Çiler Çilingiroğlu: Sermayeyi koruyarak gezegeni kurtarmak diye bir seçenek yok

[ssba-buttons]

İklim krizi uzun yıllar ağırlıklı olarak bir “çevre sorunu” şeklinde ele alındı. Ancak artan sıcaklıklar, kuraklık, biyoçeşitlilik kaybı, gıda güvencesizliği ve zorunlu göçler; meselenin yalnızca çevre politikalarıyla açıklanamayacağını ortaya koyuyor. Bugün iklim krizi aynı zamanda ekonomik büyüme, üretim ve tüketim biçimleri, emek ilişkileri, toplumsal eşitsizlikler ve demokrasi tartışmalarıyla birlikte değerlendiriliyor.

Krizi tanımlamak için kullanılan kavramlar da bu tartışmanın önemli bir parçasını oluşturuyor. Antroposen, insan faaliyetlerinin gezegen üzerindeki dönüştürücü etkisine dikkat çekerken; Kapitalosen kavramı, krizin sorumluluğunun bütün insanlığa eşit biçimde yüklenmesine itiraz ediyor ve kapitalist üretim sisteminin belirleyici rolünü öne çıkarıyor.

Öte yandan ekonomik büyüme, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin temel hedefi olmayı sürdürüyor. Fosil yakıtlardan çıkış konusunda bağlayıcı adımlar atılmazken, teknolojik çözümler ve “yeşil dönüşüm” politikaları mevcut üretim ve tüketim düzenini büyük ölçüde tartışma dışında bırakıyor.

Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi ve Antroposen Araştırma Grubu ANTROG’un kurucusu Prof. Dr. Çiler Çilingiroğlu ile Antroposen ve Kapitalosen kavramlarını, sınırsız büyüme anlayışını, ekolojik ve iklim borcunu, toplumsal hareketlerin rolünü konuştuk. Çilingiroğlu ayrıca Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı COP31’i mevcut enerji ve kalkınma politikaları üzerinden değerlendirdi; iklim krizine karşı yapısal dönüşümün neden zorunlu olduğunu ve gençlerin bu süreçte üstlenebileceği rolü Seferi Keçi’ye anlattı.

Prof. Dr. Çiler Çilingiroğlu ile Antroposen ve Kapitalosen kavramlarını, sınırsız büyüme anlayışını, ekolojik ve iklim borcunu, toplumsal hareketlerin rolünü konuştuk.

İklim krizini hangi kavram anlatıyor?

– İklim krizini uzun yıllar “çevre sorunu” olarak konuştuk. Bugün ise Antroposen, Kapitalosen, ekolojik kriz gibi farklı kavramlar tartışılıyor. Sizce bu kavramlar bize ne anlatıyor? İklim krizini anlamak için neden önemli?

Antroposen ve Kapitalosen, 21. yüzyılda karşı karşıya olduğumuz, adeta bir çoklu krizler halini almış durumu adlandırmak için yoğun biçimde kullanılan, farklı bakış açılarını öne çıkaran kavramlar. Antroposen, daha çok evrensel bir insan tanımına gönderme yaparak insanın diğer canlı ve cansız varlıklarla kurduğu sorunlu ilişkiyi tartışmaya açıyor. İklim bilimcilerin ve jeologların özellikle 2000’li yıllardan itibaren daha sık kullandığı bu kavram, insanın doğayı hammadde ya da kaynak olarak gören yaklaşımının tarihsel sonuçlarını anlamamıza yardımcı oluyor.

Bir arkeolog ve prehistoryen olarak, kapitalizm öncesi toplumlarda da insanın doğaya karşı tahripkâr etkilerini görebildiğimizi düşünüyorum. Tarım öncesi toplayıcı-avcı toplumlarda bile bilinçli orman yakma gibi ekosisteme zarar veren faaliyetlerin olduğunu biliyoruz. Tarımın başlamasıyla ağaçların kesilmesi, yeni tarım alanlarının açılması; madencilik ve metalurjinin gelişmesiyle toprağa, suya ve atmosfere salınan toksik maddelerin artması, atmosfer kimyasını ve biyosferin sağlığını çok eski dönemlerden itibaren değiştirmeye başlamıştı. İnsan nüfusu ve etkinliği belli coğrafyalarda yoğunlaştığı için bunun ölçeği bugüne göre küçüktü. Ancak Roma İmparatorluğu gibi emperyal sistemlerin Akdeniz havzasındaki ekosistemlere verdiği büyük zararları bugün arkeolojik ve arkeometrik yöntemlerle ölçebiliyoruz. Bu nedenle kapitalizmden önce başlayan bir “erken Antroposen” yaklaşımından söz etmek mümkün.

