COP31’e karşı Antalya’da alternatif zemin: Halkların İklim Zirvesi

‘Resmi zirvenin şovuna izin vermeyeceğiz, peşlerinde gölge gibi olacağız’

Antalya’da gerçekleştirilecek olan COP31 (BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı) süreci yaklaşırken, Türkiye’deki ekoloji hareketleri resmi zirvenin vaatlerine ve ardındaki “yeşil boyama” politikalarına karşı sesini yükseltmeye hazırlanıyor.

Halkların İklim Zirvesi (HİZ), resmi zirvelerin sonuçsuz kalan taahhütlerine karşı sokakta ve sahada alternatif bir zemin inşa ediyor.

HİZ, Türkiye genelindeki ekoloji mücadelesinin en önemli çatı yapılanmalarından olan Ekoloji Birliği, İklim Adaleti Koalisyonu ve Türkiye Çevre Platformu’nun (TÜRÇEP) 29 Kasım’da, iklim krizine karşı sermaye odaklı değil, halktan yana bir karşı duruş manifestosu ilan etmeleriyle şekillenen birleşik bir iradenin sonucunda ortaya çıktı.

Ülkenin çeşitli bölgelerinde örgütlenen HİZ’in Ege Bölgesi çalışmaları EGEÇEP’in önemli katkılarıyla yürüyor. Biz de bu dinamik sürecin merkezinde yer alan HİZ İzmir Meclisi koordinasyonundan İsmail Karademirci ile küresel iklim politikasını, resmi zirvelere yönelttikleri eleştirileri ve Antalya’da kuracakları alternatif zirvenin yol haritasını konuştuk.

HİZ İzmir Meclisi koordinasyonundan, EGEÇEP Yürütme Kurulu üyesi İsmail Karademirci

– İsmail Bey, öncelikle tarihsel bir arka planla başlayalım dilerseniz. Bugün dünyayı meşgul eden bu COP (Taraflar Konferansı) süreçleri nasıl başladı?

– 1988’de Birleşmiş Milletler bünyesinde, çok sayıda ülkeden temsilcinin katılımıyla bir iklim krizi paneli oluşturuldu ve ortak bir perspektif ortaya çıktı. Bu perspektif doğrultusunda, 1992 yılında yine Birleşmiş Milletler organizasyonu olarak İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi imzalandı; böylece dünyada bir iklim krizinin olduğu resmen kabul edilmiş oldu. Sözleşmeye taraf olan yaklaşık 190 ülke, bu süreci resmi olarak görüşmek üzere her yıl bir ülkenin başkentinde veya ilgili bir kentinde toplanma kararı aldı. Bu toplantılara da COP (Conference of the Parties / Taraflar Konferansı) adı verildi.

Burada esas gündemimiz küresel ısınma. Bilimsel veriler, son 12.000 yılda dünyanın ortalama sıcaklığının (kuzey-güney, yaz-kış ortalaması) dengede seyrettiğini gösteriyor. Ancak 1700’lerin sonunda sanayileşmenin başlaması ve buharlı makinelerle birlikte kömürün tüketilmeye başlanmasından itibaren, kömürden çıkan gazların yoğun salımıyla atmosferdeki sera gazları birikmeye başladı. Isıyı tutan ve dünyanın ısınmasında rolü olan en büyük sera gazı yüzde 76’lık oranla karbondioksittir. İkincisi metan gazı, üçüncüsü nitroz oksittir ve ardından sanayi bileşeni olan diğer gazlar gelir. Ortada şöyle ciddi bir kriz var: Atmosfere salınan karbondioksitin tekrar emilip yok edilmesi ancak yüzde 40 oranında ve yaklaşık 100 yıl sürüyor. Geri kalan yüzde 60’ı ise ancak 100 yılın üzerindeki sürelerde sıfırlanabiliyor. Yani kriz sürekli artıyor.

Sıcaklık artışı 1,5 dereceyi aşarsa ne olacak?

– Peki devletlerin bu artışa karşı koyduğu hedefler neler? Özellikle Akdeniz bölgesinde yaşayan bizler için bu kriz ne anlama geliyor?

