- Zeytin ağacının gölgesinde başka bir yaşam düşlemek - Temmuz 21, 2026
Zeytin ağacının gölgesinde akademik bilginin, gündelik deneyimin ve müştereklerin buluştuğu Karaburun Zeytin Okulu, sekiz haftalık “Başka Bir Yaşam Mümkün mü?” seminerlerine başladı. Dicle Dilan Salman; iklim krizinden mekânın ranta açılmasına kadar uzanan çok katmanlı sorunları ve doğayla kurduğumuz ilişkiyi Prof. Dr. Funda Barbaros ve Doç. Dr. Özge Kozal ile konuştu.
Geçtiğimiz hafta sonu yolum, Zeytince Derneği’nin uzun soluklu yürüyüşünün önemli bir durağı olan Karaburun’daki Zeytin Okuluna düştü. 2017 yılının Mayıs ayından bu yana bir bilim, bilgi ve eğitim merkezi olarak faaliyetlerini sürdüren Zeytin Okulu, bu yaz ekolojiyi tüm boyutlarıyla masaya yatırdığımız 8 haftalık bir seminer serisine ev sahipliği yapıyor:
“Başka bir yaşam mümkün mü?”
Bugün karşı karşıya olduğumuz iklim krizi, biyolojik çeşitlilik kaybı, derinleşen toplumsal eşitsizlikler, kentlerin dönüşümü ve gıda güvencesi gibi meseleler artık birbirine teğet geçen değil, tam merkezinden kesişen krizler. Seminerlerin temel odak noktası da tam olarak bu: Farklı disiplinlerden gelen insanlarla bir araya gelmek, hazır cevapların konforuna kaçmadan, birlikte öğrenmek ve yeni sorular geliştirmek.
Sekiz hafta boyunca iktisattan tarihe, felsefeden arkeolojiye, iklim biliminden şehir planlamasına, halk sağlığından paleontolojiye, fotoğrafçılıktan deniz bilimlerine uzanan farklı disiplinlerden bilim insanları ve düşünürler aynı masa etrafında buluşuyor. Ben de bu yolculuğun ikinci haftasında, sevgili Prof. Dr. Funda Barbaros moderatörlüğünde; Doç. Dr. Özge Kozal, Prof. Dr. Levent Kurnaz, Dr. Pınar Börü ve Dr. Gözde Atalay ile birlikte “İklimde Hal ve Gidiş” başlığı altında uzun bir gün geçirdim.

Sadece amfide değil, sofrada ve zeytin gölgesinde öğrenmek
Zeytin Okulunun “birlikte düşünme” çağrısı, karmaşık krizlerin tek bir uzmanlık alanına sığdırılamayacağı gerçeğinden doğuyor. Burada bilgi üretimi yalnızca amfideki uzman anlatımıyla sınırlı değil; bahçedeki sessiz anlar, yürüyüşler, forumlar, zeytin ağacına yazılan mektuplar ve sofradaki sohbetler de bu sürecin bir parçası. Bilgi, sadece üniversite duvarları arasında değil; gündelik yaşam deneyimleriyle beslenen, topluluk oluşturan ve müştereklerimizi çoğaltan kamusal bir değere dönüşüyor.
Bu ilham verici atmosferin ardından, sürecin tasarımında büyük emeği olan Prof. Dr. Funda Barbaros ve sunumuyla ufuk açan Doç. Dr. Özge Kozal’a merak ettiklerimi yönelttim.
Prof. Dr. Funda Barbaros: Zeytin ağacı bir düşünme metaforudur
– Yaz seminerlerindeki “Birlikte Düşünme” çağrısı tam olarak neyi amaçlıyor?
– Prof. Dr. Funda Barbaros: Günümüz dünyası, iklim krizi, biyolojik çeşitlilik kaybı, derinleşen eşitsizlikler, gıda güvencesi sorunları ve toplumsal kutuplaşma gibi birbirini besleyen çok katmanlı krizlerle karşı karşıya. Bu sorunların ortak özelliği, tek bir disiplinin bilgi alanına indirgenemeyecek kadar karmaşık olmaları.
Zeytin Okulu’nun “birlikte düşünme” çağrısı tam da bu noktada anlam kazanıyor. Amacımız, hazır cevaplar üretmek değil; farklı deneyimlerin, disiplinlerin ve yaşam pratiklerinin birbirini beslediği ortak bir düşünme zemini oluşturmak.