Kapitalosen ise kapitalizmin bir iktisadi düzen olarak emek ve doğa sömürüsü üzerine inşa edilmiş olmasını sorun olarak tarif ediyor. Kolonyalizmin başladığı dönemlerden itibaren doğal varlıklar ve biyolojik çeşitlilik üzerinde müthiş bir baskı oluşmuştu. Bunun etkilerini bize en iyi Güney Amerika kıtasındaki ormansızlaşma ve korkunç biyoçeşitlilik kaybı gösterir. Endüstri Devrimi’nden, özellikle 1850’lerden itibaren ise atmosfer kimyasındaki hızlı değişim; fosil yakıtlara bağımlılığın artması; İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan yaşam tarzının küreselleşmesi ve dünya ekonomilerinin kapitalist sisteme entegrasyonu, bu sefer küresel ölçekte bir ekosistem krizini tetikledi. 1950’lerden sonraki “Büyük Hızlanma” da bu süreci daha da ivmelendirdi. Artık bildiğimiz anlamda “Holosen” sona ermişti.

Açıkçası ben bu iki kavramı birbirinin karşıtı olarak değil, birbirini tamamlayan iki eleştiri olarak görüyorum. Hem insanın doğayla tarih boyunca kurduğu ilişkiyi hem de kapitalizmin, emperyalizmin, emek ve doğa sömürüsünün yarattığı etkileri tartışmamız gerekiyor. Bu arada artık kökeni Almanca “Umwelt” olan “çevre” ifadesini de insan merkezci olduğu için kullanmaktan imtina ediyoruz. Onun yerine Yunanca “yuva” anlamındaki “Oikos”dan türetilmiş “ekoloji” ve “ekolojik kriz” kavramlarını tercih ediyoruz. Burada vurgulanan insanın da biyosferin bir parçası olduğu. İklim, biyoçeşitlilik, üretim, tüketim ve toplumsal eşitsizliklerin aynı sistemsel krizin farklı yüzleri olduğunu vurgulamak istiyoruz.

– Antroposen kavramı, krizin sorumluluğunu bütün insanlığa yüklediği gerekçesiyle eleştiriliyor; bu nedenle Kapitalosen gibi alternatif kavramlar öneriliyor. Siz bu tartışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bugünkü krizin asıl sorumlusu insanlık mı, yoksa belirli bir ekonomik sistem mi?

Antroposen kavramının bütün insanlığı aynı ölçüde sorumlu gösterme riski taşıdığı yönündeki eleştiri haklıdır. Antroposen içindeki Yunanca’dan alınan “anthropos” kökü insanlığın tümüne gönderme yapıyor gerçekten. Daha önce dediğim gibi, kapitalizm öncesi toplumlarda insan-doğa ilişkisini tartışmanın kıymetli olduğunu düşünüyorum. Ne var ki “bütün insanlık sorunludur” demek doğru olmaz. Özellikle devletsiz, merkeziyetçi olmayan ve eşitlikçi toplumların doğal varlıklarla kurdukları ilişkiler her zaman sorunlu ya da yıkıcı değildir. Birçok toplum için mesela insanın karşısında duran bir nesne olarak “doğa” yoktur. Hatta bazı toplumlarda “doğa” diye bir kavram yoktur; çünkü tüm varlıklar birbirleriyle olan ilişkisi ve bağları üzerinden büyük bir varlıklar bütünü içinde tanımlanır. Hayvanlar, bitkiler, nehirler, dağlar kişidir ve onların da insanlar gibi ruhları vardır. Yani insan kültürleri içinde tarih boyunca umut veren çok sayıda davranış, gelenek ve düşünce biçimi bulunur. Bunları tarihin içinden çıkarıp yeniden incelemeli; insanı, ekosistemi ve atmosferi kurtaracak yeni yolları buradan da beslenerek yaratmalıyız. Phillipe Descola veya Marshall Sahlins gibi antropologlar bu konuda ufuk açıcı eserler verdiler. Bu nedenle arkeoloji ve antropolojinin 21. yüzyılın çoklu krizler bağlamında çok çok önemli bilim dalları olduğu konusunda ısrarcıyım.