– Devletler bu bahsettiğim COP süreçlerinde, özellikle Paris Anlaşması’nda kritik bir noktaya işaret ettiler. 1990 sonrası, sanayi öncesi döneme kıyasla yaşanan sıcaklık artışının 1,5 ila 2 santigrat dereceyle sınırlandırılması hedefi kondu; gezegenin yok olmaması için bu eşik kritik kabul ediliyor. Ancak şu an 2,5 – 3 dereceleri bulan bir artış söz konusu olursa, dünyada bundan en fazla etkilenecek bölgelerin başında Akdeniz geliyor. Çünkü Akdeniz, kapalı bir deniz sistemi. Akdeniz’den sonra ikinci en büyük etkiyi ise okyanustaki ada devletleri görecek. Küresel ısınmayla ve sıcaklık artışıyla birlikte Grönland’da ve kutuplarda buzulların erimesi devam ederse, bir süre sonra kıyı kentleri ciddi şekilde etkilenecek; buna İzmir ve çevre sahillerimiz de dahil.

Kuzey kirletiyor, faturayı güney ödüyor!

– Yıllardır bu zirveler yapılıyor ama somut bir ilerleme kaydedilemediği de ortada. Sizin resmi COP süreçlerine temel itirazınız, eleştiriniz nedir?

– 1995’te COP kurulduktan ve Paris Anlaşması’nda devletler 1,5 – 2 derece tartışmasına girdikten sonra şu görüldü: Ortada net bir iklim krizi ve iklim adaletsizliği olduğu kabul ediliyor ama maalesef bundan çıkış için ne yapılması gerektiğine dair bağlayıcı bir karar alınamıyor. Bağlayıcı kararların alınamamasının en önemli sebebi, sistemde oy birliği gerekmesi. Çin, ABD ve benzeri, karbon salımından şu an dünyada en fazla sorumlu olan ülkelerden bir tanesi bile muhalefet şerhi koyarsa yaptırımı olacak bir karar alınamıyor. Alınan kararlar bağlayıcı değil, hukuki olarak muğlak kararlar. Bizim temel eleştirimiz öncelikle budur.

Gelişmiş kapitalist devletler, yani üretimi çok fazla yapan zengin ülkeler karbon salıyor, bunun en ağır sonuçlarını ise azgelişmiş güney ülkeleri yaşıyor. Bugün dünyadaki göçlerin yaklaşık yüzde 75–76’sı iklim nedeniyle yaşanıyor. Savaşları da iklim krizinin bir faktörü olarak düşünebiliriz ama esas olarak insanlar topraklarının verimsizleşmesi yüzünden yerlerinden, yurtlarından oluyor. Buna karşı gelişmiş ülkeler az gelişmiş ülkelere, yani kuzey güneye bir finansman katkısı versin dediler; adına da “kayıp-zarar fonu” dediler. İyi, güzel fakat bunun da uygulama pratiği yok, iyi niyet sözleşmesi olarak ortada kalıyor.

Bunun dışında COP’larda sürekli “karbon piyasası” diye bir şey icat ettiler. Sıfır emisyona ulaşmak için güney ülkeleri az karbon üretiyor, zengin kuzey ülkeleri çok üretiyor ya; amiyane tabirle zengin ülkeler fakir ülkelere diyor ki: “Sizin az ürettiğiniz karbonun karşılığında, biz size fazla ürettiğimiz karbonu vermiş gibi olalım ve karşılığında para verelim.” Yani özünde karbon salımında bir değişiklik yok ama parasal bir ödeme yapıyorlar. Biz bu taahhütleri hiç inandırıcı ve samimi bulmuyoruz.

– Hükümetin yürüttüğü “Sıfır Atık” gibi projeleri de bu kapsamda mı değerlendiriyorsunuz?

