“Kent hakkı”nı Seferihisar’dan yeniden düşünmek

Seferi Keçi’de yeni bir etkinlik dizisine başladık: “Kent Bizim–Kentine İyi Bak”.

Bu başlık muradımızı anlatıyor aslında. Sorunlarıyla ve iyilikleriyle, kentin uzağımızda bir yerden yönetilen bir mekanizma değil; yaşadığımız, şekillendirdiğimiz, doğrudan sorumluluğunu taşıdığımız bir ortak alan olduğunu hatırlatan, ona iyi bakmanın hem hakkımız hem de görevimiz olduğunu söyleyen bir çerçeve bu. Üstelik ona sahip çıkıp “iyi bakarsak”, bize misliyle karşılığını verecek canlı bir organizma kent.

Etkinlik dizimiz bu yönde bir adım olsun istiyoruz. Seferihisar’da gündelik sohbetlerde dile gelen “bu yolların hali ne”, “böyle yapılaşma olmaz”, “yürüyecek kaldırım yok” gibi cümleleri, çözümden yana daha bilgili, daha örgütlü ve dayanışmacı bir zemine taşıyalım. Kent ve kentli hakkı, kamusallık, katılım, yeniden kamuculuk gibi kavramlar sadece akademik metinlerde kalmasın; Seferihisar’ın mahallelerine, yollarına, tarlalarına, kıyılarına dokunan bir tartışma başlığı haline gelsin.

“Kent Bizim – Kentine İyi bak” etkinlik dizisini Birleşik Etki İnisiyatifi ile birlikte düzenliyoruz.

Cittaslow vitrininden görünenler ve görünmeyenler

Seferihisar Türkiye’nin ilk Cittaslow ilçesi. Dışarıdan bakıldığında hâlâ sakinlik ve nitelikli yaşam iddiasıyla anılan bir yer. Ama biliyoruz; bu “sakinlik” söyleminin arkasında yoğun bir inşaat baskısı, yanlış arazi kullanımı, tarım, mera ve orman alanlarının daralması, artan konut ve kira fiyatları, yat limanı ya da jeotermal enerji yatırımları gibi tehditler, iklim kriziyle derinleşen sel ve afet riskleri gibi birçok somut sorun var. Bir yanda yollar, altyapı, ulaşım gibi temel hizmetlerde aksamaların giderilmesini talep eden mahalleler; diğer yanda TOKİ ve yeni yapılaşmalarla ortaya çıkan yeni kentsel gelişme alanları.

Öyleyse Seferihisar’da kent hakkını konuşmanın, bunun için adım atmanın zamanı geldi geçiyor. Başlıyoruz…

İlk durak: Kent hakkı ve yerel demokrasi

İlk etkinliğimizde kuramsal bir başlangıç yapalım istedik. Konuğumuz yakın zamana kadar İzmir Büyükşehir Belediyesi Kentsel Adalet ve Şube Müdürü olarak görev yapan sosyolog Osman Gülmez’di. Gülmez’in “Kent Hakkı, Kentli Hakları ve Yeniden Kamuculuk” başlıklı sunumunda vurguladığı temel noktalardan biri, kent hakkı ile kentli hakkı arasındaki ilişki oldu. Kent hakkı kentteki kaynaklara ve hizmetlere erişim hakkından ziyade, esas olarak bu kaynakların ve hizmetlerin planlanmasındaki söz hakkı olarak anlamını kazanan bir kavram.

Yani kent hakkı dediğimiz şey kentsel hizmetlerle sınırlı değil; temelinde kolektif bir irade ve demokrasi meselesi var. Ancak Türkiye’de kent hakkı üzerine ne konuşsak, üzerine bir gölge düşüyor. Yerel demokrasinin en temel unsuru olarak sunulan seçme ve seçilme hakkının gasp edildiği, muhalif belediye başkanlarının tutuklanıp görevden alındığı karanlık bir iklimin gölgesi bu. Ve ne yazık ki seçilmiş temsilcilerin dahi görev yapamadığı bir yerde, yurttaşın karar alma süreçlerine katılımından bahsetmek eksik kalıyor.