Bununla birlikte kapitalizm öncesi toplumlarda da doğaya zarar veren insan etkinlikleri olduğunu görmezden gelemeyiz. Bu nedenle Antroposen’in insanın doğayla kurduğu tarihsel ilişkiye yönelttiği eleştiriyi önemli buluyorum. Fakat bugünkü krizin ölçeğini ve hızını açıklamak için Kapitalosen kavramı vazgeçilmezdir. Kapitalizm, sürekli büyümeye ve kâra dayanan bir sistem olarak fosil yakıt bağımlılığını küreselleştirmiş; emeği ve doğayı sömürerek ekolojik tahribatı tarihte hiç görülmemiş bir boyuta taşımıştır.

Dolayısıyla “ya Antroposen ya Kapitalosen” biçiminde bir seçim yapmak zorunda olduğumuzu düşünmüyorum. İnsan merkezci kültürel yaklaşımları da kapitalizmi, emperyalizmi ve sömürü ilişkilerini de birlikte eleştirmek gerekir. Ancak sorumluluk eşit değildir: Krizin bugünkü durumunun başlıca sorumlusu, belirli tarihsel aktörler tarafından kurulmuş, büyüme ve kâr odaklı ekonomik sistemdir. Bu ayrım, çözümün yükünü krize en az katkıda bulunan halklara ve bireylere yıkmamak açısından hayati önem taşır.

Sürekli büyüme ve kârla var olan bir sistem sonsuz kaynağa ihtiyaç duyar; gezegen bunu sağlayamaz.
Sürekli büyüme ve kârla var olan bir sistem sonsuz kaynağa ihtiyaç duyar; gezegen bunu sağlayamaz.

Sınırlı gezegende sınırsız büyüme mümkün değil

– Ekonomik büyüme hâlâ hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin temel hedefi. Sizce sınırsız büyüme fikri ile gezegenin ekolojik sınırları arasında aşılabilir bir denge kurulabilir mi?

Gezegenimizin kaynakları sınırlı. Sonsuz oksijenimiz, suyumuz ya da toprağımız yok. Doğal sistemler belirli döngüler ve dengeler içinde kendilerini yenileyebiliyor; bu yenilenme de zamana ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle “ormanlar kendini nasıl olsa toparlar, okyanuslar kendini temizler, atmosfer kendini onarır” varsayımında bulunamayız. Bilim bu konuda çok net. Ünlü ekolojist Edward Abbey’nin çok sevdiğim bir sözü var, hatta Vandana Shiva da bunu sıkça konuşmalarında kullanır: “Sadece büyümek için büyümek kanser hücresinin davranışıdır. Ve kanser sonunda organizmayı öldürür.” Yani kapitalizm, insanlığın kanser hücresidir. Ya biz ondan kurtulacağız ya da o bizden çok yakında kurtulacak.

İnsan etkinlikleri artık birçok alanda geri dönüşü son derece güç tahribatlar yaratıyor. Bunu atmosferdeki karbon birikiminde, ormanların yok oluşunda, uzun kuraklıklarda, yağmur ormanlarının azalmasında, biyoçeşitlilik kaybında ve türlerin hızla tükenmesinde görüyoruz. Gezegen insan faaliyetleri karşısında kayıtsız değil; sınırlarına yaklaştığını bize açıkça gösteriyor.

Resim 1: Kişi Başına Düşen Karbondioksit Emisyonları (2024). Fosil yakıtların yakılması ve endüstriyel süreçlerden kaynaklanan karbondioksit emisyonları. Buna ulaşım, elektrik üretimi ve ısınmadan kaynaklanan emisyonlar dahildir; ancak arazi kullanımı değişiklikleri dahil değildir. Küresel Kuzey ile Küresel Güney arasındaki farka dikkat edin. Veri Kaynağı: Global Carbon Budget (2025); Population based on various sources (2024) OurWorldinData.org/co2-and-greenhouse-gas-emissions |CC BY

