Sığacık’ın kaybolan hafızası: İlhan Pınar 500 yıllık kale-kentin izini sürüyor

İzmir’in batısında, bir yanda Teos antik kenti, diğer yanda 500 yıllık bir kale ve etrafında büyüyen küçük bir liman yerleşimi: Sığacık. Bugün daha çok kale içinde kurulan Pazar ve turizmle anılan Sığacık, gerçekte yüzlerce yıla yayılan çok katmanlı bir tarihin üzerinde duruyor. İlhan Pınar’ın “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Tarih İçinde Sığacık” adlı monografisi Sığacık’a bütünlüklü bir bakış sunuyor. Bugüne kadar daha çok mimarisi üzerinden konuşulan Sığacık Kalesi’ni; arşiv belgeleri, gravürler, seyahatnameler ve ağızdan ağıza aktarılan hikâyelerle birlikte yeniden ele alıyor. Kale, liman, tekkeler, camiler, taş ocakları ve günümüzün Cittaslow turizmi aynı anlatının içinde buluşuyor. Biz de Seferi Keçi olarak İlhan Pınar’la bir araya geldik; hem bu monografinin nasıl ortaya çıktığını hem de Sığacık’a dair ezber bozan ayrıntıları konuştuk. Sığacık’ın bilinen hikâyelerinin ötesine geçen bu sohbet, biraz da yerel belleğin nasıl kurulduğu ve nasıl kaybolduğuna dair ipuçları taşıyor.

İlhan Pınar, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Tarih İçinde Sığacık”, Kilizman Yayınevi, 2026, 176 s. İlhan Pınar’ın çalışmasının kitaba dönüşmesinde Serhat Baysan ve Neptün Turizm’in de destekleri oldu.

Seferi Keçi: Hocam, kitabın önsözünde, Sığacık üzerine yapılan çalışmaların bugüne kadar daha çok kalenin mimarisi ve tarihiyle sınırlı kaldığını söylüyorsunuz. Siz ise bütünlüklü bir “monografi” yazmayı hedeflediniz. Bu fikir nereden doğdu, monografi ihtiyacını nasıl fark ettiniz?

İlhan Pınar: Sığacık üzerine yapılan çalışmalar bugüne kadar hep “parça parça” kaldı. Ya sadece kale mimarisi üzerine duruldu ya da sanat tarihi açısından bakıldı. Oysa burada 1520’li yıllardan beri süregelen, yani tam 500 yıllık bir “kale-kent” belleği var. Bu monografiyle, kentin inşasından toplumsal oluşumuna, denizcilikle olan bağından stratejik önemine kadar tüm parçaları bir araya getirmek istedim. Özellikle kalenin inşasının 500. yılına denk gelmesi, ayrıca bu birikimi anlama ve kaydetme sorumluluğu yükledi.

Ben zaten 2010’lu yıllarda Seferihisar üzerine çalışmıştım, “Seyyahların İzinde Seferihisar” kitabından beri elimde epey arşiv malzemesi vardı. Ama Seferihisar’ı monografik olarak çalışmak geniş zaman isteyen, büyük bir iş. Buna karşılık Sığacık daha butik, sınırları daha belli, kompakt bir yerleşim. Buna bir de Wolfgang Müller-Wiener gibi ortaçağ savunma yapıları konusunda muazzam bir birikimi olan araştırmacıların çalışmaları ve Ertan Daş’ın Sığacık’ın anıtsal yapıları üzerine yaptığı çalışmalar eklenince “buradan bir kale-kent monografisi çıkar” fikri netleşti.

–  Monografi dediğimiz şey tam olarak ne? Sığacık için ne anlama geliyor?

– Monografi, bir yerin ya da konunun mümkün olduğunca bütünlüklü ve derinlikli anlatımı. Yani sadece kalenin mimarisi değil; sosyal yapısı, idari tarihi, demografisi, dini yapıları, liman işlevi, gündelik hayatıyla beraber ele alınması. Sığacık için bu, 500 yıllık bir kale-kentin hafızasını toparlamak anlamına geliyor. Kale ne zaman, niçin, hangi tehditlere karşı yapıldı; kimler burada yaşadı, nerede ibadet etti, nereye gömüldü, geçimlerini nasıl sağladı… Bunların hepsini aynı çerçeve içinde anlatmaya çalıştım.

Teos, taşlar ve kurucu hikâyeler

– Sığacık deyince bugün çoğumuzun aklına önce Teos antik kenti geliyor. Siz kitapta Teos’la Sığacık’ın topografik olarak birbirinden ayrılmaz olduğunu söylüyorsunuz ama “Teos’un mirası üzerine kurulu bir yerleşim” demekten de kaçınıyorsunuz. Bu ilişkiyi nasıl tarif edersiniz? Bir devamlılık var mı?

