Gediz Nehri’nde kirlilik sorunu sürerken, havzadaki yerüstü ve yeraltı sularına ilişkin veriler de baskının boyutunu ortaya koyuyor. Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İzmir Şubesi’nin 2026 İzmir Su Raporunda yer alan değerlendirmelere göre, Gediz Havzası’ndaki 96 yerüstü su kütlesinin tamamı çevresel hedeflere ulaşamama riski taşıyor; bunların 33’ü yüksek, 40’ı orta, 23’ü düşük risk grubunda bulunuyor. Rapora göre yeraltı suyu kütlelerinin yüzde 57’si iyi, yüzde 43’ü ise zayıf durumda. Menemen, Turgutlu, Kemalpaşa, Salihli, Gölmarmara ve Akhisar’da yeraltı sularının zayıf durumda olduğuna dikkat çekiliyor.
Gediz Nehri’nin mevcut durumuna ilişkin değerlendirmelerini aldığımız Dr. Işıkhan Güler ise yağış ve debi artışının bazı dönemlerde kirlilik yoğunluğunu düşürebildiğini ancak bunun kalıcı bir iyileşme olarak yorumlanamayacağını belirtti.
Nehirde yakın döneme kadar birçok parametrenin Yerüstü Su Kalitesi Yönetmeliği’ne göre III. sınıf, yani kirlenmiş su niteliğinde olduğunu ifade eden Güler, azot, fosfor, organik kirlilik ve bazı bölgelerdeki ağır metal yükünün havzadaki evsel, sanayi ve tarımsal baskının sürdüğünü gösterdiğini söyledi. Güler, “Dolayısıyla sorun küçülmüş değil; yağışlı dönemlerde üzeri bir miktar örtülüyor. Asıl bakmamız gereken konsantrasyondan çok Gediz’in taşıdığı toplam kirlilik yüküdür. O yükü kaynağında azaltmadığımız sürece kalıcı bir iyileşmeden söz edemeyiz” ifadelerini kullandı.
“Kirlilik tek bir kaynaktan gelmiyor”
İZSU ve MASKİ tarafından 2026 başında “Gediz ve Yan Derelerinin Kirlilik İzleme Raporu” başlığıyla yayınlanan ölçümlerde azot, fosfor, iletkenlik, KOİ ve BOİ gibi parametrelerdeki yüksek değerlere dikkat çeken Güler, bu göstergelerin Gediz’deki kirliliğin tek bir kaynağa indirgenemeyeceğini ortaya koyduğunu belirtti.
Aralık 2025’te GDZ-3, GDZ-4 ve GDZ-5 istasyonlarından alınan ölçümlerde birçok noktada toplam azotun III. sınıf düzeyinde olduğunu ve bazı istasyonlarda 50-75 mg/L’nin üzerine çıktığını aktaran Güler, toplam fosfor açısından da ölçüm noktalarının önemli bölümünün Yerüstü Su Kalitesi Yönetmeliği’ne göre III. sınıfta olduğunu, bazı noktalarda yaklaşık 5 mg/L değerlerine ulaşıldığını söyledi. Güler, “Bu tablo; arıtılmamış ya da yeterince arıtılmamış evsel atıksuların yanı sıra tarımsal gübreleme ve drenaj sularının önemli bir baskı oluşturduğunu düşündürüyor” dedi.

KOİ ve BOİ değerlerinin yüksek olmasının da nehirdeki organik madde yüküne işaret ettiğini belirten Güler, bunun evsel atıksu, gıda sanayisi, hayvancılık ve bazı endüstriyel deşarjlarla ilişkili olabileceğini ifade etti. Güler, “Yüksek BOİ, mikroorganizmalar tarafından parçalanan organik maddelerin oksijen tüketimini; KOİ ise sudaki daha geniş oksitlenebilir kirletici yükünü gösterir. Yani nehre giren suda bakteriler tarafından parçalanabilecek ciddi miktarda organik madde bulunmaktadır. Bunun ekolojik sonucu da önemlidir: Organik madde parçalanırken oksijen tüketilir; böylece nehirde ve sonrasında Körfez’e taşınan sularda oksijen açığı ve ötrofikasyon riski büyür” diye konuştu.
“Ağır metal varlığı sanayi kaynaklı baskıya işaret ediyor”
Ağır metallerin ise kirliliğin kaynağını belirleme açısından daha ayırt edici bir gösterge olduğunu söyleyen Güler, ağır metal varlığının özellikle “sanayi kaynaklı baskıya” işaret edebileceğini belirtti. Eski Gediz yatağı ve Ağıl Deresi çevresindeki deniz marullarında yüksek ağır metal içeriği nedeniyle bu biyokütlenin gübre olarak kullanılmasının uygun bulunmadığına ilişkin değerlendirmelerin de sanayi baskısının boyutuna işaret ettiğini kaydetti.
Güler, “Bu ölçümlere tek tek değil, birlikte bakmak gerekiyor. Azot ve fosforun yüksekliği bize özellikle evsel atıksu altyapısındaki eksiklikleri ve tarımsal gübre-drenaj kaynaklarını gösteriyor. KOİ ve BOİ’nin yüksek olması nehre ciddi miktarda organik kirlilik girdiğini, dolayısıyla sudaki oksijenin tüketildiğini gösteriyor. İletkenliğin yüksekliği çözünmüş tuz ve iyon yükünün fazla olduğunu ortaya koyuyor. Ağır metaller ise özellikle sanayi kaynaklı deşarjların güçlü bir göstergesi. Dolayısıyla Gediz’de tek bir kirletici kaynaktan söz edemeyiz; sanayi, evsel atıksu ve tarım birlikte etkili. Asıl problem de bu yüklerin havzanın farklı noktalarından sürekli olarak nehre ulaşmasıdır” ifadelerini kullandı.

Gediz’den Körfez’e uzanan kirlilik
Gediz Nehri’nin yalnızca kendi yatağındaki kirlilik açısından ele alınamayacağını belirten Güler, nehrin havzadaki kirleticileri deltaya ve oradan İzmir Körfezi’ne taşıyan bir sistem olduğunu söyledi. Güler, “Gediz’i bir taşıyıcı sistem olarak düşünmek gerekiyor. Havzanın yukarısından başlayarak evsel atıksuları, sanayi deşarjlarını ve tarımsal drenajla gelen azot-fosfor yükünü topluyor ve bunların bir bölümünü deltaya, oradan da İzmir Körfezi’ne taşıyor. Dolayısıyla Gediz’e ne kadar kirlilik verirsek, bunun sonuçlarını yalnızca nehirde değil, deniz ortamında da görüyoruz” dedi.
Ancak İzmir Körfezi’ndeki tüm sorunların Gediz’e bağlanmasının bilimsel olarak doğru olmayacağını vurgulayan Güler, Körfez’in kendi kentsel ve endüstriyel yükleri, dereler, arıtma tesisi deşarjları ve hidrodinamik koşullarının da değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Gediz’in ise bu toplam kirlilik bütçesinin önemli bileşenlerinden biri olduğunu belirtti.
Azot ve fosforun Körfez açısından özel önem taşıdığını ifade eden Güler, “Özellikle azot ve fosfor açısından mesele çok önemli. Gediz bu besin maddelerini Körfez’e taşıdığında ötrofikasyonu ve aşırı alg üretimini besleyebilecek bir yük oluşturuyor” dedi.
Güler, “Bu nedenle Gediz’i temizlemeden yalnızca Körfez içinde alınacak önlemlerle kalıcı bir çözüm üretmek mümkün değil. Körfezi ve Gediz Havzası’nı tek bir ekolojik sistem olarak yönetmek gerekiyor” ifadelerini kullandı.

“Gediz’i balık ölümlerinin tek nedeni ilan etmek doğru değil”
Diğer yandan 2024 yılında İzmir Körfezi’nde yaşanan toplu balık ölümlerinin Gediz kirliliğiyle ilişkisine de değinen Güler, “2024’te yaşanan balık ölümlerini doğrudan Gediz’e bağlamak bilimsel olarak doğru olmaz. ‘Balıklar Gediz kirliliği nedeniyle öldü’ diyebilmek için çok daha ayrıntılı bir nedensellik analizi gerekir. Ama Gediz’in bu olayların oluşmasına zemin hazırlayan ekolojik baskılardan biri olduğunu söyleyebiliriz” dedi.
Gediz Havzası’ndan Körfez’e ulaşan azot, fosfor ve organik kirliliğin ötrofikasyonu beslediğini anlatan Güler, alg ve fitoplankton üretiminin artması ve bu biyokütlenin parçalanması sırasında sudaki oksijenin hızla tüketilebildiğini söyledi. Sıcaklık yükseldikçe suyun oksijen tutma kapasitesi de azalır, tabakalaşma ve zayıf su dolaşımının da tabloya eklenmesi halinde hipoksi, hatta yerel olarak anoksinin ortaya çıkabileceğini belirtti.
Güler, “Dolayısıyla Gediz’i tek suçlu ilan etmek doğru değil; Gediz’i denklemden çıkarmak da doğru değil. Asıl mesele Körfez’e giren toplam azot, fosfor ve organik madde yüküdür. Bunun ne kadarının Gediz’den, ne kadarının diğer derelerden, kentsel ve endüstriyel kaynaklardan geldiğini ortaya koymak gerekir” ifadelerini kullandı.

“Bilgi eksikliği değil, bildiğimizi uygulamama sorunu”
Gediz’deki temel problemin bilimsel bilgi eksikliği olmadığını belirten Güler, sorunun esas olarak denetim, kurumlar arası koordinasyon ve siyasi irade alanında düğümlendiğini vurguladı.
Güler, “Ben Gediz’de temel problemin bilimsel bilgi eksikliği olduğunu düşünmüyorum. Biz Gediz’in neden kirlendiğini büyük ölçüde biliyoruz. Nerelerde arıtma tesisi olmadığını, nerelerde doğrudan deşarj bulunduğunu, sanayi ve tarımın oluşturduğu baskıları biliyoruz. Ölçümler de nehirde azot, fosfor ve organik kirlilik problemini ortaya koyuyor. Yani teşhis büyük ölçüde konmuş durumda” dedi.
Asıl sorunun bilimsel bulguların gereğinin yapılmaması olduğunu ifade eden Güler, “Burada denetim eksikliği var, kurumlar arasında koordinasyon sorunu var ve bütün bunların üzerinde de siyasi irade meselesi var” diye konuştu.
Bir sanayi tesisinin standartlara uygun arıtma yapmadan deşarj gerçekleştirmesi halinde sürekli denetim ve gerektiğinde caydırıcı yaptırım uygulanması gerektiğini belirten Güler, belediyelerin yetersiz arıtma altyapısının da yatırım programlarına alınarak finansmanının sağlanması gerektiğini söyledi. Tarımsal kirlilik içinse gübre ve pestisit kullanımından sulama ve drenaj sistemlerine kadar kapsamlı müdahale gerektiğini ifade etti.
Güler, “Dolayısıyla bugün Gediz için yeni bir teşhis çalışmasından çok, mevcut bilimsel bilginin uygulamaya dönüştürülmesine ihtiyacımız var. Yetki ve sorumlulukların netleştiği, denetimin sürekli olduğu ve yatırımların takvime bağlandığı bir havza yönetimine ihtiyaç var. Bunun gerçekleşmesi de sonuçta güçlü ve sürekli bir siyasi irade gerektiriyor. Gediz’in sorunu artık ne yapılacağını bilmemek değil; bildiklerimizi kararlılıkla uygulayamamaktır” ifadelerini kullandı.
“Yeni bir rapordan çok eylem programına ihtiyaç var”
Çözümün; kirliliğin önlenmesinden sürekli denetime, tarımsal drenajın kontrolünden havza yönetimine kadar uzanan bütünlüklü bir programdan geçtiğini ifade eden Güler, “Birincisi, Gediz’e arıtılmadan atıksu verilmesini durdurmak zorundayız. Arıtma altyapısı olmayan belediyelere kaynak sağlanmalı, yatırımlar belirli bir takvime bağlanmalı. Sanayi tesislerine de aynı şekilde süre verilmeli; arıtmasını yapmayan, standartları sağlamayan ve kirletmeye devam eden tesis için gerektiğinde kapatmaya kadar giden yaptırımlar uygulanmalı” dedi.
Denetimin de sürekli hale getirilmesi gerektiğini vurgulayan Güler, “Yılda birkaç kez numune almak yerine önemli deşarj noktalarını sürekli atıksu izleme sistemleriyle takip etmek gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Tarımsal kirliliğin de çözülmesi gerektiğini belirten Güler, “Azot ve fosfor yalnızca evsel atıksulardan gelmiyor. Gübre ve pestisit kullanımı kontrol edilmeli, tarımsal drenaj sularının doğrudan Gediz’e ve deltaya ulaşması engellenmeli. Menemen Ovası başta olmak üzere açık sulama sistemlerinden su tasarrufu sağlayan borulu sistemlere geçilmeli” dedi.
Gediz’in Manisa ve İzmir sınırları içerisinde parçalı biçimde yönetilemeyeceğini söyleyen Güler, nehir, delta ve Körfez’in aynı sistemin parçaları olarak ele alınması gerektiğini belirtti. Güler, “Ama bütün bunların üzerinde bir havza yönetimi meselesi var. Gediz’i Manisa’da ayrı, İzmir’de ayrı; nehri ayrı, deltayı ayrı, İzmir Körfezi’ni ayrı yönetemeyiz. Kaynağından denize kadar tek bir sistem olarak ele almak zorundayız” ifadelerini kullandı.
Güler, çözüm için yeni raporların ötesine geçilmesi gerektiğini belirterek, “Dolayısıyla yeni bir rapordan çok bir eylem programına ihtiyacımız var: Kim, hangi yatırımı, hangi tarihe kadar yapacak? Kim denetleyecek? Hedef tutmazsa yaptırımı ne olacak? Bunları ortaya koyduğumuzda Gediz’in temizlenmesi çözülemeyecek bir mühendislik problemi değildir. Mesele kaynak ayırmak, denetlemek, kurumları birlikte çalıştırmak ve bunu sürdürecek siyasi iradeyi göstermektir” dedi.
Güler, sözlerini “Gediz’i temizlemeden İzmir Körfezi’ni kalıcı olarak iyileştiremeyiz; Gediz’i de yalnızca nehir olarak değil, kaynağından deltaya ve Körfez’e kadar uzanan tek bir havza-deniz sistemi olarak yönetmek zorundayız” diyerek tamamladı.

Köylüler: “Kirli su tarlaları çoraklaştırıyor”
Gediz’in kirliliği yalnızca nehir ekosistemini değil, nehir suyuyla sulama yapan çiftçileri de doğrudan etkiliyor. Yeni Bağarası’nda yaklaşık 50 yıldır çiftçilik yapan Mehmet Kırtık, bir yandan kuraklık ve su sıkıntısının, diğer yandan artan girdi maliyetlerinin üretimi zorlaştırdığını belirtti.
Mazot ve gübre başta olmak üzere temel tarımsal girdilerdeki artışın çiftçinin kazancını erittiğini anlatan Kırtık, üreticinin gübre kullanımında da zor bir ikilemle karşı karşıya kaldığını ifade etti. Yeterli gübre kullanamadığında verimin düştüğünü, fazla kullandığında ise maliyetin karşılanamaz hale geldiğini belirtti.
Kırtık, sulamada Gediz suyuna bağımlı olduklarını, nehirdeki kirliliğin zaman içinde tarım topraklarını da etkilediğini söyledi. Geçmişte pamuk üretiminde daha yüksek verim aldıklarını anlatan Kırtık, su sıkıntısı ve kirli suyla sulamanın ardından arazilerde bozulma ve çoraklaşma başladığını belirtti.
Gediz’deki kirliliğin arttıkça tarımsal verimin de gerilediğini söyleyen Kırtık, havzanın yukarı kesimlerindeki sanayi faaliyetlerinin kendi bölgelerine kadar uzanan bir sorun yarattığını ifade etti.
Geniş çiftçilik yapılan havzada üretim yapan İlyas Yavuz da Gediz suyunun biriktiği noktalarda toprakların daha fazla çoraklaştığını belirtti. Yavuz, nehirden gelen kimyasal yükün topraktaki tuzlanmayı artırdığını, bunun da verim kaybına yol açtığını söyledi. Artan üretim maliyetlerinin de tabloyu ağırlaştırdığını belirten Yavuz, geçmişte daha verimli olan tarlalarda bugün hem toprak hem de ekonomik koşullar nedeniyle üretimin giderek zorlaştığını ifade etti.




