Sürekli büyüme ve kârla var olan, krizler, savaşlar ve hem emeğin hem doğanın sömürüsü üzerinden işleyen bir sistemin sınırlı kaynaklarla dengede bulunması mümkün değil. Böyle bir sistem sonsuz kaynağa ihtiyaç duyar; oysa gezegen bunu sağlayamaz. Kapitalizm ya da neoliberalizm, insanları yalnızca tüketici olarak kodlayıp daha fazla alışverişe ve harcamaya yöneltiyor. Bu mantık, 8,5 milyar insanın yaşadığı bir dünyada sürdürülemez. Ayrıca hepimiz aynı zararı vermiyoruz. ABD veya Avrupa’daki orta sınıf bir insanın tüketimi tek başına Afrika ve Asya’daki bir insanın 10 katı kadar emisyon salıyor.

Bu nedenle üretim modellerimizi, yaşam biçimlerimizi ve ekonomik düzenimizi değiştirmemiz gerekiyor. Döngüsel ekonomi, ekososyalist ekonomi ve küçülme yaklaşımları burada önem kazanıyor. Küçülmeden kasıt dünya ekonomisinin çökmesi değildir; ihtiyaç kadar üretmek ve tüketmek, malları değişim değerinden çok kullanım değerine göre değerlendirmektir. Bugün ihtiyacımızdan fazla gıda, giysi ve lüks tüketim ürünü üretiyoruz. Sırf sistem büyümeye devam etsin diye yapılan bu aşırı üretim ve tüketim moda tabirle sürdürülebilir değildir! Gezegenin sınırlarına saygılı bir denge, ancak sınırsız büyüme hedefinden vazgeçilerek kurulabilir.

Resim 2: Kişi Başına Düşen Karbondioksit Emisyonları (2024). Fosil yakıtların yakılması ve endüstriyel süreçlerden kaynaklanan karbondioksit emisyonları. Buna ulaşım, elektrik üretimi ve ısınmadan kaynaklanan emisyonlar dahildir; ancak arazi kullanımı değişiklikleri dahil değildir. Türkiye emisyon sıralamasında 13. Sırada. Bu grafikte yıllar içinde Türkiye’nin emisyonlarının Çin, ABD, Suudi Arabistan ve Birleşik Krallık ile karşılaştırması görülüyor. Endüstri Devrimi’nin anavatanı Birleşik Krallık’ın emisyonları şu anda Türkiye’nin gerisinde. Veri kaynağı: Global Carbon Budget (2025); Population based on various sources (2024) OurWorldinData.org/co2-and-greenhouse-gas-emissions |CC

Teknoloji tek başına dünyayı kurtaramaz

– İklim krizini çoğu zaman enerji teknolojileri ya da karbon emisyonları üzerinden tartışıyoruz. Oysa tüketim alışkanlıklarımız, üretim modeli ve yaşam biçimlerimiz de bu krizin önemli parçaları. Sizce asıl dönüşüm nerede başlamalı?

Dönüşümün çok hızlı ve hayatın her alanında başlaması gerekiyor. Asıl dönüşüm sistemsel olmak zorunda; yalnızca teknik çözümler dünyayı kurtarmayacak. Dönüşmesi gereken, insanın doğayla kurduğu ilişki, kendisini gezegende nasıl konumlandırdığı ve içinde yaşadığı ekonomik-politik sistemdir. Eğer biri size iklim krizinin yeni bir teknolojiyle çözülebileceğini söylüyorsa, size bir ürün satmaya çalışıyor demektir.

Yalnızca emisyon azaltımına ya da teknolojik yeniliklere odaklanarak iklim krizini teknik bir mesele gibi ele almak yeterli değil. Sadece elektrikli araç üretmek, yenilenebilir enerjiye kısmen geçmek ya da fosil yakıt kullanımını belli ölçüde azaltmak bizi krizden çıkaramaz. Fosil yakıtlardan çıkış çok önemli bir adım olmasına rağmen devletler ve şirketler hâlâ ayak sürüyor; gündemi saptırıyor, fosil yakıtın gerekli olduğunu söylüyor veya yeşil boyama yöntemleriyle eski üretim biçimlerini sürdürüyor.

