıdan bakıldığında ne olduğu anlaşılmıyor. Eski mi eski, dökük mü dökük. Ama içeride hayat belirtisi var. Hafif aralık kapısından başımızı içeri uzattığımızda gördüğümüz eski bir tahta masa ve masanın başında başını önüne eğmiş bir şeylerle uğraşan yaşlıca bir adam.

Fotoğraflar: Ayşegül Ersoy

Dükkanın döner merdivenle yukarı uzanan ikinci bir katı var. İlk bakışta başka da hiçbir özelliği yok gibi. Tahta masanın üstü türlü adet edevatla kaplı. Duvarlarda boy boy tornavida, çekiç ve bilumum eşyaları eğip bükmeye yarayan onlarca el aleti. Odanın duvarlarındaki raflar dizi dizi alet edevatla dolmuş. Büyük bir dikkatle masaya eğilmiş beyaz saçlı adam başını kaldırıp bize bakıyor.

“Afedersiniz, burası nedir acaba? Yani ne işle meşgulsünüz burada?”.

“Kalıpçıyım kızım ben” diyor ve önündeki işle ilgilenmeyi sürdürüyor.

Odanın kendiliğinden oluşmuş biraz kaotik dekorundan anladığımız, buranın bir üretim atölyesi olduğu. Ama ne üretildiğini henüz çözemedik. “Peki siz tam olarak ne yapıyorsunuz burada, merak ettik” diyoruz.

“Gelin bakalım”. İçeri davet ediyor. “Şu masanın üstündeki torbaları getirin şuraya koyun, açın bakalım neymiş”.

Boy boy plastik torba dizilmiş, içleri dolu. Birkaç tanesini tarif ettiği gibi açıyoruz. Yüzlerce kolye, küpe, bilezik…Takı namına ne ararsanız var. Renk renk, boy boy taşlardan yapılmış kolyeler. Çeşit çeşit desen ve boyutlarda kolye uçları, bileklikler, bilezikler, küpeler…

“İşte” diyor usta, “bizim işimiz bu”.

Mustafa Türkseven, 82 yaşında. Kemeraltı’nın en eski kuyumcularından. Mesleği ortaokul yıllarında eniştesinin yanında öğrenmiş. Hal hatır, hoş beşten sonra bizim için artık o Mustafa amca oluveriyor. El emeği göz nuru bilezikleri, kolyeleri, küpeleri toptan satın alan müşterileri var. Bu takılar, İzmir’in cafcaflı dükkanlarında, turistlere hediyelik eşya satan mağazalarında belki maliyetinin 50 ya da 100 katından fazlaya satılacak. Satılacak satılmasına ama Mustafa amcanın adı sanı olmayacak hiçbirinde.

“Artık bu bizim yaptığımız iş yok olmaya mahkum” diyor. “Koca İzmir’i araştırın, 50 tane bunun gibi atölye bulamazsınız. Hadi diyelim buldunuz. O 50 atölyeden belki bir tanesi benim burada yaptığım kaynağı yapabilir. 49’u yapamaz. Niye mi yapamaz? Çünkü usta yok, çalışanların hepsi yeni yetişme. Onlar da bakar ki bu işler sebat ister. Para kazanmak zordur, bırakıp gider. Nasıl gitmesinler? Şimdi seninle aynı işi yapan makineler var, yapay zeka var. Senin 5 liraya yaptığın işi o 1 liraya yapıyor. Yapay zekaya tasarla diyorsun tasarlıyor’.

Mustafa amca Girit mübadili bir ailenin çocuğu. Dedesi 1922’de İzmir’e ilk gelenlerden. Mustafa amcanın babası İzmir’e geldiklerinde 6-7 yaşlarındaymış. Aileye önce Çimentepe’de bir yer gösterilmiş. Ev filan daha yok ortada. Sadece bir arazi göstermiş dönemin otoritesi. Mübadiller, yurtlarını terk edip yeni bir vatana geldiklerinde yoksullukla, hastalıklarla uğraşmakla kalmamış bir yandan da yeni yurtlarında kendi evlerini kendileri yapmışlar. Bir odanın içine doluşup bilmedikleri bir şehirde hayatta kalma mücadelesi vermişler.

“Biz Girit’te yaşarken de çok açlık çekmiş bizimkiler” diye anlatıyor Mustafa amca. “Ben burada Eşrefpaşa’da doğmuşum. Ufacık çocuktum hayal meyal hatırlarım. Elimize bir defter verirlerdi. Ben o defterle fırında kuyruğa girerdim. Verdikleri bir somun ekmek. Başka bir şey yok. Türkiye açlıktan gelmedir. Bakma, şimdi şimdi Türkiye oldu. Ama onu da yediler batırdılar. Hatta bırakın Türkiye’yi insanlık diye bir şey kalmadı”.

