Neden doğa mücadelelerinin ön saflarında kadınlar Var?

Dünyanın farklı coğrafyalarında bir dere kurutulmak istendiğinde, bir orman madenciliğe açıldığında, bir zeytinlik tehdit altına girdiğinde ya da bir yaşam alanı tahrip edildiğinde çoğu zaman ön saflarda kadınları görüyoruz.

Karadeniz’de derelerini savunan köylü kadınlar, Akbelen’de orman nöbeti tutanlar, Kazdağları’nda yaşam alanları için mücadele edenler, zeytinliklerini korumak için ses yükselten köyler… Benzer örnekleri dünyanın pek çok yerinde görmek mümkün.

Peki neden? Kadınların çevre ve yaşam mücadelelerinde bu kadar görünür olması yalnızca günümüz koşullarıyla açıklanamaz. Bunun kökleri, kadınların tarih boyunca yaşamı sürdürmek için üstlendiği rollerle, geliştirdiği bilgiyle ve kurdukları dayanışmayla yakından ilgili.

Yaşamı sürdürmenin bilgisi

İnsanlık tarihinin büyük bölümünde kadınlar yalnızca çocuk büyüten ya da ev içi işleri üstlenen kişiler değildi. Aynı zamanda tohumları saklayan, gıdayı işleyen, şifalı bitkileri tanıyan, dokuyan, üreten ve bilgiyi kuşaktan kuşağa aktaran kişilerdi.

Avcı-toplayıcı topluluklardan yerleşik yaşama geçişe kadar uzanan süreçte kadınların doğayla kurduğu ilişki gündelik yaşamın merkezindeydi. Hangi bitkinin yenilebilir olduğu, hangi otun şifa verdiği, hangi tohumun bir sonraki mevsime saklanacağı ya da hangi ürünün nasıl işleneceği gibi bilgiler büyük ölçüde deneyim yoluyla aktarılıyordu.

Bu bilgi çoğu zaman yazılı kaynaklarda yer almadı. Mutfaklarda, bahçelerde, doğumlarda, imecelerde ve ortak üretim süreçlerinde kuşaktan kuşağa aktarıldı.

Doğumlar da kadın dayanışmasının en eski örneklerinden biriydi. Ebelik bilgisi, bakım deneyimi ve yaşamı karşılama pratikleri kadınlar arasında paylaşılırdı. Çocukların büyütülmesi, gıdanın hazırlanması ve gündelik yaşamın örgütlenmesi de çoğu zaman kolektif bir emeğin parçasıydı.

Bu nedenle kadın dayanışması yalnızca duygusal bir yakınlık değil, yaşamı sürdürmenin tarihsel araçlarından biri olarak ortaya çıktı.

Kadın Dayanışmasından yaşam savunusuna

Kadınların bir araya gelerek oluşturduğu bilgi ve dayanışma ağları tarih boyunca her zaman desteklenmedi.

Özellikle Avrupa’da yaşanan cadı avları döneminde şifacılık yapan, bitkilerle tedavi uygulayan ya da topluluk içinde bilgi paylaşan binlerce kadın hedef haline getirildi. Bugün birçok tarihçi, bu süreci yalnızca dinsel bir mesele olarak değil, kadınların bilgi üretme ve paylaşma alanlarının sınırlandırılması açısından da değerlendiriyor.

Ancak kadınların ortak hafızası bütünüyle ortadan kalkmadı. Bilgi bazen bir ninenin anlattığı hikâyede, bazen bir dokuma deseninde, bazen de günlük yaşamın sıradan görünen pratiklerinde yaşamaya devam etti.

19. yüzyılın sonlarından itibaren yükselen kadın hareketleriyle birlikte bu hafıza yeniden görünür olmaya başladı. Oy hakkı mücadeleleri, eğitim hakkı talepleri, kadın örgütlenmeleri ve dayanışma ağları kadınların kamusal alandaki varlığını güçlendirdi.

1960’lı ve 70’li yıllarda ise kadınlar bir araya gelerek deneyimlerini paylaşmaya başladı. Ev içi emeğin görünmezliği, şiddet, ayrımcılık ve eşitsizlik gibi meselelerin bireysel değil, toplumsal sorunlar olduğu daha yüksek sesle dile getirildi.

Kadın dayanışması bu süreçte yalnızca hak aramanın değil, birlikte düşünmenin ve birlikte dönüşmenin de aracı oldu.

Ekoloji mücadelesinde kadınlar neden önde?

Bugün çevresel yıkımın etkileri hayatın her alanında hissediliyor. Kuruyan su kaynakları, kirlenen havza sistemleri, yok olan ormanlar, madencilik faaliyetleri ve iklim krizinin etkileri yalnızca doğayı değil, gündelik yaşamı da dönüştürüyor.

