- Bilim Sığacık’ın korunmasından yana, bakalım hukuk ne diyecek? - Şubat 27, 2026
- Sofia Kapsourou ile tiyatro, Seferihisar ve kardeşlik üzerine: Sanatla köprüler inşa etmek - Ağustos 26, 2025
- Elektrik kablosu, pamuk ipliği - Temmuz 17, 2024
Müjde… Seferihisar’da Sığacık kıyısının doğal sit derecesinin değiştirilmesine karşı açtığımız davada sevindirici bir gelişme oldu. Yeniden yapılan keşif sonucu hazırlanan bilirkişi raporu, Sığacık’ın bakir kıyılarının sıkı sıkı korunmaya değer olduğunu bilimsel gerekçelerle ortaya koydu.
Bilmeyenler için önce tam olarak nereden bahsettiğimizi anlatalım. Royal Teos Oteli’nin sınırından başlayan, Teos Antik Kent yolu boyunca maki ve ormanlık alanda karadan devam eden, güzelim Ekmeksiz Koyu’na döndüğümüz noktada deniz kıyısını da kapsayarak ilerleyen; Killik Burnu ve Maden Koyu’nu içine alıp Güneşköy Sitesi sınırlarına kadar uzanan bölgeden söz ediyoruz.

Burası daha önce 1. Derece Doğal Sit Alanı iken, 2022 yılında bir kanun değişikliğiyle gelen yeni tanımlarla “Nitelikli Doğal Koruma Alanı” ve “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” (SKKKA) olarak tescil edildi. Kâğıt üzerinde teknik bir sınıflandırma gibi görünen bu karar, pratikte koruma derecesinin düşürülmesi ve alanın yapılaşma ile insan baskısına daha açık hale gelmesi anlamına geliyordu; örneğin bölgede iskele, turizm tesisi gibi yapılaşmaların önü açılıyordu.
Mahkeme süreci
Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) ve Demokrasi Platformu’ndan Seferihisarlı 13 yurttaş olarak buna karşı dava açtık. Bilirkişi heyeti geldi, keşif yaptı ve “güzel yer ama o kadar da sıkı korunmasına gerek yok” mealinde bir rapor hazırladı; mahkeme de bu rapora dayanarak davamızı reddetti.
Orada bırakmak, bu bölgenin kaderinin eksik ve tartışmalı veriler üzerinden; kamu yararını, doğayı ve gelecek kuşakların hakkını tehlikeye sokacak şekilde belirlenmesine razı olmak anlamına gelirdi. Biz de davayı istinafa götürdük. 4. İdari Dava Dairesi yeniden keşif yapılmasını gerekli gördü ve 23 Ocak’ta yeni bir keşif yapıldı.
Bu keşif sonrasında yeni bir bilirkişi raporu çıktı. Aşağıda detaylarıyla anlatacağım ama sonucu bir cümleyle özetleyeyim: Sığacık’ta koruma statüsünün düşürülmesi, ekolojik verilerle ve koruma hukuku ilkeleriyle uyumlu değil!
Seferihisarlıların davası
Aslında tüm bu süreci Seferihisar’da sağır sultan bile duymuş olabilir. Basın açıklamaları yaptık, imza topladık, sosyal medyada paylaştık; ama belki de hepsinden önemlisi, dava masraflarını karşılayabilmek için tek tek insanlardan destek isterken bu hikâyeyi anlatma imkânı bulduk. Neden mi para istedik? Bu çevre davalarının masrafları az buz değil; keşif harçları dünyanın parası, kimi davalarda yüz binleri bulan tutarlar konuşuluyor. Biz yine şanslıydık: Sığacık ve Seferihisar sevdalısı, doğanın kıymetini bilen yurttaşların küçük katkılarıyla masrafların büyük bölümünü karşılayabildik; belki hâlâ biraz eksiğimiz bile kalmış olabilir.

