Seferihisar geçen yıl büyük bir orman yangını yaşadı. Menderes’ten başlayıp Orhanlı Köyü üzerinden deniz kıyısına uzanan alevler, bölgenin orman varlığının büyük kısmını tahrip etti. Bu acı tecrübeden gelecek için yol gösterecek dersler çıkarabilmek çok kıymetli. Çünkü artan ve yoğunlaşan orman yangınları sadece bölgemizin, Ege ve Akdeniz’in değil, bütün dünyanın gerçeği. Orhanlı köyünde düzenlenen “Orman Yangınlarına Karşı Ne Yapmalı?” başlıklı toplantı da bu bakımdan bizim için önemliydi. Yangın ekoloğu Doç. Dr. Okan Ürker’in bilgi ve deneyimlerini paylaştığı toplantıyı, bu yüzden mümkün olduğunca geniş aktaracağız.
Doğa Derneği, Orhanlı Köyü Derneği ve Orhanlı Vadi Arama Kurtarma Derneği’nin Seferihisar Belediyesi ve Orhanlı Köyü Muhtarlığıyla iş birliği içinde düzenlediği toplantıya Seferihisar Belediye Başkan Vekili Fuat Gümüş, bölgeden mahalle muhtarları ve Afet İşleri Müdürü de katıldı. Toplantıdan önce Doğa Derneği gönüllüleriyle birlikte geçen yıl yanan bölgede incelemelerde bulunan Ürker, yanan yamaçlar, açılan orman yolları, erozyona uğrayan bölgeler, yeniden yeşeren zeytinler, köy çevresindeki otluklar ve evlerle bitki örtüsünün iç içe geçtiği alanlara dair gözlemler yaptı. Çankırı Karatekin Üniversitesinde öğretim üyesi olan Ürker, aynı zamanda Oregon Eyalet Üniversitesi Orman Fakültesi’nde konuk öğretim üyeliği yapıyor ve Natura Doğa ve Kültür Koruma Derneği’nin genel sekreteri.
Okan Ürker değişen iklim koşullarıyla birlikte orman yangınlarının yeni bir evreye girdiğine dikkat çekiyor. Ürker’e göre Türkiye 2021’den bu yana “mega yangın” dönemine girdi ve vakit kaybetmeden “bütüncül yangın yönetimi” anlayışına geçmesi gerekiyor. Ürker için “yangın yönetimi” deyince asıl soru “yangını nasıl söndürürüz?” değil; yangına nasıl hazırlanacağımız, yanıcı maddeyi nasıl yöneteceğimiz ve yangın sonrasında doğanın kendini yenilemesine nasıl imkân vereceğimiz.

Yangın her zaman kötü müdür?
Okan Ürker’in çizdiği çerçevenin başlangıcında temel bir ayrım bulunuyor: Ateş ve yangın, doğası gereği iyi ya da kötü değil. Sonuçlarını belirleyen, yangının hangi koşullarda gerçekleştiği ve nasıl yönetildiği. Yani iyi ya da kötü olan şey aslında yangın yönetimi.
Ateş, insanlık tarihi boyunca ısınmak, yemek pişirmek, tarım alanlarını yönetmek ve bazı bitkilerin yeniden gelişmesini sağlamak için kullanıldı. Düşük şiddetli ve belirli aralıklarla gerçekleşen yangınlar, Akdeniz ekosistemlerinin doğal döngüsünün de bir parçasıydı. Kızılçam, maki ve frigana toplulukları yangınla birlikte evrimleşti; bazı bitkilerin tohumlarının çimlenmesi, bazı ağaçların köklerinden yeniden sürgün vermesi yangından sonra gerçekleşiyor.
Bu nedenle yangının doğadan tamamen çıkarılması mümkün olmadığı gibi her durumda gerekli de değil. Sorun, yangının sıklığının, büyüklüğünün ve şiddetinin, ekosistemin uyum sağlayabileceği sınırların üzerine çıkmasıyla başlıyor.

Ürker’in ifadesiyle geçmişte habitat mozaiğini oluşturan “iyi yangınlar”, bugün yerini geniş alanları aynı anda etkileyen, çok yüksek enerji açığa çıkaran ve insan yerleşimlerini tehdit eden “kötü yangınlara” bırakıyor. Türkiye’de 2021 yılından itibaren daha görünür hale gelen ve binlerce, hatta on binlerce hektarı etkileyen büyük yangınlar bu değişimin sonucu.