– Evet, yakında tüm havaalanlarında sinevizyonlarla sıfır atığa ulaşılacağına dair yoğun bir propaganda göreceğiz. Emine Erdoğan’ın himayesinde Sıfır Atık Vakfı’nın belirleyici olduğu bir “sıfır atık” iddiası var ama bu bizim açımızdan samimi görünmüyor. Çünkü Türkiye’nin çöp ithalatı büyüdü; Avrupa’nın bütün çöpü şu an buraya ithal ediliyor. Eskiden Çin ithal ediyordu, Çin bıraktı. Dünyada atık ithal edip geri dönüştüren Türkiye, Endonezya ve bir de yanlış hatırlamıyorsam Malezya var; yani Güneydoğu Asya’nın iki ülkesi ve Türkiye. Madem bu kadar sıfır atık projeniz var, neden Avrupa’nın çöpünü ithal edip Türkiye’yi bir çöplük haline getiriyorsunuz? Gelen maddenin yüzde 100 geri dönüşümü diye bir şey zaten söz konusu değil. İşte bu soruları sormamız için Halkların İklim Zirvesi, bu COP’ların sonuç alınmayan toplantılarına ve gerçekçi olmayan gündem maddelerine karşı bir duruş olarak oluşturuldu.

Hiyerarşisiz bir yapı: Özerk kozalar ve ortak karar mekanizması

Tam bu noktada Halkların İklim Zirvesi’nin (HİZ) nasıl kurulduğundan ve Türkiye ayağının nasıl şekillendiğinden bahseder misiniz?

COP toplantılarından somut sonuçlar çıkmadığı görülünce, dünyadaki arayışlar hızlandı. 2021’de İskoçya’nın Glasgow kentindeki COP26 toplantısında, İngilizcesi Peoples’ Climate Summit olan Halkların İklim Zirvesi organize edildi. Glasgow’da yaklaşık 100 bin kişi yürüdü, 100 ülkede paralel mitingler yapıldı ve “Gezegenimiz ısınıyor, kurtaralım; COP’lar çözüm değildir, sahtekârdır” eksenli itirazlar yükseltildi. Son olarak da geçtiğimiz yıl Kasım ayında Brezilya’da, Amazon ormanlarının kıyısındaki Belém kentinde COP30 yapıldı. Brezilya’daki bu resmi zirveye alternatif olarak hemen dibinde, dünyadan gelen ekoloji ve savaş karşıtı hareketlerin, yerli halkların katılımıyla yine Halkların İklim Zirvesi gerçekleştirildi.

Geçtiğimiz yıl Brezilya’da, Amazon ormanlarının kıyısındaki Belém kentinde, COP30’a alternatif olarak yerli halkların katılımıyla Halkların İklim Zirvesi gerçekleştirildi.

İklim Adaleti Koalisyonu ve çevre örgütlerinden Çiğdem Özbaş, Ecehan Balta gibi aktivist arkadaşlarımız ve İzmir milletvekili İbrahim Akın dahil 5 arkadaşımız Kasım ayındaki Belém zirvesini izlemek için oraya gittiler. Oradaki halkların iklim zirvesine katıldılar, yerli halklarla ve dünyadaki ekoloji hareketleriyle doğrudan temas kurdular. Döndükten sonra bu deneyimleri EGEÇEP ve diğer çevre örgütlerine aktardılar. Ardından, bir sonraki zirve olan COP31’in Türkiye ve Avustralya eşbaşkanlığında Antalya’da yapılacağı netleşince, birçok ekoloji derneği ve platformu barındıran şemsiye yapılar İstanbul’da bir araya geldi. Glasgow ve Belém’deki gibi karşı bir zirve örgütlemek amacıyla ocak ayında Ankara’da yüzü aşkın kişi ve kurumun katılımıyla bir toplantı yapıldı ve Halkların İklim Sözleşmesi çerçevesinde bu oluşumun hayata geçirilmesi için start verildi.

– Halkların İklim Zirvesi’nin nasıl bir örgütlenme yapısı var? Kararlar nasıl alınıyor?

– HİZ, çevreyle ilgili sıkıntısı olan tüm bireylerin, kolektiflerin, derneklerin ve siyasi partilerin katılımına açık, şeffaf ve yatay bir yapı. Karar alma mekanizmasını şöyle tarif edebilirim: Bir düzenleme kurulu var, bir de buraya bağlı çalışma grupları var; iletişim, medya, finansman, hukuk, güvenlik gibi.