Sığacık burada yaşayan bizler için gündelik hayatın bir parçası; orada yürüyüş yapıyoruz, denize giriyoruz, havasını soluyoruz. Ama aynı zamanda Akdeniz fokunun, deniz çayırlarının, endemik bitkilerin, göçmen kuşların da yaşam alanı. Bu kıyıları yalnızca “güzel bir koy” olarak görmek, burada süren yaşamın gerçeğini eksik kavramak demek. Bu yüzden Sığacık’ın doğal sit statüsünün düşürülmesi kamu yararıyla bağdaşmıyor; doğayı ve gelecek kuşakların hakkını zedeleyen bir karar olarak karşımızda duruyor. Bu duyarlılıkla davaya sahip çıkan çok sayıda Seferihisarlının olması bile başlı başına sevindirici.
Neyse ki bu kadar insanın duyarlılığı ve çabası boşa gitmedi; şimdilik çok umut verici bir aşamaya geldik. Yeni bilirkişi raporu, bilimin bu karara onay vermediğini açıkça ortaya koyuyor ve koruma statüsünü düşürme işleminin “bilimsel ve teknik açıdan uygun olmadığını” belirterek hem kaygılarımızı hem de mücadelemizin haklılığını teyit ediyor. Şimdi top mahkemede; hukukun bu bilimsel verilerle uyumlu bir karar verip vermeyeceğini göreceğiz.
Bir davacı ve buralarda yaşayan biri olarak beklentim –aslında bütün Seferihisarlıların beklentisi– mahkemenin bu raporda ifade edildiği şekilde Sığacık’ın “ekoton” niteliğini, ihtiyat ilkesini ve ekolojik restorasyon ilkesini dikkate alarak Sığacık’ı korumak yönünde bir karar vermesi. Çünkü bu kıyılar yalnızca bugünün değil, yarının da ortak yaşam alanı.
Şimdi gelelim bilirkişi raporunun bize ne anlattığına; Sığacık için bu “ekoton”, “ihtiyat ilkesi” gibi kavramların ne anlama geldiğine?..
BİLİRKİŞİ RAPORUNUN GÖSTERDİKLERİ
Yeni bilirkişi raporu, flora, fauna, su ürünleri, jeoloji ve çevre mühendisliği alanlarında uzmanlardan oluşan bir heyet tarafından hazırlanmış. Rapor nihai sonuç olarak, alanın tamamının “Nitelikli Doğal Koruma Alanı” statüsünde kalması gerektiğini, bir kısmının “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” olarak tescil edilmesinin bilimsel ve teknik verilere aykırı olduğunu söylüyor. Hatta kıyı bölgeleri ve bazı denizel habitatların “Kesin Korunacak Hassas Alan” kriterlerini taşıdığı belirtiliyor.
Bilirkişi raporu, Sığacık Doğal Sit Alanı’nı su, kara ve deniz ekosistemlerinin iç içe geçtiği nadir bir “ekoton” olarak tanımlıyor. Maki ve çam ormanları, kayalık kıyılar, kıyı lagünleri ve doğal koridorlar burada tek bir bütünün parçaları. Belki adını böyle bilmeyiz ama Sığacıklılar, oralarda yürüyüş yapanlar, bunun ne demek olduğunu biliriz: Çam ağaçlarının arasından geçersiniz, makilik ferah bir alana çıkarsınız, yolu geçip deniz kenarına ineyim derseniz çalıların arasından dikkatli bir inişle kıyıya kavuşursunuz. Kıyıda mağaralar, denizde kayaların gölgesi, deniz çayırlarının karaltısıyla iç içe geçmiş mavinin türlü tonu… İşte ekoton bu. Ve bu yalnızca teknik bir terim değil; aynı zamanda bölgenin hem biyolojik çeşitliliğinin hem de kırılganlığının yüksek olduğunu anlamına geliyor.

Flora: Sığacık’ın bitkileri
Rapor, önceki verilere dayanarak bölgede 5’i endemik 393 bitki taksonu bulunduğunu ve bunların bir kısmının keşif sırasında da tespit edildiğini belirtiyor. Bizim gözümüzden kaçmış ama bilirkişiler şunu yakalamış: Statü değişikliğine dayanak yapılan önceki analizlerde bu flora verileri tam olarak kullanılmamış; hesaplama 393 yerine 383 takson üzerinden yapılmış. Koruma derecesinin 0,05 gibi küçük bir puan farkı üzerinden düşürülmüş olduğu düşünülürse, bilirkişi raporu bunu ciddi bir metodolojik sorun olarak işaret ediyor.
İşte da burada raporun altını çizdiği “ihtiyatlılık ilkesi” devreye giriyor. Çevre hukukunun temel prensiplerinden biri olan bu ilke, bilimsel bir belirsizlik ya da veri eksikliği durumunda –adı üstünde– ihtiyatlı ve korumadan yana davranmayı gerekli kılıyor. Yani bir maden ya da sanayi tesisi projesinin çevresel sonuçları konusunda belirsizlik varsa, bilimsel verilere dayanarak “kesinlikle zararı yok” diyemiyorsak, “hadi risk alalım, bir şeycik olmaz” demenize izin vermiyor. Küçük de olsa geri dönülmez bir zarar ihtimali karşısında doğa lehine karar almayı gerektiriyor.
Kısacası yeni bilirkişi raporu, bu kadar küçük bir puan farkı ve eksik analizle koruma derecesinin düşürülmesini ekolojik ve bilimsel açıdan yanlış, ihtiyatlılık ilkesi bakımından ise kabul edilemez buluyor.

Sığacık 237 hayvan türünün yuvası
Karasal fauna için de benzer bir tablo var: Rapor, sürüngenlerden kuşlara, memelilere uzanan geniş bir yelpazede 237 hayvan türünün bölgede yaşadığını belirtiyor. SKKKA statüsünün getireceği insan baskısı, gürültü ve ışık kirliliği nedeniyle bu türlerin üreme ve beslenme döngülerinin bozulacağı ve popülasyonları üzerinde geri dönülmez etkiler yaratacağı tespit ediliyor.
383 bitki, 237 hayvan türü… Bu rakamları söyleyip geçtik ama belki özellikle dikkat çekmek gerekiyor. Bu rakamlar hem çok zengin bir tür çeşitliliğini hem de aynı zamanda bu alanın “herhangi bir kıyı” olmadığını, koruma rejimi açısından üst düzey hassasiyet gerektiren bir doğa parçası olduğunu gösteriyor.
Peki denizde ne var?
Denizel ekosistem ve su ürünleri başlığında ise Akdeniz foku ve deniz çayırları öne çıkıyor. Akdeniz foku (Monachus monachus), tüm dünyada nesli en fazla tehlike altında olan 12 canlı türünden biri. Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle en üst düzeyde koruma altında. Türkiye kıyılarında yaklaşık 100 birey kaldığı tahmin ediliyor ve Sığacık kıyıları, artık bütün Akdeniz’de parmakla gösterilecek kadar az sayıda kalmış yaşam ve yavrulama bölgeleri arasında.
Daha önceki bilirkişi incelemesinde Akdeniz foku üzerinde ciddi bir değerlendirme yapılmamıştı. Belki Sığacık Marina’nın kapasite artışı projesini biliyorsunuz, o ÇED raporunda da fokların bölgede bulunmadığı, olsa olsa “uğrayıp geçmiş olabilecekleri” söyleniyordu. Yeni rapor, bu ifadeleri boşa düşürüyor. Sığacık ile Doğanbey arasındaki ıssız kayalık sahiller ve denizden ulaşılan mağaraların özellikle üreme döneminde yavru bakımı açısından kritik öneme sahip olduğunu belirtiyor. Tek günlük keşifte fok görülmemesinin yokluk kanıtı sayılamayacağını açıkça ifade ediyor. Raporda söylendiği gibi, fokların ürkek davranışları ve mağaraları mevsimsel ya da gece kullanmaları dikkate alınmadan, “biz görmedik, o halde yok” demek bilimsel ciddiyetle bağdaşmıyor.


Denizel ekosistemin akciğerleri sayılan deniz çayırları (Posidonia oceanica) da Sığacık açısından hayati önemde. Rapor, önceki değerlendirmelerde fok mağaralarının yeterince analiz edilmediğini, deniz çayırlarının kıyı erozyonunu önleyici ve balık yavruları için kreş niteliğindeki işlevlerinin görmezden gelindiğini belirtiyor. Statü düşürülmesiyle artacak tekne trafiği ve kirliliğin bu habitatları yok edeceği uyarısı yalnızca doğa koruma açısından değil, balıkçılık ve yerel ekonomi açısından da önemli; çünkü bu iki canlı varlık biyolojik çeşitliliğin olduğu kadar ekosistemin sürekliliğinin ve deniz sağlığının da göstergesi.
Müstakbel misafirimiz Caretta caretta
Bilirkişi raporu, denizel ekosistemle ilgili bir başka önemli noktaya daha işaret ediyor. Rapora göre bilimsel modeller, küresel ısınmaya bağlı artan deniz suyu sıcaklıkları nedeniyle deniz kaplumbağalarının yuvalama için daha kuzey enlemlere yöneleceğini öngörüyor. Bu durumda Ege Denizi’nin kuzey aksı bu türler için “gelecek yuvalama alanları” olabilir ve Sığacık kıyılarının kumul yapısı ile morfolojisi, Caretta caretta yuvalaması için uygun özellikler taşıyor. Bu kıyıların doğal yapısının korunması, nesli tehlike altında bir tür için “rezerv habitat” ya da “sığınak alan” işlevi görmesi bakımından da önem kazanıyor.
Bazı bölgelere kesin koruma gerekiyor
Rapor, mevcut tescil işleminde hiçbir alanın “Kesin Korunacak Hassas Alan” olarak belirlenmemiş olmasına da dikkat çekiyor. Oysa rapora göre denizel habitatlar, kıyı ekotonları, kritik türlerin üreme alanları ve endemik flora zonları daha titiz bir inceleme sonrası “mutlak korunması gereken alanlar” olarak değerlendirilebilir.

Yerin altı da hassas
Jeoloji başlığı, Sığacık’ın jeolojik ve hidrojeolojik yapısının da hassas bir koruma kalkanını zorunlu kıldığını gösteriyor. Bölge, yüksek geçirgenliğe sahip karstik bir yapıya sahip. Bu, herhangi bir yapılaşma sonrası ortaya çıkacak atıkların süzülmeden doğrudan yeraltı sularına ve denize karışabileceği anlamına geliyor. Rapor bu nedenle bölgeyi “hidrojeolojik açıdan çok kırılgan” olarak tanımlıyor; yani karadaki bir yapılaşmanın yaratacağı kirlilik, eninde sonunda suyun kendisine bulaşıyor.

Tampon değil, sıçrama tahtası
Raporun en çarpıcı bölümlerinden biri de çevre mühendisliği açısından yapılan değerlendirme. Burada, SKKKA statüsüne yüklenen “tampon bölge” rolü bilimsel olarak reddediliyor. Rapor diyor ki, eğer koruma statüsü düşürülürse böyle bir alan tampon değil bir kirlilik kaynağı, bir sıçrama tahtası işlevi görür. “Kenar etkisi” yoluyla çevredeki ekosistemleri de zedeleyecek bir alan haline gelir.
Bu noktada rapor çevre hukukunun bir başka önemli ilkesini hatırlatıyor: “Ekolojik restorasyon ve rehabilitasyon”. Bir alanın “zaten bozulmuş” olduğu gerekçesiyle koruma statüsünün düşürülmesi doğru değil. Hukuk, ekolojik açıdan zarar görmüş bir bölgenin “nasıl olsa bozulmuş” denilerek imara açılmasını değil, iyileştirilmesini emrediyor. Önceki değerlendirme ise bunun tam tersine, bozulmayı gerekçe gösterip korumayı zayıflatan bir yaklaşım benimsemişti.
Bütün kıyılarımız tehlikede
Bugün yalnızca Sığacık değil; bütün İzmir kıyıları, hatta tüm Ege ve Akdeniz, inkâr edilemeyecek ölçüde yoğun bir yapılaşma baskısının, turizm ve sanayi faaliyetlerinin kuşatması altında. Geçtiğimiz hafta sonu Çevre Bakanlığı ile TÜBİTAK’ın birlikte düzenlediği İzmir Bütünleşik Kıyı Alanları paydaş toplantısında, bu baskının ne kadar yaygın ve çıplak bir gerçeklik haline geldiğini; karar süreçlerinde ekolojik hassasiyetin ne kadar kolay geri plana itilebildiğini haritalar üzerinde bir kez daha gördüm.
Bu nedenle Sığacık’ta yürüttüğümüz mücadeleyi yalnızca yerel bir sit alanı davası olarak değil, Türkiye’de doğal alanların korunması ve koruma statülerinin keyfi biçimde esnetilmesine karşı verilen daha geniş bir mücadelenin parçası olarak görüyorum. Mesele yalnızca Sığacık kıyısının kaderi değil, Türkiye’de koruma rejiminin nasıl yorumlanacağı sorusu. Şimdi mahkeme bu bilirkişi raporunu değerlendirerek Sığacık için bir karar verecek. Bu raporun yansıttığı ekolojik ve bilimsel yaklaşıma uygun bir karar, hem kıyıların geleceği hem de ülkenin dört bir yanında koruma statüsü değiştirilen benzer alanlar için emsal teşkil edebilir.












