Küçük Menderes’te maden kuşatmasına karşı ortak cephe: ‘Yerin üstündeki altın bize yetiyor’

İnsan çağının dünya üzerinde bıraktığı geri döndürülemez yıkımı belgeleyen Fotoğraflı Antroposen Hikayeler (FAH) sergisi, Birgi Ekoloji ve Fotoğraf Buluşması kapsamında geçtiğimiz hafta sonu UNESCO Dünya Mirası listesindeki tarihi Birgi’de gerçekleştirildi. Ödemiş Belediyesi, Ödemiş Kent Konseyi, EGEÇEP, ANTROG ve Küçük Menderes Direniyor Platformu’nun da aralarında bulunduğu geniş bir kurumsal iş birliğiyle hayata geçirilen buluşmada, köylüler ve ekoloji aktivistleri bölgede planlanan maden projelerine karşı omuz omuza direniş mesajı verdi. Endüstriyel kirlilik, monokültür tarım ve kuraklık nedeniyle büyük zarar gören Küçük Menderes Havzası, şimdi de Bozdağlar’daki vahşi madencilik faaliyetlerinin yarattığı yok oluş tehdidiyle karşı karşıya.

Buluşmada söz alan Ödemiş ve Kiraz ilçelerinin sınır köylerindeki muhtarlar, yaşam alanlarını doğrudan kuşatan maden girişimlerine sert tepki gösterdi. Maden projesinin bölgeye 5 milyar dolarlık bir gelir sağlayacağı yönündeki iddiaları hatırlatan Dokuzlar Köyü Muhtarı Mahmut Akçaoğlanoğlu, “Tarım uzmanları bu bölgenin yıllık hasılasına 3 milyar dolar diyor. Maden firmasının toplam rezervini biz tarımla 20 ayda zaten üretiyoruz. Bizim yerin üzerindeki altınımız bize yetiyor, yerin altındaki altına ihtiyacımız yok” diye konuştu.

Maden sahasının tam ortasında kalan Yılanlı Köyü Muhtarı Bilal Girgin ise projenin tüm havzayı susuz bırakacağını vurgulayarak, “Bu dağlarda sadece yıllık 5 bin tonun üzerinde kestane yetişiyor. Bu bereketi yok etmek hangi vicdana sığar?” diye sordu. Yaşamını bu topraklarda üretim yaparak geçirdiğini söyleyen Kemer Köyü Muhtarı Birol Bozalan da “Maden şirketleri gelip sularımızı kirletecek, ağaçlarımızı sökecek. Biz bu dağlardan nereye gideceğiz?” sözleriyle tepkisini dile getirdi.

‘Korkanlara cesaret bulaştırıyoruz’

İki gün süren etkinlikler, cumartesi günü Birgili çocuklarla düzenlenen fotoğraf ve resim atölyeleriyle başladı. Dervişağa Medresesi’nde yapılan açılış konuşmalarının ardından, Fotoğraflı Antroposen Hikayeler projesinde yer alan fotoğraf sanatçıları, Özcan Yurdalan’ın kolaylaştırıcılığında bir araya geldi. Sanatçılar, ekolojik yıkımı sarsıcı bir şekilde belgeledikleri fotoğrafların ortaya çıkış hikayelerini dinleyicilerle paylaştı.

Öğleden sonra düzenlenen panelde ise Küçük Menderes Direniyor Platformu’ndan Servet Ali Çınar, geçmişten bugüne havzadaki durumu ve gelecek öngörülerini aktardı. Yaklaşık 15 yıl önce de bölgede maden girişimleri olduğunu hatırlatan Çınar, o dönem bölge halkı ve yerel yönetimle birlikte yürütülen mücadele sayesinde bu projeleri nasıl engellediklerini anlattı. Geçmişte verilen mücadeleye mesafeli duran bazı kesimlerin bu defa kararlılıkla yanlarında olduğunu belirten Çınar, “Korkanlara cesaret bulaştırıyoruz” dedi.

Umudu ve direnişi büyütmek için…

Yenigün gazetesi muhabiri ve ANTROG üyesi gazeteci Nurcan Etik ise Ege köylülerinin kazanımla sonuçlanan doğa ve yaşam mücadelesinden umut veren örnekler sundu; Muğla Akbelen, Aydın Kuyucak, Tire Kahrat, Ödemiş Bozcayaka ve Manisa Salihli’de ekolojik yıkıma yol açacak madenlere ve endüstriyel kirlilik üreten fabrikalara köylülerin dayanışmayla nasıl engel olduklarını aktardı. Kendisi de Ödemişli olan Etik, köylülerin kararlı bir şekilde yan yana durarak direndiklerinde başaramayacağı hiçbir şey olmadığını vurguladı. Kazanımla sonuçlanan mücadelelerin diğer köyler tarafından yeterince bilinmediğine dikkat çeken Etik, umudu ve direnişi büyütmek için üreticilerin birbirlerinin mücadelelerinden haberdar edilmesinin hayati önem taşıdığını ifade etti.

İlk gün etkinliklerinin ikinci oturumunda sanatçılar; Murat Germen (Hava Su Toprak Ateş), Sinan Kılıç (Suyun Hafızası Küçük Menderes Projesi), Serkan Çolak (Tüketim Toplumu ve Günlük Hayat Nesnelerinde İşlev Değişimi), Emin Altan (Chaosmos) ve Yusuf Aslan (Hiç Kimsenin Plajı ve Küçük Menderes) konulu çalışmalarını fotoğraflar eşliğinde sundular. Etkinliğin devamında Uğur Sümer’in “Balya” ile Onur Yıldırım ve Murat Yüksel’in “Aydın Çine Quartz Madenleri” belgeselleri gösterildi. Günün kapanışı ise Dervişağa Medresesi’nde sahne alan Birgi Kadın Korosu’nun dinletisiyle keyifli anlara sahne oldu.

‘Küçük Menderes zaten ölüm döşeğindeydi’

Etkinliklerin ikinci günü, sabahın erken saatlerinde Servet Ali Çınar ve Dora Günel’in rehberliğinde Birgi sokaklarında yapılan kültür ve tarih turuyla başladı. Turun ardından, Birgili çocukların resim ve fotoğraflarından oluşan serginin açılışı gerçekleştirildi.

Pazar gününün ilk panelinde konuşan ANTROG üyesi Dr. Barış Onur Örs, havzanın uzun yıllardır endüstriyel faaliyetlerin ağır metalleri ve endüstriyel tarımın yarattığı kirlilikle tahrip edildiğini belirterek, “Küçük Menderes, zaten bölgeye maden projeleri gelmeden önce de monokültür tarımla birlikte bir ölüm döşeğine, bir yok oluş sürecine sürüklenmişti. Şimdi tüm bunları binlerce kat aşan maden gibi devasa bir tehditle yüzleşiyor. Maden tehdidinin yarattığı yıkım, az önce saydığım kirlilik türleriyle kıyaslanamayacak düzeydedir” uyarısında bulundu.

Maden ve ekoloji mücadelelerinin gıda güvenliğiyle sistemli bir şekilde eklemlenmesi gerektiğini ifade eden Örs, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu bölgeyi Ege’nin, hatta Türkiye’nin bir parçası olarak görmek zorundayız. Kent üzerinden örülen, sadece ‘yerlilik ve yerellik’ söylemine sıkışan mücadelelerin karakteri, ister istemez daha çok tüketici odaklı kalıyor. Örneğin kentte, gıda sistemine karşı kitlesel bir boykot bile örgütleyemiyorsunuz; oysa kentlerin kendisi de birer direnç alanına dönüşebilmeli. Yerelde örülecek bütüncül mücadeleler, hem bu gıda üretim sistemlerinin kökten dönüşümünü içermeli hem de eş zamanlı olarak bir doğa koruma mücadelesine evrilmeli. Sahada aktif olan tüm inisiyatiflerin, halkla çok daha yaşamsal, organik bağlar kurması gerektiğini düşünüyorum. Bir alternatif yaratmaya çalışırken bu organik bağı kuramadığımız zaman, ister istemez başarısız oluyoruz. Peki, bu bağı nereden ve nasıl kurabiliriz? Öncelikle bu havza; sadece İzmir’i değil, tüm Türkiye’yi besleyen devasa bir üretim alanı. Buradaki dağ zincirlerinin ve su kaynaklarının tüm bölgeye nasıl bağlandığını, buralar yok olduğunda zincirin nasıl kopacağını insanlara çok iyi anlatabilmemiz gerekiyor. Gıda fiyatlarının bu kadar pahalılaştığı bir dönemde, mesele doğrudan insanın kendi sağlığıyla, midesiyle ve çocuğuyla birleştiği zaman, bireysel hücrelerine kapanmış kentlileri bile harekete geçirme potansiyeline sahip oluyor.”