– Teos’la Sığacık arasında bir devamlılık var demek zor, ama kuvvetli bir ilişki olduğu kesin. George Bean’ın da belirttiği gibi, Karagöl tarafındaki taşların Teos dışına nakliyesinde kullanılan iskele Sığacık. Yani burası hem kuzey limanı, hem de taş ocaklarının ürünlerinin sevk edildiği bir iskele. Ayrıca Teos’taki yapıların taşlarının, devşirme malzeme olarak Sığacık Kalesi’nin duvarlarına, çeşmelerine girmiş olması da bu ilişkiyi somutlaştırıyor; 19. yüzyılda William John Hamilton’un kopyaladığı yazıtlar bunun en net göstergelerinden. Ama bunun dışında bir süreklilik ilişkisinden söz etmek mümkün değil.

– Kitapta epey “üfürükname”yi ayıkladığınızı söylüyorsunuz. Sığacık’ın adı, kalenin yaşı ve kökeni gibi konularda kulaktan kulağa yayılan nelerin üstünü çizdiniz?

– Çok var. “Palak Mustafa Paşa gelmiş, ‘buraya beş bin asker sığacak’ demiş, adı da buradan Sığacak olmuş” anlatısı mesela… Oysa kale o dönemlerde yüz asker bile görmemiş, iskan yapamamışlar, böyle bir kapasite de yok. Gerçekte ismin kökeni daha önceye gidiyor; Piri Reis 1510’larda burayı “Sığacık” olarak kaydediyor, kale henüz yapılmamışken bile bu ad var, dolayısıyla “Paşa geldi, adını koydu” hikâyesi arşivle çelişiyor.

“Selçuklu kalesi, Bizans kalesi, beylikler kalesi” gibi atıflar da ortalıkta dolaşan ama temeli olmayan söylentiler. Çok net olarak bir Osmanlı kalesi olduğunu söylüyor incelemeler.

– Peki sizce Sığacık adı nereden geliyor?

– Muhtemelen denizin sığlığından. Selçuk Alten, kitabında çok güzel anlatır; kalenin bulunduğu yerden karşıya, marina için derinleştirilmeden önce denizin içinden yürüyerek geçebildiğini aktarır. Nedret Güvenç’in anılarında da diz boyu suya girip karşıya geçmekten bahsedilir; bu kadar sığ bir koydan söz ediyoruz.

Kalenin özgünlüğü

– Önceki çalışmaların Sığacık Kalesi için “Osmanlı savunma yapısı mimarisinde ünik bir yapı” dediğini söylüyorsunuz. Onu bu kadar özel yapan ne?

– Wolfgang Müller-Wiener yüzlerce kale incelemiş bir isim. Sığacık Kalesi’ni deniz kıyısındaki konumu, iç kale düzeni, burçların yerleşimi, sur kalınlıkları ve merdivenleriyle değerlendiriyor ve bunun erken dönem Osmanlı kalesi olduğunu, ama diğer Osmanlı kalelerine benzemeyen kendine has bir mimariye sahip bulunduğunu söylüyor. Bence bu çok önemli, çünkü böylece “Selçuklu mu, Bizans mı?” gibi tevatürlerden çıkıp kaleyi kendi tarihsel bağlamında konuşabiliyoruz.

Wolfgang Müller-Wiener’in İzmir, Çandarlı ve Sığacık kent surlarını karşılaştırmalı olarak incelediği makalesi.

Arşivden çıkan sürprizler

– Osmanlı arşivleriyle çalışırken “Bunu hiç bilmiyorduk” dediğiniz neler çıktı karşınıza? Bizi en çok hangisi şaşırtmalı?

– En çarpıcı bulgulardan biri, bugün kimsenin haberdar olmadığı ikinci cami: Mustafa Kaptan Camii. Kalenin içinde tek cami olduğunu biliyorduk, bugün ibadete açık olan cami. Oysa Osmanlı arşivinde karşılaştığım bir belge, 127 ve 128 sokakların kesiştiği noktada ikinci bir camiye işaret ediyor. Bunu daha sonra 18. ve 19. yüzyıl gravürleriyle karşılaştırınca, tam o noktada kubbeli bir cami görüyorsunuz; bugün yerinde bir işletme var, yan duvarda üstü kireçle boyanmış, okunamayan bir kabir taşı kalmış durumda. Eğer o kitabe okunabilirse, belki Mustafa Kaptan’ın mezarıyla karşı karşıya olduğumuzu göreceğiz.

– Kitapta bir de Hüseyin Taha Baba’nın tekke hikâyesi var. Sığacık’ta pek kimsenin duymadığı bir tarikat geçmişiyle karşılaşıyoruz. Biraz açar mısınız?

– Hüseyin Taha Baba, Rufai tarikatına mensup bir şeyh; Kuşadası’yla da bağlantıları var. Önce kale içinde bir tekkeleri var, ardından Osmanlı’nın savaş şartları ve yapı stoku yetersizliği nedeniyle tekkeye el koyup orayı karakol gibi kullanmaya karar verdiğini gösteren bir arşiv belgesiyle karşılaştım. Taha Baba ve dervişler tekkeyi boşaltıp karşı yakaya geçiyorlar; bugün Akkum yoluna saparken görülen, çevrili küçük mezarlık alanı tekkenin haziresi ve torunuyla yapılan görüşmeler de bunu doğruluyor.

Korsanlık ve eşkıyalık

– Kitapta “Korsanlık, Eşkıyalık ve Sığacık” diye ayrı bir bölüm açıyorsunuz. Sığacık’ın liman kenti kimliği düşünüldüğünde bu çok merak uyandırıcı. Arşivlerde ve kaynaklarda nasıl bir tablo çıktı karşınıza; gerçekten korsanların ve eşkıyaların uğrak yeri miydi, yoksa biraz abartılmış bir hikâye mi?

– Liman ve kıyı yerleşimi olunca, korsanlık ve eşkıyalık meselesi tabii ki bu coğrafyanın parçası. Ama burada da dikkatli olmak gerekiyor; halk arasında anlatılan her hikâyeyi olduğu gibi tarihsel gerçeklik sayamayız. Benim için önemli olan, bunu arşiv belgeleri, seyahatnameler ve dönemin güvenlik kaygılarıyla birlikte okumak. Kale zaten biraz da bu tür tehditlere, kıyının korunmasına ve denetimine cevap veren bir yapı. Yani mesele “ilginç korsan hikâyeleri”nden çok, kıyı güvenliği, ticaret yolları ve Osmanlı’nın sahil savunmasıyla ilgili daha geniş bir çerçeve içinde anlam kazanıyor.

Payitahttan gönderilen hükümlere baktığımızda, bölgedeki asayişin ve deniz güvenliğinin ne kadar kritik olduğunu görüyoruz. Sığacık da konumu gereği hem Ege’deki korsan faaliyetlerini denetlemek için bir uç karakolu olmuş hem de limanın korunaklı yapısı burayı zaman zaman stratejik bir sığınak haline getirmiş.

Sığacık Nahiyesi Müdüriyeti memurları maaşlarının azlığından ve Sığacık’ın pahalılığından şikayetçi (1901).

Sözlü tarih ve yerel hafıza

– Bölge halkının anlattıklarıyla sizin araştırmalarınız ne kadar örtüştü? Yerel hafızadan ne kadar yararlanabildiniz?

– Yerel hafıza konusunda temkinliyim, çünkü tarihsel bağlam çoğu zaman kopmuş oluyor; insanlar atalarından duyduklarını aktarıyor ama bunu daha geniş bir çerçeveye oturtamıyor. Buna rağmen kendi yaşadıkları döneme dair anlattıkları çok kıymetli. Örneğin Mehmet Hoca’nın 1970’lerde eşekle dolaşıp çocukları tütün tarlalarından toplayarak okula götürdüğünü anlatması ya da Mehmet Ecer’in eski okulun yerini tarif etmesi gibi ayrıntılar, yakın dönem Sığacık hayatını kurmak açısından çok değerli. Daha eski belleği ise Selçuk Alten gibi, oradaki hayatı isim isim, kişi kişi hatırlayan isimler taşıyor.

Bugünkü Sığacık ve belleğin kaybı

– Peki ya bugünkü Sığacık? Bir toplumsal bellek kopuşu yaşandığını söylüyorsunuz. Özellikle Cittaslow süreci ve turizmin hızlı gelişimiyle çok şey değişti gibi geliyor bana

– Çok haklısın. Başlangıçta öngörülen şey, kale içinde yaşayanların turizm aracılığıyla kalkınmasıydı. Kendi ürünlerini satacak, ev pansiyonculuğu yapacaklardı. Sığacık bu sayede canlanacaktı. 2010’lu yıllarda yapılan restorasyonlar ve kazanılan popülerlik, Sığacık’ın kimliğini büyük oranda değiştirdi. Eskiden narenciye, hayvancılık ve balıkçılıkla geçinen halk, bir anda kendini turizm ve hizmet sektörünün içinde buldu. Bugün Kaleiçi konutlarının büyük bir kısmı artık “ev” olmaktan çıktı, ticari işletmelere dönüştü. Bugün gelinen noktada ise kalede neredeyse Sığacıklı kimse kalmadı; mülkler ya satıldı ya da kiraya verildi ve kale bütünüyle rant odaklı bir turizm alanına dönüştü. Böyle olunca yaşayan bir kale-kentten değil, daha çok dekorlaşmış bir yerden söz etmeye başlıyoruz.

– Bu durumda Sığacık’ın tarihsel belleğini bugünün parçası haline getirmek hâlâ mümkün mü sizce?

– Mümkün ama görünürlük lazım. İnsanlar sadece restore edilmiş evleri değil, bu yerin geçmişini de görmeli. Teos’la ilgili yazıtlar, Osmanlı fermanları, kitabeler uygun biçimde kamusal alanda görünür hale getirilebilirse, buranın sadece bir hafta sonu gezme alanı olmadığı hissedilir. Şu an gelen insanların büyük kısmı kale surlarını bile fark etmiyor. İnsanlara kaleden içeri girdiklerinde sadece dizilere dekor olan hoş bir turistik pazara gitmediklerini, 500 yıllık bir özgün bir kale ve yerleşim yerine ayak bastıklarını hissettirebilmek gerekiyor. O tarihsel belleği bugüne taşımak bakımından bunun önemli olduğunu düşünüyorum.

Paylaşmak için:
Seferi Keçi

Kültür-yaşam dergisi

Bir cevap yazın