Bu çerçeveden hareketle Ürker, dünyada artık “bütüncül yangın yönetimi” denen bir yaklaşıma geçildiğini anlattı. Bu yaklaşım üç ayaktan oluşuyor:
- Direnç: Yangını söndürme kapasitesi -ama her yangını değil, gerekli olanı söndürmek. Örneğin 2000 yıllık bir anıt karaçam ormanını ya da tarihi bir yerleşimi tehdit eden yangına agresif müdahale edilirken, kimseye zarar vermeyecek bir çalılık yangınının kendi haline bırakılması gerekiyor. Böylece yanıcı madde birikimini de engellemiş oluyorsunuz.
- Dayanıklılık: Yangın çıkmadan önce yanıcı madde (bitki örtüsü) yükünü düşük tutmak -otlatma, mekanik bakım, kontrollü/reçeteli yakmalar yoluyla.
- Uyum: Toplumun yangınla birlikte yaşamayı öğrenmesi; evlerin, yerleşimlerin, tarım alanlarının yangına dayanıklı şekilde tasarlanması.
Yangınlar neden sıklaşıyor ve büyüyor?
Ürker, Akdeniz coğrafyasındaki yangın rejiminin değişiminin altında birbiriyle bağlantılı üç temel neden olduğunu söyledi:
1) İklimin “kırbaç etkisi”:
Akdeniz ikliminin temel özelliği, kışların ılık ve yağışlı; yazların sıcak ve kurak geçmesi. Kış ve ilkbahar aylarında yağışlarla hızla gelişen bitki örtüsü, yaz aylarında kuruyarak büyük bir yakıt deposuna dönüşüyor. Bu döngü yeni değil. Yeni olan, sıcaklıkların, kuraklığın ve rüzgârların artık geçmişte alışılan sınırların dışına çıkması.
Ürker bunu “iklimin kırbaç etkisi” olarak tanımlıyor. Yangın sırasında rüzgârın kısa sürede yön değiştirmesi, saatte 80-100 kilometreye ulaşan rüzgârlar, uzun süreli kuraklık ve aşırı sıcaklık, yangının davranışını tahmin etmeyi ve kontrol altına almayı zorlaştırıyor.
Geçmişte çevresi kısa sürede çevrilebilen bir yangın, bugün birkaç dakika içinde kilometrelerce ilerleyebiliyor. Yangın yalnızca yerdeki otları ve çalıları değil, ağaçların tepelerini de tutuşturarak “tepe yangınına” dönüşebiliyor. Bu aşamadan sonra uçakların, helikopterlerin ve kara ekiplerinin müdahale kapasitesi önemli ölçüde azalıyor.
Ürker’e göre bu nedenle orman yangınlarıyla mücadeleyi iklim krizinden ayrı düşünmek mümkün değil. Fosil yakıtlara dayalı ekonomi, artan karbon salımları ve küresel ısınma, yangın mevsimini uzatıyor; yangına elverişli günlerin sayısını artırıyor ve yangınları daha yıkıcı hale getiriyor.

2) Teknik ormancılık ve tek tip plantasyonlar:
İkinci neden, ormanların çeşitlilik içeren ekosistemler olarak değil, düzenli sıralar halinde ağaç yetiştirilen üretim alanları gibi yönetilmesi.
Ürker’e göre özellikle Akdeniz bölgesinde yangın sonrası alanların tamamen temizlenmesi, dozerlerle sürülmesi ve aynı yaşta, aynı türden çam fidanlarının düzenli sıralar halinde dikilmesi yeni riskler yaratıyor. Böyle alanlarda ağaçlar arasında yangının hızını kesecek tür ve yaş çeşitliliği bulunmuyor. Bütün bitkiler aynı anda kuruyor ve aynı anda yanmaya hazır hale geliyor.
Yangından sonra yanmış ve yanmamış bütün ağaçların alandan çıkarılması, yalnızca ağaçları değil toprağı örten bitkisel tabakayı ve tohum deposunu da yok edebiliyor. Ağır makinelerle açılan yollar ve çıplak bırakılan toprak, ilk şiddetli yağışta erozyona uğruyor. Toprak dere yataklarına taşınıyor, yollar ve menfezler kapanıyor.
