Hem kuraklık hem sel: İklim değişirken yağışın ritmi bozuluyor

İklim Masası’nın Seferi Keçi ile paylaştığı değerlendirmede, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Coğrafya Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı, Türkiye’de yağış rejiminin nasıl değiştiğini, kuraklıkla sellerin neden aynı anda yaşanabildiğini ve su yönetiminde artık neden “toplam yağış”tan çok “yağışın ritmi”ne bakmamız gerektiğini anlattı.

Ege ve Akdeniz havzası, iklim değişikliğinin etkilerini en sert hisseden bölgelerden biri. Seferihisar’da da son yıllarda yaz aylarının daha uzun, daha sıcak ve daha kurak geçtiğini; baharda aylarca yolunu gözlediğimiz yağmurun ya hiç gelmediğini ya da geldiğinde kısa sürede toprağın taşıyamayacağı kadar sert düştüğünü görüyoruz. Bu durum yalnızca gündelik hayatı değil, zeytini, bağı, küçük üreticiyi, yeraltı sularını, dereleri, kent altyapısını ve kıyı yerleşimlerini de doğrudan ilgilendiriyor.

Peki, Türkiye gerçekten kuraklaşırken nasıl oluyor da aynı zamanda sellerle boğuşuyoruz? Birden bastıran yağmurlar kuraklığa çare olmuyor mu? Su yönetimi ve kent planlaması bu yeni iklim gerçekliğine nasıl uyum sağlamalı?

Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı’nın değerlendirmelerinden hareketle hazırladığımız söyleşide bu soruların yanıtını arıyoruz.

İstanbul’daki sel bize ne anlatıyor?

İstanbul’da 4 Temmuz Cumartesi günü yaşanan sağanak, birkaç saat içinde caddeleri göle çevirdi. Üstelik bu yağış, hissedilen sıcaklıkların birkaç gün önce 40 dereceye dayandığı bunaltıcı bir sıcak hava dalgasının hemen ardından geldi. Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı’ya göre bu tabloyu “talihsizlik” ya da “sıradan bir yaz yağmuru” olarak görmek yanıltıcı olur.

Yavaşlı, İstanbul’daki olayı şöyle açıklıyor: Günlerce ısınan kent zemini ve kentin çevresindeki denizler, atmosferin alt katmanlarını nem ve enerjiyle doldurdu. Balkanlar üzerinden gelen serin hava bu sıcak ve nemli kütlenin üzerine oturduğunda atmosfer adeta gerilmiş bir yay gibi boşaldı. Sonuç, kısa süren ama dar bir alanda çok şiddetli sağanaklar oldu. Böylece “süper hücre” diye bir şeyle de tanışmış olduk.

Yani mesele yalnızca İstanbul’da bir gün çok yağmur yağması değil. Asıl mesele, Türkiye’de yağışların karakterinin değişmesi: Yağışlar daha seyrek, daha düzensiz, daha yoğun ve daha öngörülemez hale geliyor.

İstanbul’daki süper hücre bulutları böyle görüntülendi.

“Kuraklık var ama sel oluyor” çelişki mi?

İlk bakışta öyle görünüyor. Yıllardır Türkiye’nin kuraklaştığını, su kaynaklarının baskı altında olduğunu, barajların ve yeraltı sularının kritik seviyelere indiğini konuşuyoruz. Buna rağmen aynı ülkenin farklı bölgelerinde ani sağanaklar, seller, dolu yağışları ve su baskınları yaşanıyor.

Doğukan Yavaşlı’ya göre bu, gerçek bir çelişki değil; aynı değişimin iki sonucu.

İklim değişikliğiyle birlikte yağışların öngörülebilirliği azalıyor. Yağışsız geçen günlerin sayısı artıyor, kuru ve sıcak dönemler uzuyor. Fakat yağış geldiğinde, daha kısa sürede ve daha şiddetli geliyor. Böyle olunca yağmur toprağı besleyen, yeraltı sularını dolduran, üreticiye nefes aldıran bir kaynak olmaktan çıkıp kısa sürede sele dönüşebiliyor.

Başka bir deyişle, kuraklık ve sel birbirinin zıttı değil; bozulmuş yağış rejiminin iki farklı sonucu.

Birden bastıran yağmurlar kuraklığa çare olmuyor mu?

Yavaşlı’nın özellikle vurguladığı noktalardan biri şu: Yağışı yalnızca yıllık toplam üzerinden değerlendirmek artık yeterli değil.

Bir bölgeye yıl boyunca düşen toplam yağış miktarı normalin üzerinde olabilir. Ama bu yağış birkaç şiddetli güne sıkışıyorsa, suyun büyük bölümü toprağa sızmadan yüzeyden akıp gider. Dereleri, kanalları, yolları, bodrum katlarını doldurur; ama akiferleri, yani yeraltı su rezervlerini aynı ölçüde besleyemez.

