Bir kapı numarasından fazlası: No:238 yeniden kendi mekânında

[ssba-buttons]

No:238’in hikâyesi bir kapı numarasıyla başladı. Kardıçalı Han’ın küçük odalarından birinin kapısında yıllardır asılı duran o numara, Sinan Kılıç ve Serkan Çolak’ın önce mekânına, sonra da birlikte yürüttükleri bağımsız sanat inisiyatifine adını verdi.

Aradan yıllar geçti. No:238 bazen kendi odasında, bazen başka sanatçıların açtığı alanlarda, bazen de mekânsız ama üretmeye devam ederek varlığını korudu. Şimdi yeniden kendi mekânında. Üstelik geçmişini geride bırakarak değil, tam tersine onu yanında taşıyarak.

Sinan Kılıç ve Serkan Çolak belgesel fotoğrafçı. Kılıç uzun soluklu projeler ve belgesel fotoğraf üzerine çalışıyor. Yaklaşık 25 yıldır fotoğraf üreten Çolak ise kişisel sergilerden festivallere, gösterilerden söyleşilere pek çok etkinlikte yer almış. İkilinin birlikte üretme hikâyesi No:238’den daha eski. Gezi döneminde farklı şehirlerden fotoğrafçıların bir araya geldiği Mahzen Photos kolektifinde yolları kesişmiş.

Mahzen Photos yalnızca İzmirli fotoğrafçılardan oluşmuyordu; İstanbul’dan, Mersin’den ve başka şehirlerden isimler de kolektifin içindeydi. Zamanla o yapı dağıldı ama geride başka bir ihtiyaç bıraktı. Kılıç, “Mahzen Photos dönemsel rolünü oynadı, sonra devam ettiremedik. Fakat o süreçle eş güdümlü olarak Serkan’la İzmir’de bir mekâna ihtiyaç hissediyorduk” sözleriyle anlatıyor o dönemi. Aradıkları; ürettiklerini izleyiciyle paylaşabilecekleri, yeni insanlarla tanışıp sergiler ve söyleşiler düzenleyebilecekleri bir yerdi.

Kılıç o günleri anlatırken “Biraz daha buluşma noktası olsun, fotoğraf projelerimiz izleyiciyle buluşsun, yeni insanlarla ilişki kuralım istiyorduk” diyor.

No:238 adı kapıda hazır bekliyordu

Aradıkları yeri 2018’de Kardıçalı Han’da buldular. K2’nin kiracısı olduğu handaki sanatçı atölyelerinden birini tuttular. Burası yalnızca 10-12 metrekarelik bir odaydı. Fakat yüz yılı aşkın geçmişi olan hanın içinde, iki fotoğrafçının aradığı başlangıç için yeterliydi.

Mekân bulunmuştu ama henüz adı yoktu. Cevap, aslında kapının üzerinde asılıydı. “Odanın kapı numarası No:238’di” diyor Kılıç ve devam ediyor: “Tahminen 40-50 yıldır orada öyle duruyordu. İsim ararken tabela gözümüze çarptı. ‘Bu olabilir mi?’ dedik. Sonra da öyle kaldı.”

No:238, Kardıçalı Han’da yıllarca sergiler, söyleşiler ve atölyeler düzenledi. Sonra İzmir depremi oldu. Hanın orta hasarlı olduğu belirlenince içerideki bütün sanatçılar çıkarıldı. Koruma altına alınan yapı kullanıma kapandı; No:238 de doğduğu odadan ayrılmak zorunda kaldı. Bu, yolun sonu olmadı. Karataş’ta farklı sanat inisiyatiflerinin yan yana geldiği Karantina Kolektif’e taşındılar. Bir süre sonra yükselen kira ve ortak mekânı sürdürmenin güçlükleri nedeniyle orası da kapandı. İki kişinin kirayı tek başına karşılaması mümkün değildi.

Kılıç ve Çolak daha sonra Kemeraltı’ndaki Hayy Open Space’in kapısını çaldı. Mekân onların değildi ama dayanışmayla sergiler ve atölyeler yapabildiler. Kimi zaman giderlere ortak oldular, kimi zaman emeği paylaştılar. Kendi yerlerini aramaktan da vazgeçmediler. Aylar süren arayışın ardından No:238 yeniden bir kapının ardında, kendi mekânında hayat buldu.

‘Bu sıkışmışlık kendi mecranı yaratmaya zorluyor’

No:238’in yeni bir mekâna kavuşmasını yalnızca adres değişikliği olarak görmek eksik kalır. Serkan Çolak, Türkiye’nin son 20 yılında toplumsal mücadele alanlarının giderek daraldığını, aynı daralmanın sanatta da hissedildiğini söylüyor. Sergilenecek işlerin sansüre uğraması onlar için uzaktan izlenen bir mesele değil; bizzat yaşadıkları bir deneyim.