Dün akşam bu tabloyu yok saymadan, tam tersine onu arka plana yerleştirerek başka bir noktadan bakmayı denedik: Bu kadar daraltılmış bir alanda bile, elimizde kalan katılım ve dayanışma imkânlarını nasıl büyütebiliriz? Kent hakkını soyut bir kavram olmaktan çıkarıp Seferihisar’da, somut dertlerimizin ortak diline nasıl dönüştürebiliriz? Sorduğumuz ve Gülmez’in sunumuyla birlikte cevaplarını aramaya başladığımız mesele buydu.

Kent ve mekânı yeniden tarif etmek

Osman Gülmez sunumuna, bize “İzmirli olmak deyince ne hissediyorsunuz?” diye sorarak başladı; “özgüven”, “huzur”, “büyük köy”, “kadınlar için görece güvenli bir şehir” gibi cevaplar etrafında, kentin sadece fiziksel değil, duygusal ve simgesel bir aidiyet alanı olduğu ortaya serildi. Ardından kent ve mekân kavramlarını, Lefebvre’den ve eleştirel coğrafyadan beslenen bir dille tarif etti: Kent, sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkilerin yoğunlaştığı, farklı sermaye türlerinin biriktiği, çatıştığı ve bu yüzden de eşitsizliklerin en çıplak hâliyle göründüğü politik bir mekân; mekân ise metrekareden ibaret olmayan, içinde kurulan ilişkilerle anlam kazanan bir toplumsal alan.

Buradan Henri Lefebvre’in kent hakkı kavramına geçildi. Osman, kent hakkını, kentin kaynaklarına erişim talebinden öte, “kenti değiştirme ve yeniden icat etme hakkı” olarak anlattı. Bir parkın nereye, nasıl yapılacağına, bir otobüs hattının hangi mahallelerden hangi sıklıkla geçeceğine, barınma politikalarının nasıl şekilleneceğine dair kararların bugün küçük bir azınlığın ve teknik-bürokratik yapıların elinde olduğunu; kentin üretim süreçlerine kolektif müdahale imkânı olmadıkça, hepimizin yaşadığı yere yabancılaştığını vurguladı. Yabancılaşma sözünün çağrışımıyla, Seferihisar’ın bir türlü bitmeyen yerli–yabancı muhabbetine de bir gönderme yaptık. Burada yabancılaşmış olan, ister “yerli” ister “sonradan gelen” olsun, kentin geleceğiyle ilgilenmeyen, söz hakkı olmayan ve bunu dert etmeyen herkes için kullanılan bir kavrama dönüştü.

Sunumda kent hakkıyla kentli hakları arasındaki fark da açıklığa kavuştu. Kentli hakları su, ulaşım, barınma, yeşil alan, sosyal hizmetler, güvenlik, kültürel ve simgesel haklar gibi alanlarda erişim ve güvenceyi hedefleyen, daha kurumsal ve teknik bir çerçeve. Kent hakkı ise bunun politik zemini; kentin nasıl, kim için ve kimlerle birlikte üretileceğine dair kolektif sözün söyleneceği alan. Gülmez, kentli haklarını kent hakkının yönetimsel karşılığı, kent hakkını da kentli haklarının siyasal temeli olarak tarif etti. Yani kent hakkı olmadan kentli hakları teknik bir standartlar dizisi; kentli hakları olmadan kent hakkı soyut bir ideal olarak kalıyor.

Yeniden kamuculuk ve toplumcu belediyecilik hatları

Kuramsal bölüm, David Harvey’in kent hakkını “kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkı” ve “karşı-iktidar projesi” olarak yorumlayan yaklaşımıyla genişledi. Dünyadan Porto Alegre’nin katılımcı bütçe deneyimi, Barselona’da barınma hakkı hareketinden belediye yönetimine uzanan süreç, Berlin’de kiralara karşı kamulaştırma talebi, Türkiye’den Gezi Parkı’ndan Haydarpaşa’ya, Sulukule’den Bergama’ya uzanan mücadeleler bu çerçeveyi somutlayan örnekler olarak masaya geldi. Ardından Osman’ın üzerinde özellikle durduğu “yeniden kamuculuk” kavramı konuşuldu: Özelleştirme ve metalaştırma dalgasına karşı kamunun toplumsal, demokratik ve kolektif biçimde yeniden inşası. Devletçiliğin biçimsel tekrarı değil, belediye, kooperatif, topluluk ve müşterekler arasında bölünmüş, radikal biçimde demokratikleştirilmiş bir kamusallık tahayyülü…

