- İstihdam artıyor, sendikalılık geriliyor: İşçilerin yüzde 86’sı TİS güvencesinden uzak! - Temmuz 29, 2026
- Tarlada ve sokakta termal adaletsizlik: Sıcak dalgası ve kentsel ısı adası emekçiler için iklim afetine dönüşüyor - Temmuz 26, 2026
- Resmi veriler ve saha gerçekleri: İzmir ormanları yangına ne kadar hazır? - Temmuz 23, 2026
Anayasa ‘Kıyılar halkındır’ dese de sahiller bu yaz da şezlong sınırlarının aşılmasıyla gündemde. İspanya ve Fransa katı kıyı koruma sınırlarıyla, Yunanistan ise yüzde 50 kuralı ve dijital takiple kıyılarını kamunun kullanımına açarken; Türkiye’de fiili durum ‘ecrimisil’ ödemeleriyle sürdürülüyor. Avukat Seher Gacar, kıyılardaki iki temel kiralama sorununu ve halkın denize erişimini sağlayacak üç somut çözümü anlattı.
Her yaz mevsiminde olduğu gibi, bu yıl da sosyal medyaya ve haber sitelerine Ege ve Akdeniz kıyılarından benzer görüntüler düşüyor. Çitlerle çevrilen sahiller, halkın ücretsiz girişini engelleyen korumalar, astronomik şezlong ücretleri ve deniz kenarına havlusunu sermek istediği için kapıdan çevrilen, hatta darp edilen vatandaşlar… Sosyal medyada çektikleri videolarla bu duruma isyan eden dar gelirli aileler, anayasal bir hak olan “denize ücretsiz erişim” özgürlüğünün ellerinden alınmasına tepki gösteriyor.
2023 yılının yaz aylarında Yunanistan’da başlayan ve bizim kıyılarımıza da sıçrayan “Havlu Hareketi” eylemleri sorunu sıkça medyanın da gündemine taşıyor. Ancak uzmanlar, komşuyla aramızda çok temel bir fark olduğunu vurguluyor: Yunanistan’da halk, plajlardaki şezlongların oranını azaltıp kendi havlu sereceği alanı biraz daha genişletmek için eylem yaparken; Türkiye’de halk, plaja adım dahi atamadığı, kıyılar çitlerle örüldüğü için sokağa dökülüyor.
Peki, Akdeniz’in diğer kıyılarında bu iş nasıl çözüldü ve Türkiye’deki düğüm nerede kilitleniyor?

Akdeniz’in üç başarılısı, iki sorunlusu
Akdeniz havzası incelendiğinde kıyı yönetimi konusunda net bir kutuplaşma göze çarpıyor: İspanya’da ünlü “Ley de Costas” (Kıyı Kanunu) uyarınca kıyılar tamamen kamu malıdır ve asla özelleştirilemez. Deniz sınırından itibaren ilk 6 metrelik şerit tamamen boş bırakılmak zorundadır; buraya özel mülk dahi olsa tek bir şezlong konulamaz, çit çekilemez. Fransa’da da benzer şekilde halkın plajlara ücretsiz erişimi katı yasalarla korunur ve işletmeler plaj alanının ancak küçük bir kısmında geçici hizmet verebilir.
Havlu Hareketi’nin ardından Atina yönetimi yasaları sertleştirdi. Artık plajların en az yüzde 50’sinin tamamen boş kalması zorunlu. Koruma altındaki ekolojik bölgelerde şezlong tamamen yasak. Üstelik kurulan “MyCoast” uygulamasıyla vatandaşlar, gittikleri plajın yasal sınırlarını cep telefonlarından görerek ihlalleri anında bakanlığa şikâyet edebiliyor.

Ortak sorun: Fiili işgal!
İtalya da tıpkı Türkiye gibi kıyıların özel işletmelere uzun süreli imtiyazlarla verilmesi ve halkın dışlanması sorunuyla mücadele ediyor. İtalya’da da plajların en az yüzde 50’sinin halka ayrılması için ciddi eylemler yapılıyor. Türkiye ise kâğıt üstünde halkın kullanım hakkını koruyan yasalara sahip olmasına rağmen uygulamada durum içler acısı.
Kâğıt üstünde kıyılar hepimizin!
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bu konuda son derece net. Anayasanın 43. maddesi şöyle der: “Kıyılar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır; deniz, göl ve akarsu kıyıları ile sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir.”
Kıyı Kanunu’nun 5. maddesi de bu hakkı koruma altına alır: “Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır.”
Hukuken kıyılarda tasarruf yetkisi Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na aittir. Yerel yönetimlerin kıyılar üzerinde doğrudan kiralama veya mülkiyet hakkı yoktur. Ancak belediyeler, bakanlıktan pazarlık usulüyle ihalesiz olarak bu alanları kiralayabilir ve halk plajı olarak işletebilir.
Yasa bu kadar açıkken, kıyılarımız nasıl talan ediliyor? Konunun hukuki boyutunu ve sahada yaşananları, uzun süredir kıyı hareketlerinin içinde yer alan EGEÇEP eş sözcüsü Avukat Seher Gacar ile konuştuk.

Devletin ‘iyi niyetli’ gerekçesi nasıl ranta dönüştü?
Avukat Seher Gacar, devletin sahilleri kiralarken öne sürdüğü resmi gerekçenin aslında teoride makul göründüğünü, ancak bu “kamu hizmeti” maskesinin arkasına sığınılarak devasa bir rant kapısı aralandığını belirtiyor:
“Halkın plajı kullanımı sırasında tuvalet, duş ve temizlik ihtiyacı var. Devletin amacı, en azından kâğıt üzerinde ve şartnamelerde şöyle açıklanıyor: ‘Plajda yiyecek-içecek satacak 6 metrekarelik bir büfeye ve 25 metrekarelik bir şemsiye-şezlong alanına izin verelim. Bu işletmeci de karşılığında plajın ve tuvaletlerin temizliğini üstlensin, bir cankurtaran kulesi yapıp insanların can güvenliğini sağlasın.’ Sözleşmeler standarttır; sökülebilir malzeme dışında bir şey yapılamaz, etraf çevrilemez, kapatılamaz ve kesinlikle giriş ücreti alınamaz.”

Ancak Gacar, uygulamanın bu teoriyle hiçbir ilişkisi kalmadığını, sistemin tamamen orta ve dar gelirli vatandaşı dışlamak üzere kurulduğunu vurguluyor:
“Evet, kâğıt üzerinde durum bu olsa da uygulamada 3 kişilik bir aile olarak o tuvalet ve duşu kullanabilmek için cebinizde bir aylık emekli maaşı tutarında paranızın olması gerekiyor. İşletmeler giriş ücreti adı altında fahiş paralar talep ediyor. Hatta iş öyle bir boyuta ulaştı ki, bazı işletmelerde paranız olsa dahi kapıdaki korumalar dış görünüşünüzü beğenmediklerinde, kıyafetinize bakarak sizi içeri dahi almıyorlar. Kendi vatanında, kendi denizine girmek isteyen insanlara mülteci muamelesi yapılıyor.”
‘Ecrimisil’ oyunu ve kaçak saraylar
Avukat Seher Gacar’a göre sahillerde yaşanan yağma ve anayasa ihlali iki farklı yöntemle yürütülüyor. Gacar bu iki yöntemi şöyle açıklıyor:
1. Hiç kiralamadan doğrudan işgal etmek (Ecrimisil)
Bazı işletmeler hiçbir kiralama sözleşmesi yapmaya dahi gerek duymadan sahili doğrudan işgal ediyor, çitlerle çeviriyor. Şikayet halinde bakanlık memurları gelip işgali tespit ediyor ve işletmeye “Ecrimisil” (Haksız İşgal Tazminatı) kesiyor. Gacar, bu noktada bir yasal boşluğun doğduğunu ve devletin bizzat işgali meşrulaştırdığını söylüyor:
“Bakanlık memurları cezayı kesiyor, ‘burayı tahliye et’ deyip gidiyor. İşletme ne yapıyor? Aslında orada işgalci olduğunun resmi kanıtı olan o ecrimisil makbuzunu cebine koyuyor. Vatandaş ya da kolluk geldiğinde ‘Bakın ben buraya devlete para ödüyorum, burası benim kiralık alanım’ diyor. Oysa o bir kira ödemesi değil, işgal cezası!
Daha da vahimi, Bakanlığın taşra teşkilatlarında bu devasa işletmeleri fiziken tahliye edecek ekipmanı ve personeli bulunmuyor. Bu yüzden yerel yönetimlerden tahliye işlemini yapmasını istiyorlar. Yerel yönetimler ise ‘ekipman yetersizliği, araç azlığı, iş yoğunluğu’ gibi bürokratik bahanelerle tahliye işlemini sürekli sürüncemede bırakıyor. İşin gerçeği şu: Yerel yönetimler, bu işletmelerle birebir temas halinde oldukları için onlarla ‘kötü’ olmak, karşı karşıya gelmek istemiyorlar.”
Gacar bu duruma Çeşme’den çok somut bir örnek veriyor:
“Çeşme Ovacık Azmak mevkiinde ünlü bir işletme var. Formaliteden de olsa bir kiralama yapmaya gerek duymadan halka açık sahili işgal edip tamamen kapattı. Doğal sit alanına binlerce ton beton dökerek kaçak yapılar inşa etti. Bu da yetmedi; sahil kenarından geçen ve halkın kullandığı kamu yolunu iptal edip kendi işletmesinin sınırları içine kattı. Yüz yıllık ardıç ağaçlarını keserek arkadan yeni bir yol açtı. Denizde, balıkların yumurtlama alanına beton döküp iskele bile kurdu.

“Biz burada basını davet ettik, eylemler yaptık, onlarca şikâyette bulunduk. Çokça emek sonrası alınmış kesin yıkım kararları var, tahliye kararları var… Ama uygulama nerede? Maalesef sıfır. 2019 yılından bu yana verilmiş yıkım kararlarına rağmen orada tek bir çivi dökülmedi, işgal sonlandırılmadı. Üstelik her yıl biraz daha yayılıp işgal alanlarını genişletiyorlar.”
2. Şartnameyi delip helikopter pisti yapmak
İkinci yöntem ise kiralama yapan ama sınır tanımayan işletmeler. Sözleşmede “6 metrekare sökülebilir büfe ve 25 metrekare gölgelik” yazmasına rağmen, süreç içinde sahiller devasa tesislere dönüşüyor. Gacar, belediye plajları dışındaki özel işletmelerde yasa tanıyan kimsenin kalmadığını öne sürüyor:
“6 metrekarelik büfe ve 25 metrekarelik gölgelik izniyle yola çıkılıyor. Gelinen yer neresi biliyor musunuz? Bazılarının içinde helikopter pisti bile olan, dünya mutfaklarından her türlü yemeği barındıran lüks restoranlar, barlar, bembeyaz kireç taşlarının üzerine vicdansızca konulan ahşap platformlar, yeri göğü inleten desibelde konser verilen devasa sahneleriyle lüks beach club’lar…
“Şartnamede ‘şezlong konulan yer dışında halkın rahatça havlusunu serip ücretsiz kullanacağı alan bırakılmak zorundadır’ ibaresi yazar. Ücretin sadece şezlong ve şemsiye kiralayana uygulanabileceği, giriş ücreti alınamayacağı açıkça belirtilir. Ama özel işletmelerin hiçbirinde buna uyulmuyor. Sadece belediyelerin işlettiği plajlarda bu şartlar kısmen korunabiliyor.”
Vatandaş kapıdaki badigardlarla mı savaşacak?
Sorunu çözmek için denetim yükünü vatandaşın üzerine yıkmanın gerçekçi bir çözüm olmadığını söyleyen Avukat Seher Gacar:
“Biz vatandaşa ‘Hakkınızı arayın, zabıtayı çağırın, polise şikâyet edin’ diyoruz. Ama bir düşünün; hafta boyunca çalışmış, hafta sonu çocuklarıyla, eşiyle şurada iki saat keyifli bir tatil yapmak, serinlemek isteyen insanları gözünüzün önüne getirin. Biz bu insanlardan o kısıtlı dinlenme zamanında zabıtayla, jandarmayla, polisle uğraşmasını, işletmenin kapısındaki badigardlarla kavga etmesini bekliyoruz. Bu olacak iş değil! Kamunun, devletin, yerel yönetimlerin kendi görevlerini yapmamalarının faturasını ve yükünü vatandaş çekemez, çekmemeli.” diyor.

Seher Gacar’a göre Türkiye’deki bu kronik krizin çözümü için uygulanması gereken 3 somut adım var:
- Özel sektöre kiralama tamamen durdurulmalı: Denetim ve yaptırım mekanizmaları çalışmadığı için bakanlık sahilleri şahıslara kiralamaktan tamamen vazgeçmeli. Sahiller ya doğrudan belediyelere ya da Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı TURAŞ (Kültür ve Turizm Bakanlığı, Döner Sermaye İşletmeleri iştiraki) gibi kamusal iştiraklere devredilmeli.
- Belediyeler “ruhsat iptali” kozunu kullanmalı: Belediyelerin elinde “iş yeri açma ve çalışma ruhsatı iptali” gibi çok güçlü bir denetim mekanizması var. Yasayı ve kıyı sınırlarını ihlal eden tesislerin işletme ruhsatları iptal edilmeli ve mühürlenmeli. Geçmişte biz yoğun mücadeleler sonucunda bunu İzmir’de iki işletmeye uygulattık ve kapattırdık. Demek ki istenirse yapılabiliyor. Yeter ki yerel yönetimler o siyasi ve ekonomik baskılara boyun eğmesin.
- Halkın katılımı ve dijital şeffaflık: Yunanistan’daki “MyCoast” örneğinde olduğu gibi, Türkiye’de de hangi işletmenin kıyıda tam olarak ne kadar hakkı olduğunu gösteren dijital bir harita halkın erişimine açılmalı. Vatandaş, hakkı olan boş sahil şeridini bilmeli ve tek tuşla yetkilileri göreve çağırabilmeli.
İspanya, Fransa ve Yunanistan’daki örnekler, kıyılarda kamu yararı ile işletme dengesinin yasal sınırlar ve dijital denetimle kurulabileceğini gösteriyor. Türkiye’de de mevcut kıyı mevzuatının sahada etkin şekilde uygulanması, yetki sınırlarının netleştirilerek işletme hakkının kamu iştiraklerine ve belediyelere devredilmesi, bu erişim sorununu çözecek temel adımlar olarak öne çıkıyor.

















Bir cevap yazın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.