“Sanat alanları daralıyor, mecralar yok oluyor” diyor Çolak. “Bir yerde sergi yapmak istediğinizde işleriniz sansüre uğrayabiliyor. Bu bizim başımıza çok geldi. Bütün bu daralmışlık ve sıkışmışlık hissi, kendi mecranızı yaratmayı zorunlu kılıyor.”

Fakat bu mecrayı yalnızca kendi işlerini göstermek için istemiyorlar. No:238’in kapısı sergi ya da söyleşi yapmak isteyen, sözünü özgürce kurabileceği bir yer arayan sanatçılara da açık. Çolak için en önemli ölçüt bu: “Özgür ve sansürsüz bir alan olması. İşlere kesinlikle müdahalede bulunmuyoruz.”

Kılıç, No:238’i tek tanımla sınırlandırmak istemiyor. Burası bir sergi mekânı olduğu kadar söyleşi ve gösteri alanı; aynı zamanda birlikte üretmenin, toplumsal ve ekolojik meseleler üzerine kafa yormanın da yeri. “Sanat alanı yaratmaktan öte, insani, toplumsal ve ekolojik sorunlar karşısında yan yana gelmek istiyoruz” diyor Kılıç. “Sanatın buluşturucu yanı üzerinden birlikte bir yol yürümek, kendimizi daha özgür hissedebileceğimiz bir alan kurmak istiyoruz.”

Çolak araya girip mekânın ne olmadığını açıkça söylüyor: “Burası elit, seçkin bir sanat galerisi değil. Zaten çıkış noktamız hiçbir zaman bu olmadı.” Aradıkları şey, hayata birbirine yakın yerlerden bakan sanatçılarla, yazarlarla ve merak edenlerle bir arada olmak.

Kâr amaçlı değil ama zarara açık

Bağımsız bir sanat alanı açmak kadar onu açık tutmak da mesele. Kira var, elektrik var, su var. Üstelik bütün bunları sanatın giderek daralan imkânları içinde karşılamak gerekiyor. No:238 kâr amacı gütmüyor. Ama kendi giderlerini karşılayabilmek, yoluna devam edebilmek zorunda. Yaklaşık 22 kişilik bir katılımcı grup, mekânın yükünü Kılıç ve Çolak’la paylaşıyor. “Sadece ikimizin sırtında değil buranın yükü” diyor Çolak. “Katılımcı grupla beraber işin en azından bir kısmını sırtlayıp götürüyoruz. Kalanını da kendimiz halletmeye çalışıyoruz.”

Çolak, bağımsız bir alanın ekonomisini biraz da gülerek anlatıyor: “Kâr amaçlı bir kuruluş değil ama zarar amaçlı bir kuruluş tabii. Çünkü bu ihtimale çok açık.”

Sergi açacak sanatçılardan zorunlu bir ücret alınmayacak. Mekânın aylık giderleri açıkça anlatılacak, katkı sunmak isteyen sunacak. Ekonomik gücü olmayan ama göstermek istediği sağlam bir işi bulunan bir sanatçı için de kapı kapanmayacak. “Gerçekten iyi bir işi vardır, mekân arıyordur ama ekonomik olarak hiç gücü yoktur” diyor Çolak. “O olanağı tabii ki yaratırız.”

Burada kurs ya da resmî eğitim faaliyeti de düşünülmüyor. Kılıç bu ayrımın özellikle altını çiziyor: “Kurs ve eğitim gibi faaliyetler olmayacak. Bilgilerimizi paylaştığımız atölyeler olacak. Aramızda herkes kendi bilgisini bir başkasıyla paylaşacak.” Programda Özcan Yurdalan’ın yürüteceği belgesel fotoğraf atölyesi de var. El yapımı fotoğraf kitabı atölyelerinde ise üretim yalnızca masada kalmayacak; ortaya çıkan kitaplar daha sonra bir sergiyle izleyiciyle buluşacak.

İzmir’in kent belleğine odaklanan çalışmalar da No:238’in üretim damarlarından biri. İnisiyatifin geçmişinde Kadifekale’deki kentsel dönüşüm, mülteciler ve sığınmacılar, çocuklarla yapılan fotoğraf ve drama çalışmaları, Adalet Mahallesi’ndeki dönüşüm gibi kente değen pek çok başlık var.