Mustafa Türkseven, ortaokul yıllarında çırak olarak girdiği kuyumculuğu sürdürüyor. Bir ara liseye kaydolmaya karar vermiş, zira o yıllarda lise mezunları asteğmen olabiliyormuş. Mustafa amcanın liseye başlayacağı yıl bu uygulama kaldırılınca çareyi kuyumculuğa dönmekte bulmuş. O gün bugündür mesleğini icra ediyor. Bu ufacık atölye onun için hayata karışma, hayattan beslenme alanı.

Piyaleoğlu Hanı, çok eskilerde taşradan mal getiren köylülerin konakladığı bir mekân. Daha sonraları civar köy ve ilçelere giden otobüs ve otomobillerin garajı haline gelmiş. “Buraya Halil Rıfat Paşa derlerdi. İzmir’in en büyük nakliye şirketlerinin olduğu yerdi. Nakliye dediğim de at arabası. İzmir’de attan başka bir şey yoktu o zamanlar. Çocuktum ama hatırlıyorum. Kordon’da tramvayları atlar çekerdi”.

Han, Mustafa amcanın çocukluğundaki halinden çok farklı şimdi. Mesela artık çevre ilçelerden mal satmaya gelen tüccarlar kalmıyor yukardaki odalarda. Artık gençlerin uğrak yeri olan bir müzik mekanı var. Haftasonları canlı konserlerle doluyor avlu. Biraz ileride güncel fotoğraf sergilerinin olduğu bir sanat galerisi var. 82 yaşındaki Mustafa amca, hanın bu renkli halinden memnun, gençlerle şakalaşıyor. Konser mekanının sahibi genç adam da takılıyor ona; “Mustafa ustaya baktığımızda biz kendi çocukluğumuzu özlüyoruz” diyor.

Mustafa Türkseven’in çocukluğundaki İzmir, zor bir şehir. Küçücük çocukların ekmek kuyruklarında beklediği; hele de mübadil iseniz yoksullukla sınandığınız acımasız bir dünya.

“Çok ama çok sefalet çektik biz. İzmir’de o yıllar hiç bir şey yoktu. Gözünün alabildiğine tarlaydı her yer. Gecekondular daha yapılmamıştı. Kadifekale tarafı bomboştu. Kalenin altı desen öyle. Sonra Priştina zamanında Doğu’dan göçler oldu, oralar hep doldu taştı”.

“’Fakat’” diyor Mustafa amca “Asıl zor olan bundan sonra. İyi ki Atatürk gelmiş de şu Türkiye biraz nefes almış. Allah rahmet eylesin ama biraz da kızıyorum ben ona. Birkaç tane hıyar bıraktı arkasında, onlar yüzünden bak şimdi ne hale geldi ülke. Şaka bir yana, biz yaşımızı başımızı aldık. Bizden geçti. Eh sizlere bakıyorum, sizden de geçti ama gelecek nesiller ne yapacak? Bugünün çocuklarından doğacak çocuklar ne yapacak bu ülkede?”

Sohbetin en koyu yerinde, arkadaşımın telefonuna düşen haberle yüzler kararıyor. Ankara’da, maaşlarını alamayan, günlerdir açlık grevi yapan madenciler bakanlığa yürümek isteyince polis yine var gücüyle saldırmış. Kırılan kaburgalar, ezilen bedenler, gözaltılar… Mustafa amca, elindeki işi bırakıyor. Eşrefpaşalı damarı mı kabarıyor bilinmez ama, daha yüksek bir ses tonuyla şu kelime çıkıyor ağzından “Şerefsizler”. “Şu gariban madenciler yerin dibinde çalışıyor, her an tehlikeyle yaşıyorlar. Adamlara maaşlarını vermiyorlar, tazminatlarını vermiyorlar. Günah bu be Allahsız, be kitapsızlar hiç mi düşünmüyorsunuz?”

Mustafa amcanın adı sanı bile olmayan, tuhaf ama sıcak dükkanından ayrılırken arkadaşımla konuşuyoruz; “Ankara’daki gariban madencinin sesini 82 yaşındaki bir emekçi taa İzmir’den duyuyor da, Ankara’nın göbeğindekiler görmezlikten geliyor. Ama helal olsun madencilere. Mustafa amcaya ulaştılar ya, bu çok kıymetli işte.”

Paylaşmak için:

Bir cevap yazın