Modern eğitim bilgiyi aktaran ile alan arasında tek yönlü bir ilişki kurarken, biz öğrenmeyi karşılıklı etkileşim olarak görüyoruz. Bu modelde akademisyenler, üreticiler, yerel halk ve katılımcılar ortak anlam üreten öznelerdir. Bahçede geçirilen sessiz zamanlar, yürüyüşler, forumlar ve zeytin ağacına yazılan mektuplar da öğrenme sürecinin ayrılmaz parçaları. Böylece birlikte düşünme, demokratik bir öğrenme pratiğine dönüşüyor.

İnsanı ekolojik ilişkiler ağının bir parçası olarak görmek
– Bu çağrı, doğayla kurduğumuz ilişkiye dair yeni bir bakış da öneriyor. Zeytin Okulu, insanı doğanın dışında gören anlayış yerine, ekolojik ilişkiler ağının ayrılmaz bir parçası olarak değerlendiren bütüncül bir yaklaşımı benimsiyor.
Zeytin ağacı yalnızca bir tarım ürünü ya da kültürel simge değil; uzun zaman ölçeklerini, dayanıklılığı, hafızayı ve kuşaklar arası sorumluluğu temsil eden güçlü bir düşünme metaforu. Zeytin ağacının gölgesinde yapılan her tartışma, katılımcıları kendi yaşam biçimlerini ve geleceğe ilişkin sorumluluklarını yeniden düşünmeye davet ediyor.
– Akademik bilginin ötesinde, Zeytin Okulu nasıl bir toplumsal ve ekolojik pratik inşa etmeyi hedefliyor?
– Zeytin Okulu, akademik bilgiyi toplumdan yalıtılmış bir uzmanlık alanı olarak değil, ortak yaşamın sorunlarıyla ilişki içinde yeniden üretilmesi gereken kamusal bir değer olarak görüyor.
Bu yaklaşım müşterekler fikrine dayanmaktadır. Bilgi, doğa, kültür ve yerel deneyim; bireysel mülkiyetin değil, ortak üretimin unsurlarıdır. Katılımcıların birlikte yürümeleri, aynı sofrayı paylaşmaları ve forumlarda söz almaları, topluluk oluşturma süreçleridir. Günümüzde giderek zayıflayan kamusal tartışma kültürü düşünüldüğünde, bu tür yüz yüze karşılaşmalar başlı başına önemli bir toplumsal pratiktir.
İklim değişikliği ya da kırsal dönüşüm gibi konular yalnızca bilimsel veriler üzerinden tartışılmıyor; bu süreçlerin yerel yaşam ve üretim biçimleriyle nasıl kesiştiği görünür kılınıyor. Öğrenme süreci, farkındalık yaratmanın ötesine geçerek bireysel ve kolektif sorumluluk bilincini güçlendiren bir dönüşüm deneyimi olarak kurgulanıyor.
Doç. Dr. Özge Kozal: Mesele büyümek değil, küçülmeyi masaya koymaktır
– İklim krizi karşısında önümüze konan “sürdürülebilirlik” ve “yeşil dönüşüm” gibi kavramların kapitalizmin ömrünü uzatan birer makyaj olmasının ötesine nasıl geçebiliriz?
– Doç. Dr. Özge Kozal: Sürdürülebilirlik ve yeşil dönüşüm tartışmalarının odak noktasında iklim krizi olsa da sorun burada başlamıyor. Eğer zemin kapitalizm ise, bu kavramları kapitalizmden bağımsız düşünmek mümkün değil. Neoliberal dönüşümün toplumsal olan her şeyi iktisadileştirdiği; yediğimizin, içtiğimizin, havanın dahi metalaştığı derin eşitsizlikler çağındayız.
Bu kavramların uluslararası kurumlar aracılığıyla uygulamaya konan pratikleri mevcut sistemin birer yaması olarak işlev kazandı. Sorun kavramlarda değil, onların kapitalizmin ömrünü uzatan mekanizmaları dışarıda bırakmayacak şekilde tasarlanmasında.
Hâlâ büyüme, yeşil sanayi ve yenilenebilir enerji tartışarak bu hattın ötesine geçmek çok zor. Büyüme yerine merkeze; madde ve enerji akışını kısıtladığımız küçülmeyi koymak, iklim eylemini bir yeniden dağıtım sorunu olarak düşünmek gerekiyor.

‘Teşhisle sorunumuz yok, asıl tıkandığımız nokta geçiş mekaniği‘
– Zihnimiz o kadar uzun süredir ilerlemeci politika tasarımlarıyla meşgul ki; türlerin dayanışmasını, kendine yeterliliği ve müşterekleri yeniden masaya koymak konusunda epey yolumuz var.
Dürüst olmak gerekirse teşhisle bir sorunumuz yok; pek çok iktisatçı sistemin çalışmadığının farkında. Asıl tıkandığımız nokta geçiş mekaniği… Mevcut tasarıma rağmen onu dönüştürmeye nereden başlayacağımız.
İhtiyacımız olan, kimseyi arkada bırakmayan bir paradigma. Buradaki “kimse”, yalnızca insan değil: kediyi, köpeği, kuşu, ağacı ve kadim bilgiyi de kapsayan bir “kimse”. Mesele daha çok iyi örnek üretmek değil, o örnekleri boğan makro sürükleyicileri dönüştürmek.
Yaşam alanlarının ranta dönüşmesi yabancılaşmayı tetikliyor
– Mekânın parçalanması ve pazarlanması ekolojik krizi nasıl tetikliyor? Kentleri ve kırsalı mülkiyet odaklı görmekten vazgeçtiğimizde karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor?
– Bugün kent de kır da “cazibe merkezi”, “emlak değeri” ve “yatırım kapasitesi” gibi kavramlar etrafında tasarlanıyor. Mesele barınmanın metalaşmasından çok daha derinde; yaşam alanının bütününün sermaye birikiminin ve rantın nesnesine dönüştürülmesinde.
Bu dönüşüm, kentin de kırın da kendi içinde bir merkez ve çevre üretmesine yol açtı. Kırın kenti besleyen bir işleve indirgenmesi ve kent ile toprak arasındaki besin döngüsünün kopması aynı mantığın ürünü. Ekolojik kriz ve yabancılaşma tam bu noktada birleşiyor. Doğayla kurduğumuz besin, enerji ve madde döngüsünün kopması; aynı zamanda emeğimize, mekânımıza ve birbirimize yabancılaşmanın mekânsal biçimidir.
Dünya Eşitsizlik Raporu verilerine göre; dünyada 56 bin kişi, en yoksul yüzde 50’nin sahip olduğu servetin üç katını elinde tutuyor. En yüksek servet sahibi yüzde 10 ise sermaye kaynaklı emisyonların yüzde 77’sinden sorumlu. Mekânın parçalanması ile servetin ve emisyonların yoğunlaşması aynı sürecin iki yüzü.
Kenti ve kırı “cazibe” ve “değer” kavramlarından kurtarıp, ekolojik sınırlar içinde madde ve enerji akışını azaltırken iyi oluşu artıran ihtiyaç temelli bir metabolizma olarak düşünmek gerekiyor.
ZEYTİNİN BİR BİLDİĞİ VAR
Hafta sonunu bu hayati başlıklar altında tartışarak bitirirken, Zeytin Okulundaki bu çok sesli yolculuğun yaz boyunca süreceğini hatırlatmakta fayda var.
Her hafta yeni bir temayı ele alırken aslında tek bir büyük sorunun etrafında dolaşacağız: Nasıl bir dünyada yaşamak istiyoruz ve bu dünyayı nasıl kurabiliriz?
Belki kesin cevaplara ulaşamayacağız ama daha iyi sorular sorabilen, birbirini dinleyebilen ve geleceğe karşı ortak sorumluluk hissedebilen bir topluluğun parçası olacağız. İnanıyoruz ki daha yaşanabilir bir gelecek; tıpkı bir zeytin ağacı gibi sabırla büyüyen düşüncelerin, paylaşılan deneyimlerin ve zaman içinde kök salan güven ilişkilerinin üzerinde yükselecek.
Çünkü zeytinin bir bildiği var. Ücretsiz gerçekleşen seminerlerde yeni sorular sormak ve bu ortak hafızaya katkı sunmak isterseniz, zeytinin gölgesinde herkese yer var.

















Bir cevap yazın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.