Ekoloji de yeni dönemin önemli başlıklarından. Kılıç ve Çolak daha önce “Fotoğraflı Antroposen Hikâyeler” çalışmasında editör olarak yer aldı. Kılıç’ın Küçük Menderes Havzası’nın hafızasına odaklanan bir projesi de bulunuyor. Bu birikimi yeni mekâna taşımak; ekoloji eksenli fotoğraf hikâyeleri üretmek ve daha geniş katılımlı bir atölye düzenlemek istiyorlar.

Mekân yalnızca fotoğrafa da ayrılmayacak. Kılıç ve Çolak’ın üretim alanı belgesel fotoğraf olsa da resimden heykele farklı disiplinlere kapıları açık. Çolak, “Sanatçı gelip mekânı görür, ‘Evet, ben burada bunu yapabilirim’ derse ona da açığız. Sadece fotoğraf olacak diye bir kriterimiz yok” diyor.

Fotoğraf güzel gösterme çabasından ibaret değil

Kılıç ve Çolak’ın fotoğrafla ilişkisi, No:238’in nasıl bir yer olacağına da yön veriyor. Kılıç için fotoğraf hem kişisel hem toplumsal bir dil. Bu ikisini birbirinden ayırmıyor.

“Bizim derdimiz kendi bakış açımızla bir dil yaratmak, bugünden yarına bir söz bırakmak” diyor. “Fotoğrafı yalnızca bir şeyi güzel gösterme çabasının ötesinde görüyoruz. Hayata, ülkeye, yaşadığımız problemlere karşı bir dil geliştirmek, bir söz söylemek ve tanıklık ortaya koymak istiyoruz.”

Çolak ise fotoğrafı bir hobi alanı olarak görmediğini söylüyor. Ona göre fotoğrafçının bir derdi olmalı. Bu dert toplumsal da olabilir, kişisel de; önemli olan onun peşinden gitmek ve kendi estetiğiyle bir hikâyeye dönüştürmek.

“Memleketin güzelliklerini tanıtalım gibi bir şey değil benim gözümde fotoğraf” diyor Çolak. “Bir dert. İçinde yaşadığımız toplum katmanlı, sürekli yeni sorunlarla karşılaşıyoruz. Fotoğrafçının sorumluluklarından biri de bunları anlatabilmek.”

İlk sergi ‘Hafıza’: Çünkü çok çabuk unutuyoruz

Kapılarını 11 Eylül’de açacak olan No:238’in yeni mekânındaki ilk serginin adı “Hafıza”. Sergide Soma maden faciasından 1970’lerdeki DİSK eylemlerine, Ankara Garı katliamından Fikirtepe’deki kentsel dönüşüme uzanan toplumsal süreçlerin fotoğrafları yer alıyor. Kişisel belleğe bakan işler de bu ortak hafızaya eşlik ediyor.

Kılıç, neden “Hafıza” sorusuna çok beklemeden yanıt veriyor: “Çünkü çok çabuk unutuyoruz.” “Yaşanan her şeyi toplum olarak çok çabuk unutuyoruz” diyor. “Başka bir ülkede yüzyıllarca unutulmayacak toplumsal travmalar bizde 15 gün sonra hatırlanmaz hâle geliyor. Hafızayı seçmemizin nedenlerinden biri bu.”

Serginin adı yalnızca ülkede yaşananlara değil, No:238’in kendi geçmişine de bakıyor. 2018’de Kardıçalı Han’da başlayan, zaman zaman kesintiye uğrayan, bir mekândan diğerine taşınan ama hiç kaybolmayan bir hafıza bu. Çolak, yeni başlangıcı anlatırken “Geçmişi unutmadan, o hafızayı diri tutarak No:238’i bu mekânda yaşatmaya devam etmek istiyoruz” diyor.

Belki de No:238’i en iyi anlatan cümle bu. Çünkü yeni mekânın duvarlarında yalnızca bundan sonra açılacak sergiler yok. Kardıçalı Han’daki küçük odanın, Karantina Kolektif’in, Hayy Open Space’te kurulan dayanışmanın ve bugüne kadar yolu buradan geçmiş insanların izi de var.

No:238 şimdi yeniden kendi mekânında. Yıllık programın yaklaşık yüzde 90’ı belli, başvurular da alınmış durumda. Program henüz bütünüyle duyurulmasa da sergiler, söyleşiler, fotoğraf gösterileri ve atölyeler sırada. Fakat asıl program, kapı açıldıktan sonra içeride kimlerin yan yana geleceğiyle, hangi hikâyelerin anlatılacağıyla ve hangi sözlerin yarına kalacağıyla şekillenecek.