Uşak ve Kütahya sınırlarını kaplayan 4’üncü grup maden ruhsatları ve 2026’da hız kazanan yeni saha ihaleleri, Murat Dağı’nı ekolojik bir yıkımın eşiğine getirdi. Bölgedeki su havzalarını besleyen stratejik dağın madenciliğe açılması halinde, Ege ve İç Anadolu’nun tarım ambarları ile 2 milyona yakın insanın su kaynakları geri dönülemez bir riskle karşı karşıya kalacak.
Ege ve İç Anadolu bölgelerinin can damarı olan, milyonlarca insanın su ve gıda güvenliğini sağlayan Murat Dağı, büyük bir ekolojik tehditle karşı karşıya. Uşak ve Kütahya sınırlarında yer alan, Gediz ve Büyük Menderes gibi hayati su havzalarını besleyen Murat Dağı’nın neredeyse tamamı, altın ve nikel gibi kıymetli metalleri de kapsayan 4’üncü grup maden ruhsatlarıyla kuşatılmış durumda. Uzmanlar ve yaşam savunucuları, bölgede planlanan siyanürlü altın ve nikel madenciliğinin faaliyete geçmesi halinde yalnızca yerel ekosistemin değil, tüm Batı Anadolu’nun tarım, gıda ve su kaynaklarının dönülemez bir yıkıma uğrayacağı konusunda uyarıyor.
‘Murat Dağı tamamen 4’üncü gruba ruhsatlandırıldı’
2026 yılında Murat Dağı çevresinde yeni maden sahalarının ruhsatlandırıldığını ve özellikle su kaynaklarının bulunduğu alanların madencilik açısından risk altına girdiğini belirten Murat Dağı Yok Olmasın Platformu Sözcüsü Funda Öz Akcura, sözlerine şöyle devam etti:”Bu yıl nisan ayında MAPEG’in yaptığı ihalelerle yine Uşak sınırında Tüprag, bin 950 hektarlık sahayı aldı 4’üncü grup maden işletmek için. Tüprag’ın aldığı sahanın özelliği şu: Murat Dağı’nın zirveleri suyu toplar, etekleri de suyu biriktirir. Bu Murat Dağı’nın zirvesinin topladığı suların biriktiği, bir çeşit yeraltı nehirleri ve göllerinin olduğu bölge, Tüprag’ın aldığı yer. Ve yine 2026 yılında yapılan ihalelerle Kütahya sınırları içerisinde de bin 500 ve 2 bin hektar arasına değişen sahalar yine altın madeni şirketlerine ruhsatlandırıldı. Murat Dağı tamamen 4’üncü gruba ruhsatlandırılmış ve bunlar her an hazır, başlayabilir durumda. Nitekim bu yine Murat Dağı’nın Uşak sınırlarında Banaz’da hâlihazırda üç şirket nikel madeni için çalışmasını yapıyor. En son şirketlerden bir tanesi geçtiğimiz üç hafta kadar önce köye gitti ve 2020 yılında Bakanlığa verdiği ‘ÇED gerekli değildir’ kararı aldığı dosyayla, iki hafta içerisinde burada nikel madenciliği için başlayacağını söyledi. Buradaki alanlar da çok büyük. Şirketlerin ruhsatlı sahaları, örneğin bu şirketin ‘faaliyete başlayacağım’ dediği alan 3 bin hektarın üzerinde. Diğerlerinin de keza aynı şekilde.”