Kapitalizm kendini sürdürmek için kısa vadeli kârları, bilançoları ve servet birikimini merkeze alıyor. Gezegenin, insanlığın refahı ve sağlığı ile barış ve özgürlük içinde yaşam bu sistemin temel öncelikleri değil. Bu nedenle karşımızdaki sorun yalnızca bireysel tüketim tercihleriyle çözülemez; politikada ve ekonomide büyük hamleler gerekir.

Bu hamleleri gerçekleştirmek için kadın hareketini, ekoloji ve emek hareketlerini ve diğer hak mücadelelerini bir araya getiren büyük bir politik koalisyona ihtiyaç var. Bu birlik yalnızca muhalefet etmekle kalmamalı, doğrudan politika yapımına katılmalı ve karar alıcı bir güce dönüşmeli. Ekosistemlerin gerçek bir şansı ancak üretim modelini, tüketim alışkanlıklarını ve yaşam biçimlerini birlikte dönüştüren böyle bütüncül bir yaklaşımla ortaya çıkabilir.

Resim 3: 1961-2010 sıcaklık ortalamalarına kıyasla Türkiye’deki sıcaklıkların zaman içindeki değişimi. 2000’lerden itibaren düzenli ve yüksek sıcaklık artışları dikkat çekiyor. Kaynak: showyourstripes.info

Krizin sorumluluğu ve bedeli eşit değil

– Son yıllarda “ekolojik borç” ve “iklim borcu” kavramları daha fazla gündeme geliyor. Tarihsel olarak krize en fazla neden olan ülkelerin, en ağır sonuçlarla karşılaşan toplumlara karşı nasıl bir sorumluluğu olmalı?

Dünyadaki iklim adaletsizliği, genel olarak Küresel Kuzey ile Güney; yer yer de Doğu ile Batı arasındaki eşitsiz ilişkiler üzerinden okunabilir. İstatistiklere baktığımızda, atmosferi son 800 bin yılda görülmemiş ölçüde ısıtan ve bunu yüksek karbon salımlarıyla yapan ülkelerin krizin maddi ve manevi yükünü üstlenmesi gerektiği açıktır.

Krizin oluşumuna hemen hiç katkısı olmadığı hâlde sonuçlarıyla ilk yüzleşen toplumlar var. Pasifik adalarında deniz seviyesinin yükselmesi halkları zorunlu göçe itiyor. Emisyon, atık, kirlilik ve biyoçeşitlilik kaybı bakımından krizde çok az payı bulunan ülkelerin, canlıların ve halkların bu bedeli neden ödemek zorunda olduğu sorusu iklim borcunun temelini oluşturuyor.

Tarihsel sorumluluğu bulunan sanayileşmiş ülkeler, kısa vadede acil ve yeterli mali fonlar sağlamalıdır. İklim kaynaklı afetler, kayıp ve zararlar, uyum gereksinimleri ve zorunlu göç karşısında varlıklı ülkelerin desteği bir yardım ya da lütuf değil, tarihsel borcun gereğidir. Bu destek hızlı, erişilebilir ve yeni borç yaratmayacak biçimde sağlanmalıdır.

Ancak orta ve uzun vadede yalnızca finansman yetmez. Krizi yaratan ülkeler kendi üretim ve yaşam tarzlarını değiştirmeli, fosil yakıtlardan çıkmalı ve aşırı tüketimi sona erdirmelidir. Gezegen üzerindeki insan ve insan olmayan bütün canlıların iyiliği için yeni bir yaşam biçiminin tanımlanması gerekiyor. Sorumluluk maddi ve manevi olarak öncelikle krizi yaratanların omuzlarında olmalıdır.

Ekoloji mücadelesi aynı zamanda demokrasi mücadelesidir

– İklim adaleti yalnızca çevre politikalarıyla sınırlı değil; aynı zamanda emek, demokrasi, yerel yönetimler ve hak mücadeleleriyle de ilişkili. Sizce neden?

İklim adaleti kesinlikle ekolojiyle ilişkilidir; fakat ekolojinin dışına taşan, doğrudan adaletle ilgili bir boyutu da vardır. Bu nedenle iklim adaleti hem emek ve demokrasi hareketlerinde hem de diğer hak mücadelelerinde yer bulmalıdır. Buradaki adalet yalnızca insanlara yönelik değildir; insanlarla insan olmayan canlıları birlikte ele almamız gerekir.