Kadınların bu mücadelelerde görünür olmasının nedenlerinden biri de tam burada ortaya çıkıyor.

Çünkü çevresel tahribat çoğu zaman önce yaşamın en temel alanlarında hissediliyor. Suya erişimin zorlaşması, tarımsal üretimin etkilenmesi, gıda fiyatlarının artması ya da yaşam alanlarının zarar görmesi doğrudan günlük yaşamı etkiliyor.

Fotoğraf: Özer Akdemir.

Kadınlar tarih boyunca yaşamı sürdürmeye ilişkin bilgi ve deneyimin önemli taşıyıcılarından biri oldukları için bu değişimleri de çoğu zaman ilk fark edenler arasında yer alıyor.

Bu nedenle birçok çevre mücadelesi zamanla bir yaşam savunusu mücadelesine dönüşüyor.

Savunulan şey yalnızca bir dere değil su hakkı; yalnızca bir orman değil yaşam alanı; yalnızca bir zeytin ağacı değil kültürel hafıza ve geçim kaynağı oluyor.

Fotoğraf: Mert Can Bükülmez.

Dünyadan ve Türkiye’den yaşam savunucuları

Kadınların öncülük ettiği çevre mücadelelerinin dünyada pek çok örneği bulunuyor.

1970’lerde Hindistan’da ortaya çıkan Chipko Hareketi bunlardan biri. Köylü kadınlar ormanların kesilmesini engellemek için ağaçlara sarılarak direndi. Bu hareket daha sonra dünya çevre hareketlerinin sembollerinden biri haline geldi.

Kenya’da Wangari Maathai’nin başlattığı Yeşil Kuşak Hareketi ise milyonlarca ağacın dikilmesini sağladı. Hareket yalnızca çevresel bir girişim değil, kadınların yerel karar alma süreçlerine katılımını güçlendiren toplumsal bir dönüşüm örneğiydi.

Türkiye’de de benzer örnekler görmek mümkün.

Karadeniz’de HES projelerine karşı derelerini savunan kadınlar, Bergama’da altın madenciliğine karşı yıllarca mücadele eden köylüler, Kazdağları’nda yaşam alanlarını korumak için nöbet tutanlar, Akbelen’de kömür madeni uğruna kesilmek istenen ormanlara karşı direnen köylü kadınlar…

Bu mücadelelerde kadınlar çoğu zaman yalnızca katılımcı değil, dayanışmayı örgütleyen, mücadeleyi görünür kılan ve yaşam alanlarının savunulmasında öncü rol üstlenen kişiler oldular.

Yaşamak için dayanışma

Bugün kadınların yaşamı savunma biçimleri yalnızca protestolarla sınırlı değil.

Kadın kooperatifleri, yerel gıda toplulukları, üretici dayanışmaları, tohum takasları ve kolektif üretim alanları da bu mücadelenin bir parçası.

Birçok kadın için doğayı korumak yalnızca çevresel bir mesele değil, aynı zamanda gıdanın nasıl üretileceğine, emeğin nasıl paylaşılacağına ve yerel ekonomilerin nasıl güçlendirileceğine dair söz söylemek anlamına geliyor.

Bu nedenle dayanışma ekonomileri ile kadın dayanışması arasında güçlü bir bağ bulunuyor.

Kooperatiflerde, müşterek üretim alanlarında ve yerel dayanışma ağlarında ortaya çıkan ilişkiler yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bağları da güçlendiriyor.

Yaşamı Savunmanın Ortak Dili

Bugün dünyanın birçok yerinde kadınlar yaşamı savunmanın farklı yollarını arıyor.

Kimi zaman bir orman nöbetinde, kimi zaman bir tohum takasında, kimi zaman bir kadın kooperatifinde ya da mahalle dayanışmasında bir araya geliyorlar.

Bu mücadelelerin ortak noktası doğayı insanın dışında bir varlık olarak görmemeleri. Toprağın, suyun, tohumun ve emeğin birbirinden ayrı olmadığını biliyorlar.

Belki de bu yüzden kadınların ekoloji mücadelesindeki varlığı yalnızca çevre hareketlerinin bir parçası olarak değil, yaşamı koruma ve geleceği birlikte kurma çabasının önemli bir parçası olarak görülmeli.

Çünkü yaşamı savunmak, çoğu zaman yalnızca doğayı değil, dayanışmayı, müşterekleri ve birlikte yaşama kültürünü de savunmak anlamına geliyor.

Paylaşmak için:

Bir cevap yazın