Eski Foça’da zaman çemberinin içinde…

Tarihçi, akademisyen Emre Erol’un Eski Foça’nın 19. yüzyıldan günümüze uzanan ‘Büyük Dönüşümü’nü anlattığı kitabı eşliğinde, kalbi Eski Foça’da kalanlar için kısa bir yolculuk…

Efsaneye göre, eski kasabanın sokaklarında dolaşanların adımları altında bir oraya bir buraya savrulan küçük bir karataş vardır. Her kim bu karataşa basarsa, kalbini bu güzel Ege kasabasında bırakır. Artık nereye giderse gitsin kalbinin bir köşesinde o kasabanın sokakları, yıllara meydan okuyan taş evleri, limanındaki balıkçı tekneleri ve teknelerin yolunu gözleyen kediler olacaktır. Buradan gitmek zorunda olanlar, ömürlerinin kalanında hep kasabayı özleyecek; yerleşenler ise hayatlarının sonuna dek bu eşsiz kıyıya  bağlanacaktır, sadık bir sevgili gibi…

Bir başka söylenceye göre de, Rum balıkçının oğlu Talasa ile Türk balıkçının kızı Deniz’in aşklarının sembolüdür  Karataş. Kavuşamayan aşıkların ve gönlünü bu kasabada bırakanların da. Ataol Behramoğlu’nun dizelerinde yerini şöyle bulacaktır;

Karataş’a bir kez ayak basan
Foça’dan ayrılamazmış derler
Foça da sizi bırakmaz zaten
Kalbinizle bastıysanız eğer…

Kuzey Ege kıyılarının en güzel kasabalarından Eski Foça’da Küçük Deniz’den Büyük Deniz’e bakarken ardımızda kalan tepelerde yeldeğirmenleri ile selamlaşıyoruz. Rüzgarı, kedisi, balıkçıları ve Karataş’ı ile meşhur Eski Foça, insanı hızla kucaklıyor.

”Geçmişe farklı bir yerden bakmak istiyorsak, işe her gün gördüğümüz ve olağan saydığımız izlerle ilgili basit sorular sorarak başlayabiliriz” demiş akademisyen, tarihçi Emre Erol.  Bu basit soruları Eski Foça için sormaya başladığımızda işte, Emre Erol hocanın ifadesiyle, karşımıza çıkanlar…

1900’lerde bu kasabanın sokaklarında yürüyebilseydiniz, o dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun ortalama bir kasabasına göre son derece kalabalık, limanında onlarca dev yük gemisinin demirli olduğu, en az beş farklı dilin konuşulduğu bir kent görürdünüz. Eski Foça’nın muhtelif yerlerinde, depolarda ve açıkta, dev tepecikler halinde biriktirilmiş tuz yığınlarına şaşkınlıkla bakar ve tarımın yanında sanayinin de önemli bir rolü olduğuna kanaat getirirdiniz. 1908’de Hürriyet’in İlanı olarak da anılan İkinci Meşrutiyet’in kasabadaki etkilerine tanık olurdunuz. Sri Lanka’ya kadar tuz ihraç edilen Eski Foça limanında çeşitli işçi ayaklanmaları ve eylemler de görürdünüz. Ekonomik büyümenin getirdiği zenginliğin kasabada camiler, kiliseler, okullar, çeşmeler, prestijli taş evlerin inşası yoluyla değiştirdiği mimari çehrenin güzelliği başınızı döndürebilirdi.

Baharın binbir renk ve kokuyla kendini gösterdiği ılık bir Mayıs günü Eski Foça’yı Emre Erol hocanın ”Foçateyn: Foça’nın Büyük Dönüşümü” (İletişim Yay.) kitabının eşliğinde gezerken, 150-200 yıl önce bu kasabanın nasıl bir yer olduğunu, coğrafyasını, içinde yaşattığı hikayeleri düşünüyoruz. Pansiyonun sahibi genç kadın sokağın az ilerisinde birbiriyle bağlantılı inşa edilen muhteşem taş yapıyı gösteriyor. Foça taşından yapılmış sapasağlam, heybetli. Genç kadın, ”Eski evleri seviyorum” diyor. ”Kimbilir neler yaşadılar?”.

Eski Foça’nın benzersiz zariflikteki taş evleri zamana rağmen iyi korunmuş. 1880’lere tarihlenen evlerin bunca yıldır ayakta kalmalarının bir nedeni de Foça taşı. Tıpkı Karataş gibi Foça taşı da kasabanın alamet-i farikalarından. Tamamen yöreye özgü olan bu taş dağlardan çıkarılan ve kolay işlenebilen bir yapı malzemesi. Ama en önemli özelliği, zamanla sertleşerek yapıyı güçlü tutması. Bu sayede Eski Foça’nın taş evleri asırlara meydan okuyor.

170 yıla uzanan değişim

Emre Erol’un kitabının eşliğinde gezimize devam ediyoruz. Emre Erol hoca bizi 1914’e, 1. Cihan Harbi yıllarındaki Foça’ya götürüyor.