Aynı miktarda yağışın iki farklı sonucu olabilir. Eğer yağmur ince ince ve düzenli biçimde aylara yayılırsa toprağa işler, bitkiyi besler, yeraltı sularını destekler. Ama aynı yağış birkaç sert sağanakla düşerse büyük kısmı sele dönüşür.

Bu nedenle “bu yıl yağışlar normalden fazlaydı” cümlesi, tek başına rahatlatıcı bir veri değil. Asıl bakılması gereken şey, yağışın ne zaman, hangi aralıklarla, hangi şiddette ve ne kadar süreyle düştüğü.

Kuru toprak neden suyu emmez?

Bu soru özellikle Ege, Akdeniz ve İç Anadolu için çok kritik. Çünkü uzun süren sıcak ve kurak dönemlerin ardından gelen ani sağanaklar, çoğu zaman toprağı canlandırmak yerine yüzey akışını artırıyor.

Doğukan Yavaşlı bu durumu, kuraklığın seli beslemesi olarak tarif ediyor. Uzun süre kurak kalan ve sıcakla pişen toprak yüzeyi sertleşiyor. Bu sertleşmiş yüzey, suyu emme kapasitesini kaybediyor. Şiddetli yağmur aniden bastırdığında su toprağa sızacak zamanı bulamıyor; tıpkı beton bir zemine dökülmüş gibi akıp gidiyor.

Bu yüzden kuraklıktan sonra gelen sağanak, her zaman “iyi haber” anlamına gelmiyor. Eğer toprak suyu tutamıyorsa, yağmurun önemli kısmı tarıma, yeraltı sularına ve ekosisteme katkı sunmadan, geride yıkıcı etkiler bırakarak kaybediliyor.

Seferihisar ve çevresindeki tarımsal alanlar açısından da bu nokta çok önemli. Zeytinlikler, bağlar, bahçeler ve küçük üreticinin toprağı için mesele yalnızca yağmurun yağıp yağmaması değil; toprağın o suyu tutabilecek canlılığa, geçirgenliğe ve organik madde kapasitesine sahip olup olmaması.

Isınan atmosfer yağışı nasıl değiştiriyor?

İklim biliminde temel beklenti şu: Isınan atmosfer daha fazla su buharı taşıyabilir. Doğukan Yavaşlı’nın aktardığına göre, her bir derecelik ısınmada havanın tutabileceği nem miktarı yaklaşık yüzde 7 artar. Bu da yağış oluştuğunda atmosferde daha fazla nemin daha şiddetli biçimde boşalabilmesi anlamına gelir.

Bu tablo özellikle Akdeniz havzası için önemli. Çünkü Akdeniz, iklim değişikliğinin etkilerinin dünya genelinde en belirgin hissedildiği “sıcak noktalardan” biri olarak tanımlanıyor. Türkiye de bu havzanın tam ortasında yer alıyor.

Bunun sonucu olarak Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu’da yaz boyunca uzayan kurak dönemler, düşen nem ve artan buharlaşma öne çıkıyor. İç Anadolu’da öğleden sonra patlayan şiddetli sağanaklar ve dolu olayları daha görünür hale geliyor. Karadeniz’de ise ani sel ve heyelan riski artıyor.

Bunların hepsi farklı bölgesel olaylar gibi görünse de aynı başlık altında birleşiyor: Yağışın zaman ve mekândaki dağılımı bozuluyor.

Seferihisar ve Ege için bu ne anlama geliyor?

Ege’de iklim krizi artık uzak bir gelecek meselesi değil. Yaz sıcaklarının uzaması, kış yağışlarının düzensizleşmesi, barajların ve yeraltı su kaynaklarının baskı altına girmesi, tarımsal üretimde sulama ihtiyacının artması ve kıyı yerleşimlerinde ani taşkın risklerinin büyümesi, bu değişimin yerel sonuçları arasında.

Seferihisar gibi hem tarımsal üretimin hem kıyı yaşamının hem de hızlı yapılaşma baskısının iç içe geçtiği yerlerde bu durum daha da önemli hale geliyor. Çünkü geçirimsiz yüzeyler arttıkça, yani toprak betonla, asfaltla, sert zeminlerle kaplandıkça, yağmur suyunun toprağa sızma ihtimali azalıyor. Yağış şiddetlendiğinde suyun gidecek yeri kalmıyor; dereler, yollar, düşük kotlu alanlar ve altyapı baskı altında kalıyor.

Bu nedenle iklim değişikliğine uyum, yalnızca büyük ölçekli devlet politikalarının konusu değil. Yerel yönetimlerin imar kararlarından, dere yataklarının korunmasına; tarımsal sulama biçimlerinden, yağmur suyu hasadına; kent içindeki yeşil alanlardan, üreticinin toprağı su tutar hale getirmesine kadar uzanan çok somut bir yerel gündem.

Su yönetiminde neyi değiştirmeliyiz?

Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı’ya göre su ve afet yönetiminde artık klasik bakış açısı yeterli değil. Yıllık yağış toplamına bakarak planlama yapmak, bugünün iklim gerçekliğini açıklamıyor. Bunun yerine yağışın yoğunluğunu, sıklığını ve düzensizliğini esas alan bir yaklaşım gerekiyor.