Orhanlı çevresindeki saha incelemesinde yangından sonra açılan yolların, bozulan dere geçişlerinin ve erozyonun izlerini gözleyen Ürker, “İyi bir şey yapalım derken yangının kendisinden daha ağır bir tahribat yaratılabilir” uyarısında bulundu.
Akdeniz ekosisteminde kızılçam, maki ve birçok çalı türü yangından sonra kendiliğinden yenilenebiliyor. Bu nedenle her yanan alana hemen fidan dikmek yerine önce doğanın vereceği tepkiyi izlemek gerekiyor. Gençleşmenin gerçekleşmediği sınırlı alanlarda takviye yapılabilir; ancak ilk müdahalenin amacı toprağı ve suyu korumak olmalı.
Ürker, tek tip çam plantasyonlarını “kibrit kutusuna dizilmiş kibrit çöplerine” benzetiyor. Ona göre bu alanlar gerçek anlamda orman değil, uzun vadede çok daha büyük yangınların yakıtını biriktiren “çam tarlaları”.
3) Nüfus baskısı ve orman köylüsünün bilgisinin dışlanması:
2011’de çıkan Büyükşehir Yasası’yla birçok köy bir gecede “mahalle” statüsüne dönüştü; turizm, tarım, sanayi gibi nedenlerle ormana yakın alanlarda yaşayan nüfus arttı. Bunun sonucunda orman-yerleşim arayüzü genişledi. Öte yandan bu yeni nüfusun büyük bölümü, kuşaklar boyunca o topraklarda yaşamış yerel halk kadar yangın bilgisine sahip değil. Bu hem yangın çıkma sayısını artırıyor hem de müdahalenin gecikmesine yol açıyor.
Bu noktada yangın rejimini değiştiren bir başka gelişme de köylülerin, çobanların ve arıcıların ormanla kurduğu geleneksel ilişkinin zayıflaması oldu. Keçiler ve koyunlar ormandaki otları ve çalıların alt dallarını yiyerek yanıcı madde miktarını azaltıyordu. Arıcılar, oduncular, çobanlar ve köylüler ormanda sürekli bulunuyor; yalnızca üretim yapmıyor, aynı zamanda dumanı, kaçak ateşi, hastalanan ağacı ve değişen koşulları erkenden fark ediyordu.
Teknik ormancılık anlayışı içinde keçinin ve orman köylüsünün ormandan uzaklaştırılması, bu bakım sistemini de ortadan kaldırdı. Hayvanların tüketmediği otlar ve çalılar birikmeye başladı. Yerdeki kuru otlardan çalılara, çalılardan ağaçların alt dallarına ve oradan tepelere uzanan bir “yakıt merdiveni” oluştu.
Ürker’e göre geçmişteki otlatma sistemi bütünüyle korunabilseydi yangınların çıkması engellenemese bile bu kadar geniş ve şiddetli yangınların ortaya çıkma ihtimali azaltılabilirdi.
Bugün İspanya ve Portekiz gibi ülkelerde “silvopastoralizm” adı verilen uygulamalarla çobanlar ve ormancılar birlikte çalışıyor. Yangın sezonundan önce belirlenen alanlara kontrollü biçimde koyun, keçi ya da sığır sokuluyor. Hayvanların hangi alanda, ne kadar süreyle ve hangi yoğunlukta otlatılacağı önceden planlanıyor. Böylece hem yanıcı madde azaltılıyor hem de hayvancılık destekleniyor.
Ürker, Orhanlı ve Seferihisar’da da keçi ve koyun yetiştiriciliğinin yangın yönetiminin bir parçası olarak yeniden düşünülmesini öneriyor.
Orhanlı ve Seferihisar için orman yangın riski
Sahada yapılan inceleme, hem iyi hem kötü örnekleri gözler önüne serdi. Ürker’in aktardığı gözlemler şöyle özetlenebilir:
- Geçmiş yara henüz kapanmadı, risk bitmedi. Geçen yıl yanan yaklaşık on bir bin hektarlık alanda bitki örtüsü (özellikle otsu tabaka) hızla yeniden gelişiyor; bu da kısa vadede -hatta bu yaz bile- yeni bir yangın riskini beraberinde getiriyor. Ürker’e göre şiddetli, büyük ölçekli bir yangının tekrarı belki 10-15 yıl gecikebilir, ama daha küçük ölçekli, yıkıcı yangınlar birkaç yıl içinde yaşanabilir.
- Restorasyon süreci sorunlu ilerliyor. Yanan alanda yeni orman yolları açılmış; bu yollar iyi planlanmadığı için arkasından seller ve erozyon gelmiş, dere yatakları ve mevcut yollar zarar görmüş. Bazı bölgelerde yanmış-yanmamış her şey toplanıp dozerle düzleştirilmiş, toprağın tohum deposu da yok edilmiş. Bu da uzun vadede yeniden ormanlaşmayı zorlaştırıyor.

- Köy ile orman arasındaki tampon bölge kritik. Zeytinlik ve bağların bulunduğu ot/çalı zonlarının yanması, ormandan çok daha yıkıcı ve can/mal güvenliği açısından daha riskli olabiliyor; çünkü bu alanlar doğrudan evlere komşu.
- Bireysel önlemler yetersiz ve dağınık. Bazı evlerin bahçesinde elli yıllık çamlar evin duvarına yaslanmış durumda; odunluklar açıkta, çatılarda ibre birikimi var. Bazı üreticiler (bir üzüm bağı örneğinde olduğu gibi) kendi arazisinde tedbir almış olsa da, çevresindeki alanlar korumasızsa yangının çıkardığı ısı şoku o araziyi de fizyolojik strese sokup birkaç yıl içinde yok edebiliyor. Yani bireysel tedbir tek başına yeterli değil.
- Kaçış güzergâhları ve altyapı hassasiyeti. Köyün coğrafi yapısı (birden fazla çıkış rotası, deniz kıyısına yakınlık) göreli bir avantaj sunsa da, -Ürker’in aktardığı Saklıkent örneğinde olduğu gibi- rüzgârın yönü halkı denize sıkıştırabiliyor. Yangının çıktığı anda elektriğin kesilmesi de ayrı bir risk. Elektrik olmayınca kuyulardan su çekilemiyor, hidroforlar çalışmıyor, telefonlar şarj edilemiyor ve iletişim kesintiye uğruyor. Orhanlı’da alınan jeneratörler ve tankerler bu nedenle önemli; ancak su kaynaklarının, yangın hidrantlarının, bağlantı aparatlarının ve elektrikten bağımsız çalışabilecek sistemlerin önceden hazırlanması gerekiyor.

Kısacası Orhanlı ve genel olarak Seferihisar hattı, hem iklimsel kırbaç etkisine hem de geçmişteki tek-tip ağaçlandırma ve arazi müdahalelerinin olumsuz sonuçlarına çok açık. Üstelik geçen yılki büyük yangının ardından oluşan taze, yoğun bitki örtüsü, yakın vadede yeni bir yangın riskini canlı tutuyor.
Ne yapmalı?
Toplantıda söz alan köylüler, geçen yılki yangında yerel bilgi ve uyarıların bazı noktalarda dikkate alınmadığını anlattı. Yangının hangi yönden geleceğini, nerede durdurulabileceğini bilen köylülerle müdahale ekipleri arasında yeterli iletişim kurulamaması, yangın yönetiminin yalnızca teknik kurumlara bırakılamayacağını bir kez daha gösterdi.
Toplantının en önemli kısmı, Ürker’in bilgi ve deneyimlerine dayanarak aktardığı ve katılımcıların dile getirdiği tecrübelerle ortaklaşan somut öneriler oldu. Bunlar üç düzeyde toplanabilir: bireysel/ev bazında, köy/toplum bazında ve politika/sistem bazında.
Ev ve arazi düzeyinde alınabilecek basit önlemler
- Evlerin çevresinde 2-3 metrelik bir “yapısal tutuşma alanı” bırakılmalı; bu alanda hiçbir yanıcı madde (odun, çalı, kuru ot) bulunmamalı; mümkünse çakıl, beton ya da fayans gibi yanmaz zeminler tercih edilmeli.
- Odun ve kömür açıkta değil, kapalı bir odunlukta muhafaza edilmeli; çöp ve çalı çırpı gelişigüzel bırakılmamalı.
- Çatılar düzenli aralıklarla çam ibresi birikiminden temizlenmeli; kiremit çatı tercih edilebilir ama ibre biriktirmemesine dikkat edilmeli.
- Evin çevresinde 15-20 metrelik bir zonda ağaç ve çalı yoğunluğu azaltılmalı; ağaçlar evin duvarına bitişik olmamalı.
- Çift camlı pencere sistemleri ve küçük pencereler, kıvılcım ve sıcaklığın içeri nüfuz etmesini azaltabilir.
- Tarım arazilerinde (bağ, bahçe, zeytinlik) bakım ve tedbir bireysel olarak alınsa bile, çevredeki komşu arazilerde aynı özen gösterilmezse yangının yayılması engellenemiyor. Bu nedenle mahalle/köy ölçeğinde ortak hareket şart.
Köy ve toplum düzeyinde
- Toplanma alanı ve tahliye rotaları: Orhanlı’nın geçen yıl kendiliğinden oluşturduğu toplanma/harekât merkezi iyi bir örnek olarak değerlendirildi. Ürker, dünyada risk yüksek köylere devletlerin klima, solunum cihazı, bir haftalık gıda stoku ve jeneratör bulunan, yanmaz malzemeden inşa edilmiş kalıcı toplanma merkezleri kurduğunu aktardı. Kaçış rotaları ve toplanma noktaları köyün farklı noktalarında (cami, okul, mezarlık girişi gibi herkesin bileceği yerlerde) olmalı ve sürekli hatırlatılmalı.
- Su ve elektrik altyapısı: Elektrik kesintisi su pompalama sistemlerini devre dışı bırakabildiğinden, mümkün olduğunca yerçekimiyle (cazibeyle) çalışan su sistemleri ve yangın çıkışları/hidrant noktaları planlanmalı.
- Gönüllü ve STK koordinasyonu: Geçen yıl yaşanan tecrübeyle, ihtiyaç fazlası yardım malzemesinin (örneğin gereğinden fazla sandviç/ayran) israf olduğu, buna karşılık her STK’nın net bir görev tanımıyla (biri lojistik, biri gıda, biri arama-kurtarma) çalışmasının çok daha verimli olduğu vurgulandı. Yerel halkın bölgeyi, yolları, su kaynaklarını en iyi bilen taraf olduğu; bu bilginin haritalanıp resmi ekiplerle (AFAD, orman idaresi) paylaşılmasının kritik olduğu belirtildi.
- Gönüllülerin güvenliği: İyi niyetle yangına doğrudan müdahale etmeye çalışan koordine olmamış gönüllülük tehlikeli olabilir. Bu nedenle gönüllü emeğinin yangın öncesi ve sonrası çalışmalara (yanıcı madde yönetimi, restorasyon, farkındalık eğitimi) yönlendirilmesi önerildi.
Yönetim ve politika düzeyinde
- Söndürmeye değil, önce yanıcı madde yönetimine yatırım: Ürker’in ısrarla vurguladığı nokta, kaynakların çoğunlukla yangın sırasında söndürmeye (uçak, helikopter) harcandığı, oysa asıl etkili yatırımın yangın öncesinde yanıcı madde yükünü azaltmaya yapılması gerektiğiydi. Bunun araçları: keçi/koyun otlatması, mekanik bakım (sıklık temizliği), kontrollü/reçeteli yakmalar.
- Silvopastoralizm (orman-otlatma birlikteliği): İspanya ve Portekiz örneklerinde olduğu gibi, orman idaresi ile çobanların anlaşarak belirli alanlarda, belirli sürede, kontrollü otlatma “reçetesi” uygulaması öneriliyor. Bu hem yanıcı maddeyi azaltıyor hem de üreticiye (süt, süt ürünleri gibi) katma değerli bir gelir kapısı açıyor.
- Restorasyonda sabır ve doğaya izin verme ilkesi: Yangından hemen sonra toplu fidan dikimi yerine, doğanın kendini yenilemesine (tohum bankası, kızılçamın ve zeytinin doğal sürgün verme kapasitesi) belirli bir süre izin verilmeli; öncelik erozyon önleme (çizgi ekim, teraslama) çalışmalarına verilmeli. Ürker, dünya genelinde ağaç dikim kampanyalarının yüzde 90’ının başarısız sonuçlandığını, tek tip değil karma tür dikiminin ve 5-10 yıllık uzun soluklu, yerel halkın da içinde olduğu restorasyon programlarının çok daha etkili olduğunu belirtti.
- Yangın yönetişimi modeli: ABD örneğinden hareketle, yangın anında yerel yönetim, orman idaresi, itfaiye, muhtarlık ve STK’ların ortak bir masada; günlük hava/rüzgâr verilerine göre nerenin söndürüleceğine, nerenin kendi haline bırakılacağına birlikte karar verdiği bir model önerildi. Bu modelde sorumluluk tek bir kuruma yıkılmıyor, ortak alınan kararın sonucuna herkes birlikte katlanıyor.
- Algı yönetimi sorunu: Toplantıya katılan Seferihisar Afet İşleri Müdürlüğü’nden yetkili, itfaiyenin “can/mal riski yoksa yanacak olanı bırakma” ilkesinin toplum tarafından “müdahale etmiyorlar” şeklinde yanlış anlaşıldığını, sosyal medya baskısının bu bilimsel yaklaşımı uygulamayı zorlaştırdığını aktardı. Bu nedenle doğru bilginin toplumla sürekli ve sabırla paylaşılması gerektiği vurgulandı.
- Orman-şehir/yapısal yangın ayrımı: Orman idaresinin kapasitesinin orman yangınlarına yönelik olduğu, ancak fiilen köy ve yapısal yangınlara da çağrıldığı için aşırı yüklendiği; bu görev karmaşasının netleştirilmesi gerektiği belirtildi.
- Siyasi/yasal boyut: Toplantıda söz alan bir katılımcı, yangın yönetiminin “siyaset üstü” değil tam tersine doğrudan siyasetin konusu olduğunu savundu: iklim krizi, teknik ormancılık politikaları ve “Bütün Şehir Yasası” ile orman köylerinin bir gecede statü değiştirmesi, hepsi siyasi kararların sonucu. Bu bağlamda ulusal bir orman politikasının, orman köylüsünün ormanın yönetimine ve korumasına fiilen dahil edilmesinin, siyasi partilerin seçim programlarında yer alması gereken bir mesele olarak ele alınması istendi. Ürker de yangının kendisinin doğal bir olgu olarak siyaset üstünde tutulması gerektiğini, ancak yangın yönetiminin -iktidarıyla muhalefetiyle- doğrudan siyasetin içinde olduğunu teyit etti.

Yangınla savaşmak değil, yangına uyum sağlamak
Okan Ürker’in konuşmasının en temel mesajı, yangının bütünüyle engellenemeyeceğiydi. Yangın, insanlardan çok önce de doğada vardı; insanlardan sonra da var olmaya devam edecek. Her yangını düşman ilan eden, yalnızca bastırmaya ve söndürmeye dayalı bir sistem uzun vadede daha fazla yanıcı madde biriktiriyor ve daha büyük yangınların koşullarını oluşturuyor.
Bu nedenle amaç yangını her koşulda yok etmek değil; düşük şiddetli, ekosistemin yenilenmesine katkı sunan yangınlarla yüksek şiddetli ve yıkıcı yangınları birbirinden ayırabilmek. Yerleşimleri, üretim alanlarını, yaşlı ormanları, kültürel varlıkları ve su kaynaklarını korurken doğanın yangınla kurduğu ilişkinin de farkında olmak.
Elbette ki “yangına uyum”, felaketi kabullenmek anlamına gelmiyor. Tam tersine, yangın çıkmadan önce harekete geçmek; köyleri, evleri, ormanları ve tarım alanlarını yangının kaçınılmaz varlığına göre düzenlemek anlamına geliyor.
Geçen yıl yaşanan büyük yangın, ağır bir kayıp olduğu kadar önemli bir uyarıydı. Kurulan arama kurtarma derneği, alınan tankerler, jeneratörler ve oluşturulan dayanışma ağı değerli bir başlangıç. Ancak bu başlangıcın köy çapında bir risk planına, düzenli otlatmaya, ev çevresi bakımına, tahliye tatbikatlarına, yangın sonrası ekolojik izlemeye ve kurumlarla ortak karar mekanizmasına dönüşmesi gerekiyor.
Çünkü Okan Ürker’in toplantı boyunca defalarca hatırlattığı gibi, bölgemizde yangın riski hep var ve değişen iklim şartlarıyla daha da artacak. Belirleyici olan, yangın geldiğinde yetkililerden yurttaşlara onunla ilk kez karşılaşan hazırlıksız bir topluluk olarak mı, yoksa ne yapacağını bilen, önceden hazırlığını yapmış, birlikte hareket eden ve yaşadığı coğrafyanın yangınla ilişkisini tanıyan bir topluluk mu olacağımız.
















Bir cevap yazın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.