İklim krizinin yarattığı değişimleri incelemek için “koza” adını verdiğimiz özerk çalışma grupları kuruyoruz. Örneğin ekolojik yıkım kozası, emisyon azaltımı ve gaz emisyonlarından çıkış kozası, iklim adaleti kozası, emek kozası, kadın kozası gibi… Bu kozalar tamamen özerk çalışıyor. Katılmak isteyen arkadaşlarımıza bir form gönderiyoruz. Formu doldurup, çalışmak istediği grubu belirtiyor. Bizim “güvenli alan” dediğimiz; nefret ve şiddet dili kullanmayacağını deklare ettiği form ilkelerine uyan herkes katılabiliyor. İsterse sadece genel meclise de dahil olabilir. Şu an genel meclisimizde aktif yaklaşık 500 arkadaşımız var. Kararlarımızı çevrimiçi toplantılarla, meclise katılanların iradesiyle ortaklaşa alıyoruz; her kararın herkes tarafından onaylanması gerekmiyor ama ortak bir kültür oluşturuyoruz. Mesela bileşenlerimiz içinde yaygın bir şekilde hayvan hakları savunucuları ve vegan topluluklar var. Doğru kültür ve perspektif olması açısından arkadaşlarımız Antalya’daki yemeklerin vegan olması yönünde karar aldılar ve bu onaylandı.

Around the venue.(Photo:© UN Climate Change – Diego Herculano)

– Yerel ve uluslararası düzeyde şu ana kadar kimlerle, nasıl bağlar kurdunuz?

– Uluslararası alanda birçok ülkedeki dostlarla çok iyi ilişkiler kuruldu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden CTP ile doğrudan ilişki kurduk, katılacaklar. Yunanistan’la ilişkilerimiz var. Brezilya’daki Topraksız Köylü Hareketi’yle, Brezilya ve Avustralya’daki yerli halklarla, Avrupa’daki hemen hemen bütün ekoloji ağlarıyla bağlantı kuruldu. Yüzün üstünde, yaklaşık 150’ye yakın uluslararası ilişki ağımız var.

Yerelde ise İzmir, İstanbul, Bursa, Antalya, Mersin, Adana, Ankara, Samsun gibi şu an 15 ilde yerel Halkların İklim Zirvesi meclisleri var.

Çerçeve metinler sahada şekilleniyor

– Kasım ayındaki büyük buluşmaya kadar önünüzde nasıl bir takvim var? Bölgesel olarak neler yapıyorsunuz?

– Kasım ayına kadar hem online toplantılarla çerçeve metinleri hazırlıyoruz hem de yüz yüze bölgesel toplantılar organize ediyoruz. Mesela ekolojik yıkım başlığı altında karasal sistemler, denizel sistemler gibi 5-6 alt başlığımız var. Bu alanlardaki görüşlerimizi netleştirip Antalya’da HİZ’in görüşü olarak sunacağız.

Yüz yüze buluşmalar kapsamında, Samsun’da, Artvin Arhavi’de, Zonguldak’ta ön girişim toplantıları yapmıştık. Karadeniz bölge toplantısı Rize Fındıklı’da temmuz ayı sonuna doğru yapılacak. Keza Hatay Samandağ’da Evvel Temmuz Festivali çerçevesinde iki gün bize ayrıldı, Samandağ Belediyesi de sürece dahil oldu.

– Peki, kasım ayında Antalya’da resmi COP31 zirvesi gerçekleşirken siz ne yapacaksınız? Nasıl bir eylem planınız var?

– Mevcut hükümet, antidemokratik uygulamalar nedeniyle yıpranmış meşruiyetini ve itibarını COP31 üstünden düzeltmek, buradan bir prestij devşirmek istiyor. Buna izin vermeyeceğiz ve orada şov yaptırmayacağız. Türkiye’yi “sıfır atık projesiyle dönüşümün başlangıcı” gibi yansıtacaklar. Londra’daki ve diğer yerlerdeki ön toplantılarda uluslararası sermayeyi, özellikle vahşi madencilik ve enerji sektörünü yeniden Türkiye’ye yoğun bir şekilde çekmenin derdindeler. Hükümet devlet parasıyla, organizasyon gücüyle binlerce genci resmi zirve savunuculuğu yapmak üzere şimdiden Antalya’ya yönlendirmeye çalışıyor ve 50 bin – 100 bin kişiyi getirmeyi hedefliyor. Ayrıca zirveyi yabancı şirketlerin mallarını sergilediği vergisiz, ticari bir fuar havasına sokmak istiyorlar. Uluslararası gözlerin önünde olacağımız için barışçıl gösterilere sert müdahale etmeleri zor; böyle bir müdahale, doğrudan kendilerini zor durumda bırakır.