‘Esra Işık’a selam olsun, bu mücadeleden dönüş yok’

“Akbelen’de direnirken bedel ödeyen, yargılanan Esra Işık kardeşime buradan selam olsun; bu mücadeleden dönüş falan yok” sözleriyle kürsüye çıkan Dokuzlar Köyü Muhtarı Mahmut Akçaoğlanoğlu, maden savunucularının bilim insanlarına dayanarak öne sürdüğü “Toprağın altında 5 milyar dolarlık altın var” söylemine sert çıktı. Tarım uzmanlarının bölgenin yıllık hasılasını 3 milyar dolar olarak hesapladığını yineleyen Akçaoğlanoğlu, “Yani biz tarımla, maden firmasının o toplam rezervini sadece 20 ayda üreterek kapatıyoruz; 20 ayda biz bu işi zaten hallediyoruz! Burası sadece dolar veya tarımsal hasıla üzerinden değerlendirilecek bir yer değil. Burası tarih boyunca insanlara ev olmuş, yurt olmuş, ana kucağı olmuş bir toprak. Aydınoğulları Beyliği döneminde başkentlik yapmış, buralarda medreseler, üniversiteler varmış; demek ki köklü bir insanlık tarihi var buralarda. Yılda en az 4000 ton kestane üreten bir bölgeden bahsediyoruz. Kestane her toprakta yetişir mi? Kestane havayı seçer, toprağı seçer, rakımı seçer. Ve biz bu kestane kalitesinin tamamını yurt dışına ihraç ediyoruz. Ödemiş ve Küçük Menderes doğasından çıkan bu tarımsal hasılayla sadece biz mi besleniyoruz? Hayır, tüm Türkiye’de 81 milyon insan buradan giden gıdayı tüketiyor. Şimdi böyle bir yerde maden açmanın, hele hele 5 milyar dolarlık bir işin peşine düşmenin hangi aklın kârı olduğunu sormak lazım. Hangi akıl bunu yapar? Eğer bu devlet aklıyla yapılıyorsa, burada büyük bir yanlışlık var demektir; bunu tekrar düşünmeli ve bizi artık rahatsız etmemeliler. Biz üretmeye devam ediyoruz” dedi.

‘Bizim için toprak anadır, ana kucağıdır’

Konuşması esnasında zaman zaman duygusal anlar yaşayan Akçaoğlanoğlu, köylerdeki huzursuzluğun tüm düzeni bozduğunu belirterek, “Biz daha önce bunu, Cumhur kardeşimin de desteğiyle, o buralarda belediye başkanıyken püskürttük. Ama sermaye yerinde durmuyor; her dönem farklı bir oyunla bizi yokluyor, üzerimize üzerimize geliyor. Biz ne yapacağız? Direneceğiz! Ama bu direnişin, emin olun tarladaki vatandaşa, çiftçiye kadar ulaşması lazım ki tam olarak başarılı olalım; yoksa mücadele sadece soyut bir tarafta kalır” ifadelerini kullandı. Akçaoğlanoğlu, konuşmasını şu güçlü sözlerle mühürledi: “Ödemişliler olarak bizim yerin üzerindeki altımız bize yetiyor, yerin altındaki altına ihtiyacımız yok. Bizim için toprak anadır, ana kucağıdır; bizim için toprak, ağacın tükendiği, bittiği yerde her şeyin bittiği yerdir. Bu maden projesiyle bizi ikide bir rahatsız etmenin hiçbir anlamı yok. Biz buradaki her bir ağacımıza kurban oluruz.”

‘Bıçak kemiğe dayandı, lafın bittiği yerdeyiz’

Kutlubeyler Köyü Muhtarı Mehmet Sarı da vadinin benzersiz doğasına dikkat çekerek, Roma dönemine uzanan asırlık mirasları hatırlattı: “Bizim buralar 300 rakımdan başlayıp, dağa doğru 1100 rakıma kadar uzanan muazzam bir vadi. Aşağıda, 300 rakımda yetişen, geçmişi Roma dönemine kadar uzanan, belki 800-1000 yıllık ‘çekişte’ zeytin ağaçlarımız var bizim. Çok geniş gövdeli, ulu ağaçlar… Bu ağaçlar bin yıldır bize rahat vermiş, buradan gelip geçen herkese bakmış, herkesi beslemiş. Şimdi bu madenden dolayı bütün ürünlerimiz etkilenecek, geleceğimiz, tüm birikimimiz yok olacak. Yaklaşık 1000-1200 rakımda, tepemizde kurulacak bu maden yüzünden biz otomatikman susuz kalacağız. Kirli sular, kirli hava yüzünden bu havza tamamen yok olacak. Biz bu madenleri kesinlikle istemiyoruz! Sizlerin, gazetecilerin, buraya gelen dostların aracılığıyla sesimizi duyurmak istiyoruz. Bıçak kemiğe dayandı, artık lafın bittiği yere geldik.”