Altıncı kitlesel yok oluştan söz ettiğimiz, biyoçeşitlilik kaybının olağanüstü seviyelere ulaştığı ve iklim sisteminin devrilme noktalarına yaklaştığı bir dönemde biyosferdeki bütün ilişkileri, özellikle de eşitsizlik üzerine kurulu düzenleri yeniden düşünmeliyiz. “Bu bir sistem, ekonomik ve toplumsal krizdir” dediğimizde tam olarak bunu kastediyoruz.

Kapitalizmin eşitsizlik ve adaletsizlik yarattığı yeni bir bilgi değil; bunu Marksist literatürden biliyoruz. Bugün emek sömürüsü analizinin yanına ekoloji mücadelesini de eklemek; toplumsal eşitlik, adalet ve özgürlük mücadelelerini birbirine eklemlenmiş biçimde düşünmek gerekiyor. Çünkü hepimiz aynı atmosferde soluyor, aynı su döngülerine ve gıda sistemlerine bağlı yaşıyoruz. Biyolojik varlığımız gezegenin iyi durumda olmasına dayanıyor.

Ekonomik düzen sürekli yapısal eşitsizlik üretiyorsa, bunun sonuçları hem insanlara hem de diğer canlılara sömürü, sağlık krizi, atık, yaşam alanlarının yok edilmesi ve türlerin tükenmesi biçiminde dönüyor. Geç kapitalist dünyada sermaye giderek tekelleşiyor, servet çok az sayıda elde birikiyor ve dünya halklarına geri dönmüyor. Sürekli büyümek ve kâr etmek isteyen bir sistem adalet getiremez.

Bu nedenle emekçilerin, yerel toplulukların ve doğrudan etkilenen halkların karar süreçlerine katılması; demokratik yerel yönetimlerin güçlenmesi ve hak mücadelelerinin ortaklaşması iklim adaletinin ayrılmaz parçalarıdır. Ekososyalist düşünce de ekoloji ile eşitlik, adalet ve özgürlük mücadelelerini aynı politik ufukta buluşturduğu için önemlidir.

Resim 4: Dünya popülasyonlarının ne tip rejimlerde yaşadığına dair güncel veriler. Dünyanın %74’ü otokratik rejimlerde yaşarken, geriye kalan %25’lik dilim demokrasilerde yaşamakta. Otokratik rejimlerin Dünya üzerinde yaygınlaştığı görülüyor. Sivil toplum ve hak mücadeleleri demokratik rejimlerde daha etkili olurken, otokratik rejimlerde sistematik olarak bastırılmakta veya engellenmekte. Ekoloji mücadeleleri açısından sivil toplumun ve medyanın gücü ve bağımsızlığı büyük önem arz ediyor. Veri kaynağı: V-Dem (2026); Population based on various sources (2024)

COP31: Ev sahipliğinden fazlası gerekiyor

– Bu yıl Türkiye COP31’e ev sahipliği yapacak. Mevcut enerji ve kalkınma politikaları düşünüldüğünde, Türkiye’nin bu zirvede nasıl bir rol üstlenmesini bekliyorsunuz? Gerçekten örnek olabilecek bir dönüşüm mümkün mü?

Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması ve bu alanda öne çıkmaya çalışması, toplumsal ve politik bir hareketlenmeye yol açabileceği için olumlu değerlendirilebilir. Zirvenin Türkiye’de yapılması özellikle Türkiye ekoloji hareketi açısından önemli bir gelişme; toplumsal farkındalığı güçlendirme potansiyeli taşıyor. Kasım ayında dünyanın gözü Türkiye’de olacak ve burada alınacak güçlü kararlar resmî politikaların belirlenmesinde rol oynayabilir.

Türkiye’nin yürüttüğü çalışmalarda elektrifikasyon, metan azaltımı, atık yönetimi ve yeşil sanayileşme gibi temaların öne çıktığını; fosil yakıtlardan çıkış, yenilenebilir ve temiz enerji ile enerji demokrasisi başlıklarının geri planda kaldığını görüyoruz. Halbuki Türkiye’nin Paris Antlaşması gereği 2053 yılına kadar emisyonlarını sıfırlama hedefi var.