Resmi COP 10-20 Kasım arası yapılacak. Biz ise 14-18 Kasım arası 5 günlük büyük bir alternatif etkinlik programı hazırladık. Bunun için Antalya’da Mimar Sinan Kongre Merkezi’ni kiraladık. İlk gün, kamu emekçileri, işçi sendikaları, muhalefet partileri, kadın örgütleri ve ekoloji örgütlerinin katılımıyla büyük bir miting gerçekleştireceğiz. İkinci gün ise ekolojik yıkım hikayelerinin sergilendiği stantların olacağı, türkülerimizle, şarkılarımızla festival havasında geçecek bir şenlik programımız olacak.

Resmi zirvenin olduğu “mavi alanda” da dolaylı katılımımız ve itirazlarımız olacak. Resmi zirveyi onayladığımız için değil; milletvekili ve belediye başkanı düzeyinde, ya da akredite olan sivil toplum kuruluşları aracılığıyla bizzat o salonlarda, bunu örgütleyenlerin yüzlerine karşı itirazlarımızı haykırmak için orada olacağız. Dünyanın her yerinde bu iklim krizine karşı olanlarla birlikte, adeta peşlerinde bir gölge gibi olacağız. Yerel ve uluslararası katılımla yaklaşık 50 bin kişilik bir kitleyi buluşturmayı hedefliyoruz.

‘Bir yerden başlamak gerekiyordu, biz de başladık’

– Ekoloji mücadelesinde sıkça tartışılan bir konu var: Bir tarafta işin bilimsel, akademik dilini kuran aktivistler, diğer tarafta ise toprağı için bizzat sahada direnen köylüler var. Siz bu iki kanat arasında nasıl bir denge kurmayı hedefliyorsunuz?

– Biz tam olarak bu ikisini birleştirmek istiyoruz. Bir tarafta akademik argümanlarla yüklenen bir iklim mücadelesi dili var, diğer tarafta halkın bizzat maruz kaldığı ekolojik yıkım var. Biz, İliç’teki altın madenine karşı direnen köylülerin mücadelesiyle, ekoloji aktivistlerinin yürüttüğü entelektüel mücadeleyi ortak bir zeminde buluşturmak için adım atıyoruz.

Ülkenin dört bir yanında dağınık yürüyen mücadeleler var; Karadeniz’de derelerin kardeşliği, Ödemiş’te altın madeni karşıtlığı ya da Bingöl’de silah bırakılması sürecinden sonra açılan maden tartışmaları gibi… Kuracağımız zemin öyle bir zemin olacak ki, Karadeniz’deki ekoloji hareketiyle Karabiga’daki çevresel koşullardan etkilenen halkı bilinçlendirecek, ortaklaştıracak ve aradaki önyargıları yıkacaktır. Köylünün direnişinin bizzat içinde yer almayı öngörüyoruz. İşimiz çok ama ümitliyiz, çünkü ekoloji mücadelesinin bütünleşik böyle bir hatta ihtiyacı var. Köylüye şunu anlatmamız gerekiyor: Ödemiş’te ya da İliç’te bir altın madenini durdurmak çok acil ve önemli ama tek başına yeterli değil. Altın madeni olmasa bile küresel bir yıkım var; Ödemiş bölgesinde tek tip üretimi dayatan monokültür tarım gelişmiş mesela, bu da bir yıkım. Bir yerden başlamak gerekiyordu; biz de bu ortak zemini kurarak başlamış olduk.

– Son olarak, bu bağımsız yapının finansmanını nasıl sağlıyorsunuz ve zirveye katılmak isteyen Seferi Keçi okurları sizlere nasıl ulaşabilir?