‘Açılacak bir maden 2 milyona yakın insanın suyunu belirleyecek’
Murat Dağı’ndaki madencilik faaliyetlerinin etkisinin yalnızca dağ çevresiyle sınırlı kalmayacağını, su kaynakları üzerinden çok geniş bir bölgeyi ve tarımsal üretimi etkileyebileceğini vurgulayan Akcura, şunları kaydetti:”Sıkıntı burada çok büyük. Burası sadece sıradan bir dağ değil; sadece Uşak ve Kütahya’nın da değil, bölgenin su ihtiyacını karşılayan ve Anadolu coğrafyasının çok ciddi su rezervlerinden birisinin olduğu bir dağ. Kabaca şunu söyleyebiliriz: Murat Dağı’nda açılacak bir maden ilk elde doğrudan doğruya 2 milyona yakın insanın çeşmesinden akan suyu belirleyecek. Mesele sadece şehirlinin su hattı değil; bu dağdaki suların beslediği akarsuların, göllerin, göletlerin sağladığı bir tarım faaliyeti var. Çok ciddi oranda bölgelerde tarımsal faaliyet yapılıyor. Bu Sakarya Ovası’ndan Menderes Ovası’na, Gediz Ovası’na, Banaz Ovası’na kadar… Aynı zamanda Batı Anadolu’nun tahıl ve yiyecek ambarının da sulandığı… Murat Dağı’ndaki bu madenlerin hayata geçmesi damarların da kesilmesi anlamına gelecek.”

‘Uşak’ın yüzde 82’si 4’üncü grup madenlere ruhsatlı’
Akcura, Murat Dağı’nın 4’üncü grup maden ruhsatlarıyla kuşatıldığını belirterek, şu ifadeleri kullandı: “TEMA’nın 2022 yılında Uşak ve Kütahya ile ilgili hazırladığı raporlar var. Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğünden (MAPEG) aldığı verilerle biz o 2022 yılındaki verilere bakarak şunu söyleyebiliriz: O verilerde Uşak’ın yüzde 82’si, Kütahya’nın da yüzde 92’sinin üzerisi 4’üncü grup madenlere ruhsatlı görünüyordu. Murat Dağı da Uşak ve Kütahya’nın sınırını teşkil eden bir sıradağ ve biz o zamandan bu zamana yeni yapılan ihalelerle Murat Dağı’nın neredeyse tamamının 4’üncü grup madenlere ruhsatlı olduğunu ifade edebiliriz. Bu çok vahim bir oran”
‘Gediz – Karaağaç, su kaynaklarının doğduğu sahaydı’
Gediz-Karaağaç’taki altın madeni projesine karşı yürüttükleri hukuk mücadelesine değinen Akcura, şunları söyledi:”Orada 2017’den beri bizim devam eden bir altın madeni davası sürecimiz vardı; Gediz Karaağaç’ta. Karaağaç’ın özelliği de şu; buradaki maden projesinin olduğu saha, Ege Bölgesi’nin su kaynaklarının doğduğu ve beslendiği sahaydı. Gediz Nehri’nin doğduğu, Gediz ve Menderes Nehri’nin doğduğu, Sakarya ve Porsuk çaylarının beslendiği bir alan burası. Biz o maden projesini dört defa durdurduk. En son şirket, ‘ÇED dosyası reddedildi’ diye Bakanlığa dava açmıştı. O davaya müdahil olup şirkete o davayı da kaybettirmiştik ama bu sadece bir dava.”

‘Mesele doğrudan doğruya gıda hakkı!’
Madenciliğe karşı çıkışlarının su, gıda ve toprağın korunması meselesi olduğunun altını çizen Akcura, şu değerlendirmelerde bulundu: “Bazen maden şirketleri ve onların savunucuları bunu getirip işte altına, istihdama vesaireye dayıyorlar ama mesele o değil. Mesele doğrudan doğruya gıda hakkı, gıdaya ulaşım hakkı! Köylünün üretme hakkı, toprağında yaşayabilme hakkı ve şehirlinin de gıdaya ulaşabilme hakkı ve su hakkı! Bu madenciliğe karşı bir duruş değil; bu aslında su ve gıda olmak üzere yaşamı ve bu ülkenin bekasını korumaya çalışan bir duruş. Şirket yarın öbür gün buradan gitmeye karar verdiğinde bu toprakların geri dönüşü mümkün mü? Zaten Tüprag’ın kendi ÇED dosyalarında da söylüyor, ‘Burası eski haline döndürülmeyecek, sadece en az zararı verecek şekilde rehabilite edilecek’ diye. Sen buraların tarım alanlarını, meralarını kaybettin. Yeraltı su yataklarını kaybettin, sen ne verdin bu bölgeye?”
‘Köylüler çok yargılanıyorlar ama…’
Akcura, köylülerin başlangıçta maden ve enerji projelerine tepki göstermemesinin duyarsızlıkla açıklanamayacağını belirterek, projelerin yaratacağı sonuçların halka anlatılması halinde yerel halkın kendi toprağını savunmaya başladığını söyledi. Akcura, Murat Dağı’ndaki altın madeni projesine karşı 2017’den bu yana yürütülen mücadelenin kazanılmasında da köylülerin direncinin önemli rol oynadığını ifade ederek şunları dile getirdi: “Bazen köylüler çok yargılanıyorlar. Özellikle belli konumlarda vesairede olanlar köylünün tepkisizliğinden bahsediyor ama şöyle bir şeyi düşünmek lazım: İlk maden projelerinin başladığı oradaki ‘GES’ projesi var örneğin, 60 hektarlık alanda Bağbaşı köyünde. İlk GES’in başlangıcı 2025’in ortaları ve köylüye ilk şirket gitmeye başladığında insanlar başına gelmeyen şeyin nelere yol açacağını bilebilir mi? Hayır, bilemez. Sonuçta şirket oraya ne diye geliyor? Biz çok yakalıyoruz onu şirketin geldiği yerlerde; ‘Biz Bakanlığın izniyle geliyoruz, biz Bakanlıktan geliyoruz’ ya da Çevre ve Şehircilik memurlarıyla geliyorlar ve çok güzel hikayeler anlatıyorlar. Eğer aksini bilmiyorsa, bir madenin topraklarında neye neden olacağını bilmiyorsa köylü buna durup durduk yerde niye itiraz etsin? Etmez. Ama sen köylüye durumu anlattığında, neleri kaybedeceğini anlattığında köylü o zaman kendi toprağının mücadelesine başlıyor. Ben o anlamda buradaki yerel halktan, köylüden, onun desteğinden inanılmaz memnunum”

‘Toprak ve gıda mücadelesinin ortak mücadeleye dönüşmesi lazım’
Akcura konuşmasını şu ifadelerle noktaladı: “Bizim bu sistemi değiştirmekten, bu düzeni değiştirmekten başka çaremiz yok. Yoksa gideceğimiz yer, başta Avrupa’nın daha sonra da dünyanın çöplüğüne dönen bir Anadolu toprağı, Anadolu coğrafyası olacak. Durum vahim. Şirketlerin bu toprakları bu kadar kolay talan edemeyeceğini, bu toprakların sahipsiz olmadığını görmesi gerekiyor. Ve işin açıkçası bu da yereldeki böyle küçük küçük direnişlerle mümkün değil. Türkiye’nin her tarafında bu talan yaşanıyor; işte Ordu’da yaşanıyor, Güneydoğu’da yaşanıyor, başka yerde yaşanıyor… Toprak mücadelesinin, su mücadelesinin, gıda mücadelesinin tek bir başlık altında birleşmesi ve ortak bir mücadeleye dönüşmesi lazım.”
‘Murat Dağı madenciliğe tamamen kapatılmalıdır’
Murat Dağı’nın bölge için hayati bir “doğal su deposu” olduğunu vurgulayan Jeoloji Yüksek Mühendisi ve Tıbbi Jeoloji Uzmanı Eşref Atabey, sahip olduğumuz su kıtlığı tehlikesi nedeniyle dağın madencilik faaliyetlerine kesinlikle kapatılması gerektiğini belirterek şunları söyledi: “Derin vadiler, buzul topografyası, volkanik ve karstik yapılar su zenginliğinin temelini oluşturuyor. Murat Dağı, bu yapılar sayesinde bölgenin su kaynaklarını bir araya toplayarak adeta bir doğal su deposu görevi üstleniyor. Türkiye su stresi yaşayan bir ülkedir. İklim değişikliği ve insan kaynaklı kirlenmeler nedeniyle su kaynakları giderek azalmaktadır. Su kıtlığının en önemli nedenlerinden birisi de madencilik faaliyetleridir. Bölgenin en önemli su deposu konumunda olan ve kaynaklarıyla Akarçay, Büyük Menderes, Gediz, Susurluk ve Sakarya havzalarını besleyen Murat Dağı madenciliğe tamamen kapatılmalıdır. Murat Dağı sayısız derelerle suyunu dört bir yöne boşaltmaktadır. Yöredeki dört büyük su kaynağı olan Büyük Menderes, Gediz, Porsuk ve Banaz çayının da doğduğu yerdir. Bu nehirlerin suladığı Büyük Menderes, Çivril, Denizli, Aydın, Söke, Gediz, Alaşehir, Salihli, Turgutlu, Manisa ve Bakırçay havzaları Ege Bölgesi’nin en önemli tarım merkezleri durumundadır. Ege Bölgesi’nde bulunan birçok ovayı sulayan akarsuların buradan kaynağını aldığı bilinmektedir. Banaz Çayı, Murat Çayı, Orhaneli Çayı, Mustafakemalpaşa Çayı, Porsuk Çayı, Susurluk Çayı ve daha birçok irili ufaklı akarsu yine Murat Dağı ve bağlı tepelerden kaynağını almaktadır.”

‘Siyanür ve diğer kimyasalların kullanılıyor olması ekosisteme zarar veriyor’
Murat Dağı’nda faaliyete geçmesi planlanan maden ocaklarının bölgenin suyuna, tarımına ve ekosistemine vereceği somut ve kalıcı zararları dile getiren Atabey, şu ifadeleri kullandı: “Murat Dağı’nda Karaağaç mevkiinde 870 hektar alanda altın ve gümüş, Uğurluca köyü mevkiinde 370 hektar alanda antimon işletmesi, yine aynı yörede Gürlek köyü mevkiinde kurşun, bakır ve çinko ile Çukurören köyü mevkiinde antimon işletmesi söz konusudur. Siyanürle altın işletmeciliği çevre ve insan sağlığı yönüyle büyük risk taşımaktadır. Murat Dağı’nda madenciliğe izin verildiğinde, cevher alındıktan sonra geriye, tıpkı Uşak Kışladağı altın madeninde olduğu gibi devasa çukurlar kalacaktır. Madencilik faaliyetleriyle su kaynakları kurur ya da debileri azalır. Su kaynaklarıyla çevresindeki beslediği beş su havzası etkilenir. Pasa ve tozlarının yöredeki bitkilere, çiçek döllenmelerine, tarımsal verime olumsuz etkisi olur. Oluşacak asit maden drenajı etkisiyle su kaynakları kirlenir. Patlatmaların etkisiyle su kaynakları yolu değişir, suyun debisi azalır ya da kurur. Altın madenciliğinde siyanür ve diğer kimyasalların kullanılıyor olması ekosisteme zarar verir.”
‘Altın madenciliğinin ekonomik bir getirisi olmamaktadır’
Altın madenciliğinin ekonomik bir getirisinin olmadığını dile getiren Atabey, sözlerini şöyle tamamladı: “Murat Dağı’nda yapılmak istenen maden ocaklarının bölgedeki içme ve sulama amaçlı kullanılan barajlara, bitki örtüsüne, bölgede yaşayan tüm canlılara zararı olur. Doğaya en fazla tahribatı veren altın madenciliği yasaklanmalıdır. Altın madenciliğinin ülkeye bir ekonomik getirisi olmamaktadır. Altın madenciliğinde tüm halkın malı olan milyonlarca yılda oluşmuş ve bir daha yerine konulamayacak olan ortak mirasımız yer altı servetleri birkaç şirketin çıkarına yurt dışına gönderilmektedir. Madenlerin ülke ekonomisine katkısı; ‘Madeni kim üretiyor, bundan kimin kazancı var, üretilen madene ne oluyor, üretildiği yerde geride ne bırakılıyor, madenden kazanılanlar ülke insanının refahına, yaşam kalitesine yansıyor mu?’ sorularının yanıtındadır.”





















Bir cevap yazın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.