Seferi Keçi’de Gaye Boralıoğlu’yla “Her Şey Normalmiş Gibi”

Bizimlesin Okuma Grubu’nun yıllardır süren o ısrarlı, inatçı okuma buluşmalarından bir yenisinde, Gaye Boralıoğlu’nu bu defa “Her Şey Normalmiş Gibi” vesilesiyle yeniden ağırladık. Seferi Keçi’nin salonu tıka basa doluydu -bazen biz de şaşırıyoruz bu kadar insan buraya nasıl sığıyor diye.

Katılımcıların ilgisinden bunun bir “yazar geldi, anlattı, biz dinledik” buluşması olmayacağı belliydi. Kitabı okuyanların çoğunlukta olduğu, okumayanlarınsa “spoiler yemeden” merakla dinleyip katıldığı, sevgili Yunus Bekir Yurdakul’un moderatörlüğünde herkesin söz aldığı, metnin içine girip çıktığı, Bizimlesin Okuma Grubunun tanıdık bir buluşması…

https://www.youtube.com/watch?v=LQCJ0VbKorY&t=1s

“Her şey normalmiş gibi” yaşarken

Bu ülkede uzun zamandır büyük bir kısmımız her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmıyor muyuz?

Gazete haberleri ve sosyal medyadan üzerimize yağan dehşet sahnelerinden, tacizlerden, savaşlardan, yoksulluktan, kadın cinayetlerinden, adaletsizlikten başımızı kaldırıp, birkaç dakika sonra sıradan hayatımıza dönmüyor muyuz? Gaye Boralıoğlu, romanın çıkış noktasını ve düşünsel arka planını buraya, bu ikili yaşantıya yerleştirirken aslında hepimizin içinden geçen bir duyguyu tarif ediyor.

“Hepimiz her gün korkunç şeyler okuyoruz. Çocukların istismar edildiği haberleri görüyoruz… sonra dönüp yemek yapıyoruz, kadeh tokuşturup içki içiyoruz. Bu bölünmeyi yaşıyoruz. Normal değil ama normalmiş gibi yapıyoruz.”

Kitabın adı da buradan geliyor zaten. İçinde yaşadığımız kaotik çağın tuhaf, parçalı hâlinden.

Bir yanda her an üzerimize yağan haberler, sosyal medyanın bitmeyen karmaşası, hız, kaos, geleceği görememe duygusu; diğer yanda “hayatı sürdürme zorunluluğu”. İşte “normalmiş gibi yapmak” burada, bu çatlağın içinde büyüyor.

Üzerimizde bir kara bulut

Gaye Boralıoğlu “yaratıcı an” dediği, kafasında romanın ana fikrinin doğduğu ana bizi götürüyor. İstanbul’da bir evde, manzaraya bakarken… Her şey normal görünüyor: gökyüzü, deniz, şehir… Ama tam ortada, Galata Kulesi’nin üzerinde kapkara bir bulut. Sanki orada olmaması gereken, ama inadına orada duran bir karanlık.

“Normal olmayan bir şey hep hayatımızın ortasında duruyor ve biz onu taşıyoruz.” diye anlatıyor Boralıoğlu. Romanın karakteri Arda’yı da oraya, o bulutun altına yerleştirmiş.

“Kimileri o bulutu görüyor” diyor, “kimileri görmüyor. Kimileri görüp de hayatına devam ediyor. Belki de en zor olan, görenlerin durumu. Çünkü başkalarının görmemesi o acıyı daha da artırıyor.”

Boralıoğlu, romanın kahramanı Arda’yı o çerçeveye oturtuyor. Kulenin tepesindeki kara bulut, roman boyunca Arda’nın başının üzerinde gezinen, yalnızca onun gördüğü o tuhaf, kalıcı yük oluyor. Normal görünen hayatın ortasında, bir türlü kaybolmayan anormallik.

Bazılarımızın görüp de “normalmiş gibi” davranmaya çalıştığı, bazılarımızın ise hiç görmemeyi seçtiği, göremediği, belki de görürse taşımaktan korktuğu o şey.

Arda bu garipliğin farkında ama hareketsiz. Temsil ettiği kuşak gibi. Boralıoğlu’nun sözleriyle, “Z kuşağının bir kısmı böyle. Her şeyin farkındalar, çok zekiler ama harekete geçmiyorlar. Ya güçleri yok ya da sebepleri.” Bu bir duyarsızlıktan çok bir sıkışmışlık.

Z kuşağı: Pasif mi, farkında mı?

Arda’nın hareketsizliği konuşuldukça mesele ister istemez Z kuşağına geldi. Söyleşi boyunca en çok konuştuğumuz meselelerden biri, Arda üzerinden Z kuşağına bakış oldu.

İlk bakışta “apolitik, pasif, rahatına düşkün” diye etiketlenmesi kolay bir kuşaktan söz ediyoruz. Arda da böyle bir karakter gibi görünüyor: Hukuk okumuş, hak ihlallerini biliyor, dünyayı izliyor, ama bir türlü harekete geçmiyor.

Gaye Boralıoğlu Arda’ya bakarken bu kuşağı toptan mahkûm etmekten özellikle kaçınıyor. Onu “duyarsız” değil, “yorulmuş” ve “güçsüz” bir yerde tarif ediyor: Her şeyin farkında ama adım atacak enerjiyi, inancı, sebebi bulamayan bir genç.