Türkiye’nin fosil yakıtlardan çıkış için devletler arasında yürütülen kampanyalarda öncü rol üstlenmesi çok yerinde olurdu. İklim krizi yalnızca fosil yakıt, enerji, gıda ya da tarım meselesi değildir; bütün bu alanların birlikte ele alınması gerekir. Bununla birlikte atmosferdeki karbon birikiminin büyük kısmı fosil yakıt kullanımından kaynaklandığı için çıkış politikası bence vazgeçilmezdir.

Elbette Antalya’da Türkiye’nin ilerici ve örnek bir rol üstlenmesini isteriz. Bunun mümkün olabilmesi için zirve ev sahipliğinin ötesine geçilmesi; fosil yakıtlardan planlı ve adil çıkış, enerji demokrasisi, agroekolojik tarım, adil dönüşüm ve toplumsal katılım alanlarında somut ve bağlayıcı politikalar geliştirilmesi gerekir. Mevcut söylem bu konuda yeterince umut vermiyor.

Resim 5: Türkiye’deki elektrik üretiminin kaynakları (1985-2025). Terawatt cinsinden. Kömür, doğalgaz ve hidroelektrik oran olarak yüksek ver tüm enerji türlerinin üzerinde. Güneş ve rüzgar enerji üretiminde özellikle 2010’lardan itibaren artış var. Veri kaynağı: Ember (2026) ve OurWorldinData.org/electricity-mix |CC BY

Değişimi devletler mi, toplumlar mı sağlayacak?

– Resmî COP süreçlerinin yanı sıra Halkların İklim Zirvesi gibi alternatif platformlar da giderek daha görünür hâle geliyor. Sizce iklim krizinin çözümünde belirleyici olan devletler arası müzakereler mi, yoksa toplumsal hareketlerin oluşturduğu baskı mı olacak?

Bence ikisi de belirleyici. Devletlerin karar alma yetkileri, güçleri ve birbirleriyle müzakere edebilme kapasiteleri önemlidir. İklim krizinin yalnızca sivil toplum aracılığıyla çözülebileceğini düşünmüyorum. Dünya bugün ulus devletler tarafından yönetiliyor; önemli kararlar devletler arasındaki koordinasyona, diplomatik ağlara ve çıkarlara dayanıyor. Bu nedenle devletlerin rolünü gözden çıkarmak mümkün değil.

Ancak devletlerle şirketler, özellikle fosil yakıt şirketleri arasında organik bir bağ var. Bu bağın kısa vadede kendiliğinden kırılması mümkün görünmüyor. Sivil toplumun aşağıdan yukarıya kuracağı baskı, devletlere topluma hizmet etme görevlerini yeniden hatırlatabilir; şirket çıkarlarını savunan bir devlet modeli yerine halkların, dünyanın ve bütün canlıların çıkarlarını savunan bir modele geçişi zorlayabilir.

Sivil toplum ve medyanın sorumluluğu bu nedenle çok büyük. Devletlerle şirketlerin kendiliğinden güçlü adımlar atacağına dair yeterli bir işaret göremiyoruz. Söylemde güçlü görünen politikalar çoğu zaman eyleme dönüşmüyor ya da gecikiyor. Oysa devrilme noktalarına yaklaşmış durumdayız ve uzun zamanımız yok. Örgütlü, koordineli, talepleri açık ve halk desteğine sahip bir toplumsal baskı; oyalama ve yeşil boyama taktiklerini işlemez hâle getirmelidir.

Aşağıdan yukarıya baskının yanında karar alma süreçlerine de katılmak gerekir. Devlet içindeki önemli pozisyonlarda iklim krizini anlayan ve çözme iradesi gösterebilen kadroların yer alması önemlidir. COP süreçlerinin hedeflediği devletler arası koordinasyon da ancak sözde kalan değil, gerçekten uygulanan güçlü kararlarla anlam kazanır.

Önümüzde iki yol var: Ya koordineli biçimde tarihimizin en büyük krizine karşı sorumluluk alacağız ya da çok büyük felaketler ve çöküşlerle karşılaşacağız. Kapitalizmi ve şirket kârlarını olduğu gibi sürdürürken gezegeni kurtaracağımız bir yol yok. Devletlerin yetkisi ile toplumsal hareketlerin dönüştürücü baskısı birlikte çalışmak zorunda.