Bu yaklaşımın birkaç temel ayağı var.

Şehirlerde ani taşkınlara dayanıklı altyapı yatırımları yapılmalı. Dere yatakları yapılaşmadan korunmalı. Geçirimsiz beton yüzeyler azaltılmalı. Yağmur suyunun toprağa sızabileceği, kent içinde tutulabileceği, göllenmeden ve sele dönüşmeden yönetilebileceği alanlar oluşturulmalı.

Tarımda ise yalnızca daha fazla su bulmaya odaklanan bir anlayış yeterli değil. Damla sulama gibi suyu verimli kullanan yöntemlerin yaygınlaşması, toprağın su tutma kapasitesini koruyan agroekolojik uygulamalarla birlikte düşünülmeli. Organik maddece zengin, canlı, örtülü ve işlenme biçimi doğru planlanmış toprak, suyu daha iyi tutabilir.

https://www.youtube.com/watch?v=iA08mhqff4M&t=4457s

Edwin Clarke – Su Krizine Karşı Yağmur Suyu Hasadı / Seferi Keçi

Su yönetiminde yağmur suyu hasadı ve akifer besleme projeleri öne çıkmalı. Çünkü yeni iklim koşullarında yağmur düzenli gelmiyor. Geldiğinde onu yakalamak, tutmak, toprağa ve yeraltı sularına kazandırmak gerekiyor. Gelmediğinde ise elimizdeki suyu korumak ve daha adil kullanmak zorundayız.

Yavaşlı’nın ifadesiyle meselenin özü şu: “Madem yağış artık düzenli gelmiyor, o zaman geldiğinde onu yakalayıp tutabilmeli, gelmediğinde de elimizdekini koruyabilmeliyiz.”

“Kuraklık bitti” demek neden yanıltıcı?

Yoğun yağışların ardından sık sık “barajlar doldu”, “kuraklık tehlikesi geçti” gibi yorumlar yapılabiliyor. Fakat Doğukan Yavaşlı, yüzeydeki su bolluğu görüntüsünün yanıltıcı olabileceğini hatırlatıyor.

Şiddetli sağanaklar baraj seviyelerinde kısa vadeli artış yaratabilir. Ancak bu suyun önemli bir bölümü toprağa sızıp yeraltı su rezervlerini besleyemeden akıp gidiyorsa, asıl stratejik rezervlerimiz olan akiferler aynı ölçüde toparlanmaz.

Bu nedenle önümüzdeki yılların en kritik meselelerinden biri, yüzeyde görünen su ile yeraltındaki gerçek su durumu arasındaki fark olacak. Sel görüntüleri su bolluğu hissi yaratabilir; ama yeraltı suları toparlanmıyorsa su güvenliği riski devam eder.

Sonuç: Yağışın toplamına değil, ritmine bakmak zorundayız

Türkiye kuraklaşırken sel görüyorsa, bu bir çelişki değil. Bu, ısınan iklimde yağışın değişen karakterinin doğrudan sonucu.

Ege’de, Seferihisar’da ve Türkiye’nin farklı bölgelerinde giderek daha fazla hissedeceğimiz mesele tam da bu: Yağmur artık eski bildiğimiz ritimle gelmiyor. Uzun kurak dönemler, ani sağanaklar, seller, su baskınları ve yeraltı suyu kayıpları aynı iklim hikâyesinin parçaları haline geliyor.

Bu yüzden iklim krizine uyum, yalnızca “daha çok su bulmak” meselesi değil. Suyu geldiğinde tutmak, toprağı suyu emebilir hale getirmek, kentleri beton yüzeylere teslim etmemek, dereleri ve tarım alanlarını korumak, tarımsal üretimi suyun yeni rejimine göre yeniden düşünmek gerekiyor.

Seferihisar gibi hem tarımın hem kıyı yaşamının hem de yerel ekolojik mücadelenin iç içe geçtiği yerlerde bu tartışma daha da yakıcı. Çünkü iklim değişikliği artık yalnızca meteoroloji haberlerinde değil; zeytinlikte, pazarda, derede, sokakta, muslukta ve üreticinin tarlasında karşımıza çıkıyor.


Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı kimdir?
Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı lisans eğitimini Ege Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nde, yüksek lisansını Ege Üniversitesi Coğrafi Bilgi Sistemleri programında, doktorasını ise Ege Üniversitesi Fiziki Coğrafya programında tamamladı. Halen Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Coğrafya Bölümü öğretim üyesi. Coğrafi bilgi sistemleri, uzaktan algılama, veri analizi ve iklim değişikliği alanlarında çalışmalar yürütüyor.

İklim Masası; iklim kriziyle ilgili güvenilir ve bilimsel veriye dayalı haberleri kamuoyuna ulaştırmayı amaçlayan bağımsız bir haber servisidir.

Paylaşmak için:
Seferi Keçi

Kültür-yaşam dergisi

Bir cevap yazın