Yine de roman, Arda’nın içindeki vicdanla hesaplaşmasını hiç bırakmıyor. Babasının izini sürüşü, yarım kalmış hikâyesiyle kurduğu bağ, bir yerde o pasiflik çemberini kırma ihtimalini hep canlı tutuyor.

Lora ise bambaşka bir uç: Mücadele eden, risk alan, iyimserliğini kaybetse bile yıkılmayan bir karakter. Boralıoğlu’nun söylediği gibi, aslında hepimizin bir yanı Arda, bir yanı Laura. İki karakterin arasındaki gerilim –umutla umutsuzluğun, konforla eylemin, seyretmekle müdahale etmenin gerilimi– romanın kalp atışlarından biri.

Masallar, mitler ve Tavşan Dudak

Romanın dikkat çeken unsurlarından biri masallar. Okurların meraklı soruları da bu bölüm etrafında yoğunlaştı. Boralıoğlu için Lora’nın anlattığı masallar, sadece süs ya da üslup oyunları değil; romanın kurgusunun tam ortasında duran, karakterin geçmişine ve iç dünyasına açılan kapılar. Gaye Boralıoğlu, masalların tamamının kendisine ait olduğunu, ama içlerinde evrensel mitik öğeler taşıdığını söylüyor.

Arda’nın dünyasında ise bu masalsı taraf, Tavşan Dudak figürüyle Diyarbakır sokaklarına taşınıyor. Diyarbakır’a gittiğinde karşısına çıkan, bir var olup bir kaybolan, zaman zaman ona sırlar fısıldayan, rehberlik eden, tam anlamıyla “var mı yok mu belli olmayan” bu çocuk, sanki gerçeklikle masal arasındaki eşiği temsil ediyor.

Diyarbakır: “İnadımız muradına erecek”

Ve bu eşik bizi yavaş yavaş Diyarbakır’ın kalbine götürdü.” Söyleşinin en sıcak yerlerinden biri, Diyarbakır’a dair anlatılardı.

Diyarbakır’ı sadece fon değil, romanın asli mekânlarından biri olarak düşünen Boralıoğlu, şehirle olan bağını da edebiyat üzerinden kurmuş. İlk gidişi bir kitap etkinliğiyle. Sonrasında yirmi beş yıla yayılan bir ilişki, dostluklar, yeni hikâyeler…

Mardin, Urfa gibi turistik rotaların gölgesinde kalmış, çatışmalarla anılan, ama içindeki hayatın zenginliğiyle, dilin, direncin ve inadın yoğunlaştığı bir şehir olarak Diyarbakır.

Sülüklü Han’da içilen kahveler, reyhan şerbeti, sokakların dokusu, Dört Ayaklı Minare’nin gölgesinde üst üste binmiş hayatlar… Bir okuyucunun anımsattığı gibi, “inadı muradına erecek” şehir.

Tahir Elçi’nin vurulduğu yerin yanı başında, “koca bulmak için” dört kere minarenin altından geçen turistlerin neşesiyle, o neşenin üstüne çöken bilinmeyen bir geçmişin ağırlığı arasındaki çatlak, Boralıoğlu’nun yazarken “teraziyle çalıştım” dediği hassas yerlerden olmuş. Şehrin politik yükünü sloganla değil, sahici ayrıntılarla ve karakterlerin içinden geçen duygularla taşımaya çalıştığını, kitabı bitirdikten sonra neredeyse bir yıl boyunca her cümleyi tekrar tekrar elden geçirdiğini anlattı Boralıoğlu.

Ne kimseyi yaralayan, ne de kimsenin acısını hafife alan bir dil arayışı… Söyleşi boyunca en çok üzerinde durduğu özenli taraf belki de buydu.

“Tanrısal sınavımız”

Arda’nın annesiyle ilişkisi, erken babasızlık hali, karakterinde bunların izleri, aşk, ayrılma, kavuşamama… Tüm bunların ortasına Boralıoğlu “yan yana durma ısrarı”nı katmış. Esas derdi, bu kadar anormalin içinde birbirimizin yanında ne kadar durabildiğimiz, birbirimize ne kadar kol kanat gerebildiğimiz. Bugünün “tanrısal sınavı”nın da tam burada olduğunu söylüyor. Başımıza gelen her şeye rağmen, umutsuzlukla umut arasında gidip gelirken, normalmiş gibi yapmanın kolaylığına sığınmaktan vazgeçip birbirimize yaslandığımız yerde…

Seferi Keçi’deki bu buluşma da, bence romanın bu dünyasına yakışır şekilde, herkesin kendi sesini, kendi yarasını, kendi umudunu ortaya koyarak yanyana durabildiği bir buluşma oldu.

Gaye Boralıoğlu masanın bir tarafında “yazar” olarak değil, hakikaten “mahallenin kızı” gibi oturdu; okurlar onun metninin içine girerken, kendi hayatlarına, kendi kara bulutlarına, Tavşan Dudak’larına bakma fırsatı buldu.

“Her Şey Normalmiş Gibi” aslında hiçbir şeyin normal olmadığını; ama belki tam da bu yüzden, masallara, edebiyata ve inadına umuda daha çok ihtiyacımız olduğunu hatırlatan bir kitap. Bizimlesin Okuma Grubu, buna benzer yol arkadaşlıklarını sürdürmeye niyetli. Bir dahaki buluşmada, başka bir metnin peşine takılmak üzere diyelim.

Paylaşmak için:
Seferi Keçi

Kültür-yaşam dergisi