Türkiye’de toplumcu belediyecilik örnekleri de önemli yer tuttu: 1970’ler CHP belediyeleri, Fatsa, İzmir Gültepe, yakın dönemde Dikili, Ovacık, Fındıklı gibi deneyimler; halkçı, kamucu, katılımcı yerel yönetim pratiklerinin mümkün olduğunu hatırlatan örnekler olarak önümüze geldi.

Osman’ın altını çizdiği bir nokta da şuydu: Bu örneklerin hiçbiri “iyi niyetli başkan” hikâyesi değil. Arkalarında güçlü toplumsal hareketler, mahalle örgütlenmeleri, kooperatifler, katılım mekanizmaları var; yasaları bile zorlayıp dönüştürebilecek düzeyde kolektif baskı olmadan bu kazanımların sürdürülebilir olmadığı hatırlatıldı.

Seferihisar’a ilk bakış: Ne yapsak?

Tüm bu kuramsal hat, ikinci bölümde bir giriş mahiyetinde Seferihisar’a taşındı. Katılımcılar, Seferihisar’ı “huzur”, “rahat ama stresli”, “Türkiye’de huzuru arayanlara liman” gibi ifadelerle tanımlarken; aynı anda yolların defalarca kazılıp yeniden yapıldığı, toplu ulaşımın siteleri ve köyleri belli saatlere sıkıştırdığı, kira ve konut fiyatlarının ikinci konutlar ve turizm baskısıyla yükseldiği, kırsal mahallelerde genç nüfusun çekildiği bir ilçeden bahsediyorlardı. Kent hakkı çerçevesi, bu tabloda somutlaştı: Bozuk yollar, kötü planlanmış otobüs hattı, kültürel mekânlardan yoksun bir ilçe eksikliği, aslında birer “hizmet şikâyeti” değil; kentin üretim süreçlerine dâhil olamadığımız için karşımıza çıkan sonuçlar olarak konuşuldu.

Sonuç olarak “Peki ne yapacağız?” sorusuna dönüldü tabii. Kent hakkını soyut bir kavram olmaktan çıkarıp Seferihisar’da gerçek bir toplumsal gündem haline getirmenin yolları tartışıldı. Hak bilgisini artırmak, bilgi edinme ve talep etme mekanizmalarını etkin kullanmak, sorunları sistematik biçimde kayda geçmek, yerel yönetimle çatışma değil eleştirel ama yapıcı bir iletişim kanalı kurmak, çözüm önerileri için meslek odalarıyla iletişim kurmak, mahalle ve sorun başlıkları temelinde dayanışma ağları oluşturmak aldığımız notlardı. İstanbul’daki Gazhane mücadelesi, uzun soluklu, bilgili ve ısrarlı bir yerel direnişin, ranta açılmak istenen bir alanı halkın kullanımına açılmış bir kültür mekânına dönüştürebildiğini gösteren bir örnek olarak detaylı biçimde paylaşıldı.

“Kent Bizim-Kentine İyi Bak” dizisinin ilk etkinliği, Seferihisar’ın hiçbir derdini çözmedi elbette. Ama kent hakkı, kentli hakları ve yeniden kamuculuk üzerine ortak bir dil kurmak için önemli bir başlangıç yaptı. Hem Türkiye’de tutuklu belediye başkanlarının, kayyımların gölgesinde daralan yerel demokrasiye, hem Seferihisar’da yollarından kiralarına, kıyılarından kültürel hayatına kadar uzanan somut gündemlere aynı anda bakmanın mümkün olduğunu gösterdi. Bundan sonrası, bu ilk buluşmanın açtığı hattı, daha somut başlıklar ve ortak pratiklerle derinleştirip derinleştiremeyeceğimize bağlı. Seferi Keçi’nin kapısı bu tartışmayı ve ortak çabayı sürdürmek isteyen herkese açık.

Paylaşmak için:

Bir cevap yazın