Resim 6: İnsani gelişmişlik endeksi insan ömrünün uzunluğu, eğitim seviyesi ve yaşam standartlarını birleştiren bir ölçek. Türkiye bu endekste gelişmiş bir düzey gösterirken halen Kuzey Avrupa veya Kore gibi ülkelerin gerisinde. Kaynak: UNDP, Human Development Report (2025).

Umut, ancak mücadele içinde kurulabilir

– Bugün gençlere “iklim kriziyle mücadele” dediğimizde aslında nasıl bir gelecekten söz ediyoruz? Sizce umutlu olmak için hâlâ güçlü nedenler var mı?

Gençlere umut verecek nedenler ne yazık ki her gün azalıyor. Biyoçeşitlilik kaybı, atıklar, okyanus kirliliği ve sıcaklığı, atmosferdeki karbon birikimi gibi bütün ölçümler gezegenin ve üzerindeki varlıkların aleyhine işliyor. En trajik olanı, bunun nedenlerini ve ne yapmamız gerektiğini biliyor olmamız: Fosil yakıtlardan acilen çıkış, agroekolojik yöntemlere ve temiz enerjiye geçiş, biyoçeşitliliğin korunması ve hem kentte hem kırda yaşamın yeni ilkeler ve yeni bir insan-merkezci olmayan, ilişkisel bir ahlakla örgütlenmesi gerekiyor.

Bu büyük bir iş, fakat başarılamayacak bir şey değil. Tarih, insanın çok güçlü bir uyum kapasitesine sahip olduğunu gösteriyor. Kültürel çeşitliliğimiz, teknik ve düşünsel olanaklarımız bu krizi aşmamıza imkân verebilir. Keşke bu noktaya gelmeden çözebilseydik; ancak sistem, krizi artık dayanılmaz bir noktaya getirdi. Yaşayabileceğimiz başka bir gezegen yok.

Gençler kendi yaratmadıkları bir durumun içine düştüler ve önümüzdeki 20–30 yılda bununla baş etmek zorunda kalacaklar. Bireysel kurtuluş ya da gerçeklikten kaçış yolları başarısız olmaya mahkûm. Krizi farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde yaşasak da orman yangınları, susuzluk, gıda kıtlığı, hava kirliliği ve denizlerdeki canlı kaybı hepimizi etkiliyor.

Bu nedenle mücadele bireysel değil toplumsal olmalı. İnsanlar bulundukları yerde örgütlenmeli ve sivil toplumu güçlendirmeli. Greta Thunberg gibi simge isimlerin yanı sıra dünyanın her yerindeki gençlik hareketleri, devletlerden ve yetişkinlerden daha kararlı, tavizsiz ve açık talepler ortaya koyuyor. Türkiye’de de kentlerde ve kırsalda ekoloji mücadelesini güçlendiren Esra Işık gibi çok sayıda genç var. Türkiye ekoloji mücadelesi de bu anlamda tarih yazmaya devam ediyor ve verilen zorlu mücadelelerle kazanımlar damla damla büyüyor. Çok sayıda yerel ve ulusal çevre platformu bu köylü direnişlerine omuz vermek için harıl harıl çalışıyor. Bunu büyütmek, gençlerin yanında durabilmek bizim yetişkinler olarak sorumluluğumuz. Onlara ne yapmaları gerektiğini değil, sadece kararlılıkla yanlarında durduğumuzu söylemeliyiz.

Umut hâlâ var; fakat artık yalnızca iyimserlik olarak değil, eylem içinde kurulması gereken bir umut. Rebecca Solnit’in “Karanlıktaki Umut” kitabında anlattığı tarzdan bir umut bu. Daha fazla analizle oyalanmak yerine örgütlenmeye, sivil toplumu güçlendirmeye ve karar alıcılar üzerinde baskı kurmaya, hatta mümkünse karar alıcılar olmamıza ihtiyacımız var. Kimsenin sömürülmediği, aç ve evsiz kalmadığı adil bir dünya hâlâ yaratılabilir. Bunun için insan olan ve olmayan tüm varlıkları kapsayan çok büyük bir koalisyon kurmalı ve hemen harekete geçmeliyiz; aksi hâlde çok yakında bu biricik “soluk mavi nokta”daki yaşamı kurtarmak için geç kalmış olacağız.