– Bu iş gerçekten büyük bir ekonomik güç gerektiriyor. Sırf salon kiraları bile büyük maliyet. Biz tek başımıza, kendi cebimizden harcadığımız paralarla koşturan gönüllüleriz; arkamızda para babaları yok. Yurt dışından, Avustralya’dan, Brezilya’dan gelecek misafirleri otellerde ağırlayacağız, 4 gecelik maliyetleri bizim tek başımıza finanse etmemiz mümkün değil. Bu yüzden paydaşlarımızın ve uluslararası hareketlerin maddi-manevi desteğine açığız. Sermaye küresel çapta örgütleniyorsa, bizim de Brezilya’daki, Avrupa’daki ekoloji hareketleriyle maddi dayanışmayı hayata geçirmemiz meşrudur.

Ancak net bir şartımız var: Fosil yakıt şirketlerinden, yenilenebilir enerji şirketlerinden ve çevre kirliliğine neden olan hiçbir kurumdan, bağış yapmak isteseler dahi asla ve asla tek bir kuruş kabul etmeyeceğiz. Bunu net olarak deklare ettik.

Zirveye katılmak isteyenler için “HİZ Katılım Formu”muz var. Formu dolduran kişilerin kim olduğunu, ilkelerimize uyup uymayacağını görebilmek adına bu formu önemsiyoruz. Formlara hem İzmir ve Türkiye meclislerimizin Instagram ve Facebook hesaplarından hem de son aşamasına gelen web sitemizden ulaşabilirler. Güvenli alan ilkelerimize uyan, nefret ve şiddet dili kullanmayan herkesi bu ortak mecliste birlikte üretmeye davet ediyoruz.

HİZ ÇALIŞMA GRUPLARI

  1. Katılım Kolaylaştırma
  2. Yerel Örgütlenmeler
  3. Uluslararası İlişkiler
  4. İletişim
  5. Politik Paydaşlarla İlişkiler
  6. Finansman
  7. Program ve Takvim
  8. Kültür-Sanat
  9. Lojistik
  10. Güvenlik ve Hukuki Destek
  11. Çeviri

HİZ KOZALARI

1-EKOLOJİK YIKIM VE EKOSİSTEMLER
  • Ormanlar
  • Su varlıkları
  • Denizel ekosistemler
  • Karasal ekosistemler ve toprak
  • Biyolojik çeşitlilik
  • Temiz hava hakkı
2-İKLİM ADALETİ VE TARİHSEL SORUMLULUK
  • Kayıp & zarar (küresel)
  • Akdeniz için iklim adaleti
  • Pasifik için iklim adaleti
  • Gençlik ve kuşaklararası adalet
  • Küresel ve yerel iklim eylemi
3-İKLİM KRİZİNE DAYANIKLILIK VE HAKLAR
  • Gıda hakkı ve gıda egemenliği
  • Su hakkı
  • Sağlık
  • Kent hakkı
  • Barınma hakkı
  • Afetler
4-EMEK
  • Adil geçiş
  • Halk tabanlı alternatif ekonomiler ve örgütlenmeler
5-DEMOKRASİ, HUKUK VE HAKLAR
  • İnsan hakları
  • Hak savunucuları
  • Hayvan özgürlüğü
  • Yerel politikalar ve demokrasi
  • Çevre hukuku (ulusal ve uluslararası)
  • Ekokırım (hukuki boyutuyla)
6-TOPLUMSAL CİNSİYET, BEDEN POLİTİKALARI VE AYRIMCILIK
  • Kadın
  • LGBTI+
7-EMİSYON AZALTIMI
  • Enerji planlaması/demokrasisi
  • Fosil yakıtlar (Fosil madenciliği, kömür, petrol, fosil gaz)
  • Nükleer enerji
  • Yeşil büyüme ve yeni hafriyatçılık (nadir element ve metal madenciliği)
  • Emisyon ticareti
  • Endüstriyel tarım
  • Ulaşım
  • Atık
8-HALKLAR, SAVAŞ KARŞITI MÜCADELE VE BARIŞ
  • Barış ve antimilitarizm
  • Filistin ve Ortadoğu
  • Türkiye’deki çözüm süreci
Paylaşmak için: