‘COP31 bir fuar değil, iklim krizine siyasi çözüm zemini olmalı’

Kasım ayında Antalya’da düzenlenecek COP31’e doğru geri sayım sürerken, iklim krizine ilişkin tartışmalar da giderek daha görünür hale geliyor. Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı zirve, yalnızca uluslararası diplomasi açısından değil; iklim politikaları, fosil yakıtlardan çıkış, adil dönüşüm ve halkın karar süreçlerine katılımı gibi başlıklar bakımından da önemli bir sınav olarak görülüyor. Bu nedenle COP31’e giden süreçte yalnızca resmi hazırlıkları değil, farklı toplumsal kesimlerin bu zirveye nasıl baktığını da konuşmak gerekiyor.

Seferi Keçi olarak daha önce Halkların İklim Zirvesi ve İklim Adaleti Forumu‘nun ortaya koyduğu perspektifi okurlarımızla buluşturmuştuk. Bu bölümünde ise uzun yıllardır ekoloji mücadelesi içinde yer alan, daha önce COP sürecini yerinde takip eden ve bugün TBMM’de çevre ve iklim politikaları üzerine çalışan DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın, resmi COP süreçlerinden iklim adaletine, Halkların İklim Zirvesi’nin rolünden Antalya’daki COP31 beklentilerine kadar uzanan başlıklarda görüşlerini Seferi Keçi’ye değerlendirdi.

– Daha önce katıldığınız COP’tan aklınızda en çok ne kaldı? Salondaki resmi müzakereler ile sivil toplumun, yerel halkların ve iklim hareketlerinin gündemi arasında nasıl bir fark gözlemlediniz?

– Öncelikle şunu belirtmem gerekir. İktidar Brezilya’daki resmi COP30’a sadece bakanlıktaki bir heyet olarak katıldı. Biz oraya ekoloji mücadelesi yürüten bir grup arkadaşımızla birlikte kendi olanaklarımızla gittik.

Zirve gözlemlerime gelince, COP süreçlerinde gördüğümüz en temel gerçek şuydu: Bir tarafta kapalı kapılar ardında dönen diplomatik pazarlıklar, diğer tarafta ise hayatı, toprağı, suyu savunan halkların, ekoloji örgütlerinin ve yerel toplulukların sesi vardı. Resmi masalarda iklim krizi bir ticaret kalemi, karbon ticareti hesapları ve şirketlerin kâr hırsı üzerinden ele alınıyordu; sokakta ve salonların dışında, ormanını, zeytinliğini, suyunu korumaya çalışan köylüler, işçiler ve gençler gerçek ekolojik yıkımı ve adaletsizliği anlatmaya çalışıyordu.

Brezilya’daki ilginç şeylerden biri de oradaki Çevre Bakanının Amazon mücadelesinden gelen bir kadın olmasıydı. Brezilya Çevre Bakanı Marina Silva, Amazon yağmur ormanlarının korunması ve küresel iklim kriziyle mücadele alanındaki çalışmalarıyla tanınan bir çevre aktivisti olarak Bakanlık görevine gelmiş. Bakan Silva, hem resmi COP toplantılarında hem de alternatif toplantılarda konuşmuştu. Bu ilgi çekiciydi.

Resmi COP’ların katılımcıları büyük ölçüde BM tarafından belirleniyor. Salonda teknik hesaplar yapılırken dışarıda Amazon’dan gelen yerli kadınlar, kendi ormanını nasıl savunduğunu anlatıyor. Afrika’dan gelen çiftçi kuruyan nehrini konuşuyordu. Soma’da, Akbelen’de, İkizköy’de yaşadığımız bizim hikâyemizle birebir aynı durum vardı. Resmi COP diplomatik vitrin, ama halkların olduğu yer ise hakikatin kendisi. Biri müzakere ediyor, diğeri yaşıyor. O makas her yıl biraz daha açılıyor.

“Alanı tamamen terk edemeyiz”

– Son yıllarda COP’lar giderek daha fazla “şirketlerin gölgesinde kalan zirveler” olarak eleştiriliyor. Sizce COP’lar hâlâ küresel iklim mücadelesi açısından etkili bir zemin mi, yoksa yeni mekanizmalara mı ihtiyaç var?

– Evet, eleştiri çok haklı. Bunu biz HİZ’de, Halkların İklim Zirvesi çalışmalarında aylardır tartışıyoruz zaten. COP dediğiniz yer artık iklim zirvesi olmaktan çıkarıldı, resmen şirketlerin fuarına dönüştürüldü.

İşte bu yüzden Halkların İklim Zirvesi’ni çok önemsiyoruz. HİZ, iklim krizini sadece karbon emisyonları üzerinden ele almıyor. HİZ aynı zamanda emek, demokrasi, ekoloji ve toplumsal adalet ekseninde ele alan bir buluşma zemini oluşturdu. Köylülerin, işçilerin, kadınların, gençlerin, bilim insanlarının, ekoloji örgütlerinin ve yerel mücadelelerin aynı masada söz kurabilmesi çok kıymetli.

Ancak COP süreçleri de tamamen göz ardı edilemez. Alanı tamamen terk edemeyiz. COP hâlâ önemli, çünkü orası bir teşhir alanı, bir karşılaşma alanı. Biz HİZ bileşeni olarak, İklim Adaleti Koalisyonu’ndaki arkadaşlarımızla birlikte orada olacağız, hem resmi salonda hem de alternatif halk forumlarında olacağız.

Bizim ihtiyacımız olan şey, resmi COP süreçleri ile halkın iklim mücadelesi arasında gerçek bir bağ kurabilmek. Eğer COP’lar halkların taleplerini, yerel mücadelelerin deneyimini ve iklim adaletini merkeze almazsa, alınan kararlar kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm olur. Ama güçlü toplumsal örgütlenmeler ve Halkların İklim Zirvesi gibi platformlar bu süreçleri dönüştürebilir, devletler üzerinde demokratik bir baskı oluşturabilir. Gerçek iklim politikası da ancak bu toplumsal güçle mümkün olur.

İklim adaleti yaşam adaletidir

– İklim adaleti kavramı Türkiye’de hâlâ yeterince tartışılmıyor. Sizce Türkiye’de iklim krizinden en ağır biçimde etkilenen toplumsal kesimler kimler ve neden?

İklim krizi herkesi etkiliyor ama herkesi eşit etkilemiyor. En ağır bedeli kim ödüyor? Kuruyan toprağa bakıp ne ekeceğini şaşıran küçük çiftçi ödüyor. Mevsimlik tarım işçisi kadınlar, 45 derecede serada çalışanlar ödüyor. Madenin dibinde can veren işçi ödüyor, zeytinliği elinden alınan köylü ödüyor. Kentte kiracı olan, sel bastığında evi giden, orman yangınında keçi otlatacak yer bulamayan insanlar ödüyor.

Yani en ağır yükü küçük üreticiler, tarım emekçileri, kırsalda yaşayan yurttaşlar, yoksullar, kadınlar, çocuklar ve kentlerin en kırılgan mahallelerinde yaşayan insanlar taşıyor. Çünkü hem doğrudan iklim krizinin etkileriyle karşılaşıyorlar hem de buna karşı kendilerini koruyacak ekonomik güce sahip değiller.

Bir de görünmeyen bir kesim var; doğanın kendisi. Ormanlar, sulak alanlar, yaban hayatı… Bugün sadece insanlar değil, birlikte yaşadığımız bütün canlılar yaşam alanlarını kaybediyor.

O yüzden iklim adaleti dediğimiz şey aslında yaşam adaletidir.

“Türkiye’nin bir iklim politikası yok ki!”

– Türkiye’nin iklim politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Meclis’teki çalışmalarınızdan da hareketle, en büyük eksiklik sizce nerede?

Türkiye’nin bir iklim politikası yok ki.., Tutarsızlık var. Bir yandan COP31’e talibiz diyoruz, diğer yandan her yere yeni kömür santrali, yeni maden ruhsatı veriyoruz. Dünya karbon sıralamasında 18. sıradayız, hâlâ fosilde ısrar ediyoruz.

Meclis’e getirdikleri İklim Kanunu teklifi bunun en net örneği. Adı İklim Kanunu ama içi karbon piyasası düzenleme kanunu. İçinde emisyonu gerçekten düşürecek bir hedef yok, adil geçiş yok, halk yok, emekçi yok, doğa yok. Sadece şirketlere yeni bir ticaret alanı oluşturmak var.

Türkiye’de en temel sorun, iklim krizinin hâlâ kalkınma politikalarının kenarında duran bir başlık gibi ele alınmasıdır.

Bir taraftan iklim hedefleri açıklanıyor, diğer taraftan yeni maden ruhsatları veriliyor, kömür yatırımları sürüyor, ormanlar enerji ve turizm projelerine açılıyor. Böyle bir tabloyla iklim hedeflerinin gerçekleşmesi mümkün değil.

Ankara’da kapalı kapılar ardında, şirketlerin danışmanlığında yasa yazıyorlar. Oysa iklim yasası tarlada, ormanda, derede yazılmalı. Biz DEM Parti olarak bunu söyledik, eko-kırım yasasını, doğa haklarını, ekolojik adaleti savunmaya devam ediyoruz. Görevi çevreyi korumak olan bakanlık, çevre katliamlarına göz yumuyor, hatta yol veriyor.

Ayrıca Meclis’te de sürekli şunu söylüyoruz; iklim politikası sadece Çevre Bakanlığının işi değildir. Tarımdan enerjiye, ulaşımdan sanayiye kadar bütün kamu politikalarının iklim adaleti perspektifiyle yeniden ele alınması gerekiyor. En önemlisi de karar süreçlerine halkın katılımı sağlanmalı.

– İzmir özelinde düşündüğümüzde; orman yangınları, kuraklık, su yönetimi, tarım alanlarının kaybı ve plansız yapılaşma gibi sorunlar giderek büyüyor. Sizce İzmir’in öncelikli iklim politikaları neler olmalı?

– İzmir için iklim krizi, gelecekte yaşanacak bir sorun değildir. İzmir, iklim krizini bugünün meselesi olarak fiilen yaşıyor. İzmir Akdeniz havzasının kalbi ve Akdeniz çevresi de iklim krizinin en kırılgan yerlerinden biri. Biz İzmir’de bunu her gün yaşıyoruz. Bir gün Selçuk’ta orman yanıyor, ertesi gün Menemen’de ova kuruyor, Karaburun’da RES’lerle köylünün merası gasp ediliyor.

İzmir’in birçok temel meselesi var, hepsi birbirine bağlı. Öncelikli olanlardan bir tanesi, su sorunu. Su yönetimi sadece belediyelere bırakılacak bir mesele değil, bütüncül, kamucu bir planlama lazım. İzmir’de su yönetimi oldukça önemli. Havzaları, yeraltı sularını ve tarım alanlarını birlikte koruyan bütüncül bir su planlaması gerekiyor.

İzmir’de kentleşme politikalarının değişmesi gerekiyor. Betonlaşmayı artıran değil, yeşil alanları, kıyıları, tarım arazilerini ve doğal yaşamı koruyan bir kent anlayışına ihtiyaç var. Dere yataklarına bina dikerek, ormanı imara açarak bu krizi çözemeyiz. İzmir’in iklim direncini artıracak bir yöntem izlenmeli.

Başka bir mesele de yangınlarla mücadelede. Yangınla mücadelede sadece söndürmeye değil, önleyici ekolojik planlamaya ağırlık verilmeli. Ormanları yapılaşmanın ve madenciliğin baskısından kurtarmadan yangın riskini azaltamayız.

Bu listeyi uzatmak mümkün ama ilk öncelikli olarak bunları söylemek gerekir.

“Dönüşümün faturası emekçilere kesilmemeli”

– İklim krizinin yükü eşit dağılmıyor dediniz. Bir yanda madenler, enerji projeleri ve büyük yatırımlar; diğer yanda köylüler, üreticiler ve emekçiler var. Sizce Türkiye’de adil bir ekolojik dönüşüm nasıl mümkün olabilir?

– Adil dönüşümün ilk şartı, dönüşümün faturasının emekçilere kesilmemesidir. Çünkü şu soru önemli: Kimin için dönüşüm? Bugün dönüşüm dedikleri şey bir avuç şirketin yeşil badana yapmasıdır. Bir kömür santrali kapatılacaksa orada çalışan işçilerin geleceği güvence altına alınmalı. Bir bölgede üretim modeli değişecekse çiftçi yalnız bırakılmamalı.

Diğer taraftan doğayı şirketlerin kâr alanı olarak gören anlayıştan vazgeçilmesi gerekiyor. Maden projeleri, HES’ler, JES’ler ya da büyük enerji yatırımları halkın rızası olmadan dayatılamaz.

Adil ekolojik dönüşüm ancak emek, demokrasi ve ekolojiyi birlikte savunan bir anlayışla mümkündür. Çünkü doğa mücadelesi aynı zamanda bir demokrasi ve emek mücadelesidir.

Adil dönüşüm dört ayaklı olur: Bir, fosilden çıkışın takvimi net olmalı. İki, enerji kamulaştırılmalı ve halkın olmalı. Rüzgârı, güneşi şirketlere peşkeş çekerek dönüşüm olmaz. Yani enerji demokrasisi gerekli. Üç, tarımda küçük üretici, kooperatifler, agroekoloji desteklenmeli. Dört, kararlar halk tarafından verilmeli. Yani aslında dönüşüm emeğin ve doğanın özgürleşmesi ile birlikte ele alınmalıdır.

– Son dönemde örgütlenen Halkların İklim Zirvesi ve İklim Adaleti Forumu, resmi COP süreçlerinin dışında, iklim krizine toplumsal mücadeleler perspektifinden yaklaşan alternatif platformlar oluşturmayı hedefliyor. Sizce gerçek dönüşüm devletlerin müzakere masalarından mı, yoksa bu tür halk inisiyatiflerinden ve toplumsal mücadelelerden mi gelecek? Bu iki alanın nasıl bir ilişkisi kurulabilir?

– Öncelikle her iki alanı da bilen, ikisinin de içinde olan biri olduğumu hatırlatmak istiyorum. Resmi müzakereyi de, halk çadırını da gördüm. Şunu çok net söyleyebilirim ki, tarihte hiçbir büyük dönüşüm sadece devletlerin masasında olmadı. Kadın mücadelesi, emek mücadelesi, barış mücadelesi hep böyle.

Devletlerin masası bugünkü haliyle sistemi kurtarmaya çalışıyor. Halkların İklim Zirvesi, İklim Adaleti Forumu ise sistemi sorguluyor. Biz HİZ’i bu yüzden önemsiyoruz. Devletlerin aldığı bağlayıcı kararlar, bu mücadelelerin kazanımlarını kalıcı hale getirir.

Orada Kürdü, Türkü, kadını, genci, ekolojisti, çiftçisi aynı dili konuşuyor.

Bu iki alan birbirini nasıl etkiler? Halk bastırdıkça resmi masa geri adım atmak zorunda kalır. Paris Anlaşması bile sokaktaki milyonların zorlamasıyla çıktı. O yüzden biz diyoruz ki, esas güç sokakta, tarlada, yaşam alanını savunan köylüde. Meclis’teki mücadelemiz de o sokağın sesi olmak içindir zaten.

“İklim krizi aynı zamanda adalet ve ekonomi meselesidir”

– Önümüzde Antalya’da yapılacak COP31 var. Bunun bir “fuar” değil, iklim krizine karşı siyasi çözüm zemini olması gerektiğini vurguluyorsunuz. Siz, bu toplantının gerçekten iklim krizine çözüm üreten bir siyasi platform olabilmesi için en temel üç önceliğin ne olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

– İktidar çıkardığı yasalarla COP31’e katılacak şirketler için geniş bir vergi muafiyeti getirdi. Çıkarılan yasaya göre COP31’e katılan şirketlerin bütün harcamaları gümrük vergisinden muaf tutuldu. Şirketlere yönelik her türlü teşvik ve destek sunuluyor. COP31, bu şirketler için aynı zamanda bir pazar oluşturma süreci olacak. Pazar da Türkiye… Uluslararası sermaye grupları Türkiye’yi yatırım yapabilecekleri bir alan olarak görüyor ve bunun alt yapısını kuruyorlar. Bu, Türkiye’deki doğal alanların daha çok tahrip edilmesine yol açacak. İktidar bu konuda şirketlere her türlü desteği vermeye hazır. Yani onlar için konu iklimden çok ticaret olacak.

Ben daha önce de söyledim, tekrar söylüyorum: Kasım ayında Antalya’da bir fuar olmayacak. Her ne kadar resmi zirvelerden gerçekçi ve kalıcı çözümler beklemek biraz fazla iyimserlik olsa da, iklim krizine karşı COP31 siyasi bir çözümün zemini olmak zorunda. Türkiye ev sahibi olacaksa bunu bu yönüyle ciddiye almalı.

COP31 fuar değil iklim krizinin çözümü için siyasi zemin olmalı.

Yani önceliklerden birincisi, COP31’in bir yatırım ve teknoloji fuarı gibi değil, gerçekten iklim krizine siyasi çözümler üreten bir platform olmasıdır. Türkiye vitrin çalışması yapmak yerine, mutlaka ama mutlaka fosil yakıtlardan çıkış konusunda somut ve bağlayıcı kararlar alınmalıdır. Lafı eğip bükmeden. Türkiye kendi evinde kömürden, petrol sevdalısı politikalardan vazgeçtiğini ilan etmek zorunda. Yeni maden ruhsatı, yeni fosil yatırımı yok demek zorunda.

İkincisi, bu sürece yaklaşırken ve çözüm önerileri tartışırken iklim adaletinin merkeze konulması gerektiğidir. En fazla etkilenen ülkelerin, yerel halkların, kadınların, gençlerin ve ekoloji hareketlerinin sesi karar mekanizmalarında gerçek anlamda yer bulmalı.

Üçüncüsü ise halkların katılımı. Antalya’da sadece bakanlar, diplomatlar, şirket CEO’ları konuşmamalı. Akbelenli kadın da, Dersim’deki köylü de, İzmir’de susuz kalan üretici de, ekoloji örgütleri de masada olmalı. Kapalı kapı diplomasisi değil, halkların diplomatik alanı olmalı. Yoksa Antalya da bir vitrin olarak kalır. Ev sahibi ülke olarak Türkiye yalnızca organizasyon başarısını değil, kendi iklim politikalarını da dönüştürecek bir irade ortaya koymalı. Antalya’daki COP31’in başarısı, kaç kişinin katıldığıyla değil, fosil yakıtlardan çıkış, biyolojik çeşitliliğin korunması, halk katılımı ve adil dönüşüm konusunda ne kadar somut ilerleme sağladığıyla ölçülmeli.

– Bugün iklim krizini sadece çevre meselesi olarak görenlere tek bir cümleyle ne söylemek istersiniz? Çünkü iklim krizi aynı zamanda demokrasi, ekonomi ve adalet meselesi diyebilir miyiz?

– İklim krizini hâlâ sadece bir çevre sorunu olarak gören varsa onlara şunu söylemek isterim: İklim krizi aynı zamanda bir enerji demokrasisi, gıda egemenliği, adalet ve ekonomi meselesidir. Çünkü bugün doğayı kimlerin nasıl kullanacağına kim karar veriyor sorusu, aynı zamanda demokrasiyi; krizden kimlerin daha fazla etkilendiği sorusu, adaleti; bunun bedelini kimin ödediği sorusu ise ekonomiyi ilgilendiriyor. Doğayı korumadan toplumsal adaleti kuramayız, demokratik katılımı güçlendirmeden de iklim krizini çözemeyiz.