Maden sahasının ortasında kalan Yılanlı Köyü Muhtarı Bilal Girgin ise şeffaflık çağrısında bulunarak, “Bize gelip de doğru düzgün bilgi veren hiçbir yetkili yok. Gelsin bir yetkili, halkımızı dürüstçe bilgilendirsin. Biz bu işin tam olarak nasıl yapılacağından, başımıza ne geleceğinden haberdar bile değiliz. Oysa burada bizim hem doğamız hem de çok köklü kültürel zenginliklerimiz var” eleştirisinde bulundu.

‘Sonuna kadar buradayız, burayı terk etmeyeceğiz’

Kemer Köyü Muhtarı Birol Bozalan ise toprağa olan köklü bağlılığını dile getirerek, “Benim yaşım 42. Dile kolay, 42 yılımı bu dağlarda ağaç dikerek, o ağaçları sulayıp büyüterek geçirdim. Bağ parası, bahçe parası, çoluğumuzun çocuğumuzun rızkı, her şeyimiz bu topraktan, bu sudan çıkıyor. Şimdi maden şirketleri gelip bu ağaçları kökünden sökecek, sularımızı kurutacak. Bizim hayati parçamız bu dağlar, bu ağaçlar… Biz bu dağları bırakıp nereye gideceğiz? Buradan sürülürsek gidecek başka yerimiz mi var? Bu topraklar o kadar verimli ki, insanı ters dikseniz düz çıkar. Bu memlekete, bu topraklara hep birlikte sahip çıkalım. Biz sonuna kadar buradayız, burayı terk etmeyeceğiz” dedi.

‘Bizi çiğnemeden burada altın aramaları mümkün değil’

Bütünşehir yasasından önce belde belediyesi olan Birgi’nin son belediye başkanı Muhittin Cumhur Şener de görev süresi boyunca verdikleri çevre mücadelelerini anlatarak kararlılık mesajı verdi: “Biz bu maden projelerini geçmişte püskürttük. Püskürttük ama onlar da mücadeleden vazgeçmiyor, pes etmiyorlar. Onun için biz dik durmak zorundayız. Sizler, bizler, hep beraber tek bir yumruk gibi kenetlenmek zorundayız. Biz geçmişte bu topraklar için çok mücadele ettik, bu mücadeleyi bugünlere taşıdık ve taşımaya da devam ediyoruz. Bizi çiğnemeden burada altın aramaları mümkün değil.”

Etkinliğin son gününde düzenlenen “Yerel Yönetimler ve Çevre Sorunları” panelinde, Ödemiş Belediyesi Etüd Proje Müdürlüğü’nden Endüstri Sistemleri Mühendisi Hatice Köksal, Ödemiş Kent Konseyi Başkanı Veteriner Hekim Tekin Alpsoy ile Ege Kadın Platformu İzmir Sekreteri ve Ödemiş Kent Konseyi Yürütme Kurulu Üyesi Yüksek Mimar Mualla Akgün söz aldı. Bir diğer oturum olan “COP 31 / HİZ (Halkların İklim Zirvesi) ve Vahşi Madencilik” panelinde ise EGEÇEP ve HİZ İzmir Meclisi’nden Derya Lim, İsmail Karademirci ile Av. Nilay Sabuncuoğlu birer sunum gerçekleştirdi. Lim ve Karademirci; hükümetlerin ve şirketlerin 30 yıldır iklim krizine çözüm üretemediğini, bu nedenle COP’ların adeta turizm amaçlı fuar alanlarına dönüştüğünü belirtti. Hakların İklim Zirvesi (HİZ) adına konuşan temsilciler, ekolojik yıkımların sınırı olmadığını ve bu yüzden ekoloji mücadelesinin de sınır tanımayacağını vurguladı. Dünyanın ötekileştirilen ve söz hakkı verilmeyen tüm özneleriyle birlikte Antalya’da olacaklarını ifade ederek; köylüleri, doğa ve yaşam savunucularını Antalya’ya çağırdı.

İki gün boyunca sanatın, bilimin ve yerel deneyimlerin harmanlandığı buluşmada, Küçük Menderes Havzası’nı korumanın sadece bir doğa mücadelesi değil, aynı zamanda bütüncül bir gıda ve yaşam savunması olduğu mesajı verildi. Birgi’den yükselen bu ortak ses, asırlık topraklarda sermayeye karşı direnişin kolay kolay kırılmayacağını bir kez daha kanıtladı.

Paylaşmak için:

Bir cevap yazın