1914’te yaşanan ani ve derin dönüşümün akabinde gelen Birinci Dünya Savaşı ile patlak veren yeni krizlerin daha bir kaç yıl önce büyüyen, kalabalık, dinamik ve gelecek vaat eden bir kenti nasıl, neredeyse insansız bir harabeye dönüştürdüğünü görürdünüz. Bu büyük dönüşümün sonunda, yani 1920’lerin ortalarına doğru eğer hala oradaysanız, ilk gördüğünüz yerle neredeyse hayalet bir kasabaya dönüşmüş o son eski Foça’yı birbirinden farklı kentler sanabilirsiniz. Eski Foça, 19. yüzyıl ortalarından bugüne kadar, tepeden tırnağa değişmiş bir kasabadır.

Yaklaşık 170 yıllık zaman diliminde , her 35 yılda bir demografik yapının değiştiği bir kasabanın tarihini mercek altına alan bu kitaptan öğrenecek çok şey var. Küçük Deniz’e bakan kordon boyunda yürürken, iki asıra yakın zaman diliminde bu minnacık kasabanın savaşlar, göçler, çatışmalar ve tüm bunların sonucu olarak yaşanan nüfus değişimiyle nasıl farklı bir çehreye büründüğünü görmemek mümkün değil.

Tam bunları düşünürken dağlardan gelen top sesleri ile irkiliyoruz. Jandarma Komando Okulu’nun rutin eğitimleri sürüyor. Yoksa bu, şimdilerde Foça’nın doğasını talan etmekle meşgul taş ocaklarından gelen dinamit sesi mi? Her iki ihtimal de bu şirin kasabanın vaat ettiği huzuru bir anda kesintiye uğratıyor. Biz iki asır öncesine yolculuğa niyet etmişken, dinamit ya da top sesleriyle hızla bugünün gündemine dönüyoruz. Savaş mı çıktı? Saldırı mı oldu? Yoksa depremin sesi mi bu? Taş ocağı da mı varmış yakınlarda? Üstelik kentsel SİT alanı olan bölgede, tam da zeytinlik ve tarım arazilerinin yakınında?

Neyse ki rahatsız edici sesler çıkan rüzgarla dağları yalayıp uzaklaşıyor.

Mübadele öncesi Anadolu’dan en büyük kitlesel göç

Acaba, 1914 Haziran’ında da atmosfer böyle miydi? Böyle güzel bir coğrafyanın içinde, aniden duyulan top ya da dinamit seslerinin yarattığı huzursuzluk nasıl can sıkıcıysa, dağlardan inip köyleri basan, masum sivilleri, köylüleri katleden silahlı çetelerin cirit attığı ortamda kim bilir nasıl bir kabusu yaşadı Eski Foça? Onbinlerce Anadolulu Rum birkaç gün içinde kasabayı terk ederken, başka bir tarih yazılmaya başlandı.

Tarihi kayıtlara göre düzensiz Osmanlı birlikleri tarafından bölgede yaşayan Rum sivillere yönelik saldırılar sonucu kitlesel göçlerin yaşandığı bu döneme ilişkin cevaplanmamış pek sorunun olası yanıtlarını Emre Erol’un “Foçateyn: Foça’nın Büyük Dönüşümü” kitabında bulmak mümkün. Erol, kitapta 19. yüzyıl başında nüfusu Osmanlı Müslümanları ve Anadolulu Rumlardan oluşan Eski Foça’nın dönüşümünü; sadece kovulan Rumların trajedisiyle değil Balkan savaşları sonucu yurtlarından olan  ve Foça’ya yerleştirilen muhacirlerin dramını da gündeme getirerek anlatıyor.

Ege denizinin kıyısında Karaburun ve Sakız’ın silüet olarak görüldüğü ufkun karşısında, ufacık bir kasabanın iki yüzyıl önceki hayatına bugünden bakarken ister istemez aklınıza takılıyor; farklı coğrafyalardan milyonlarca insanın kaderini şekillendiren olayların benzeri günümüze de uzanmıyor mu?

Kardeşlik denizi olması umut edilen Ege bugün hala onbinlerce düzensiz göçmen için bir trajedi denizi. Yanı başımızda Ortadoğu’da kartlar yeniden dağıtılıyor, kim bilir kaçıncı kez değişen coğrafi sınırlarla milyonlarca insanın kaderi yeniden belirleniyor. Ayaklarımızın altında tarih öncesinden gelen Karataş’ın yuvarlanırken çıkardığı ses “Before The Rain” filmindeki o unutulmaz repliği fısıldıyor; Time never dies. The circle is not round” (Zaman asla ölmez. Çember yuvarlak değildir).

Eski Foça’da bir büyü var gerçekten. Havası mı, suyu mu, Karataş efsanesi mi? Adı koyulmadan kalan tüm o hoş tatlar gibi.

Ayrılmak zor ama artık veda vakti. Şimdilik… 

Paylaşmak için: