Yangınlar neden büyüyor: İklim kırbacı, yanlış ormancılık ve insan etkisi

2025 yazında Menderes’in Kuyucak Mahallesi ile Seferihisar’ın Orhanlı Mahallesi arasındaki ormanlık alanda başlayan yangın, şiddetli rüzgâr ve kuru havanın etkisiyle kısa sürede geniş bir bölgeye yayıldı. Seferihisar’da yerleşim alanlarına kadar ulaşan alevler nedeniyle çok sayıda mahalle tahliye edilirken evler, tarım alanları ve ormanlık bölgeler zarar gördü. Dört gün süren yangın, Seferihisar’da ormanlarla yerleşimlerin ne kadar iç içe geçtiğini ve ilçenin büyük yangınlar karşısındaki kırılganlığını bir kez daha gösterdi.

Fakat büyük yangınları yalnızca yangının çıktığı gün esen rüzgârla, yüksek sıcaklıkla veya ilk kıvılcımın kaynağıyla açıklamak yeterli değil. Yangına uygun koşullar aylar, hatta yıllar içinde oluşuyor. Kuruyan toprak, değişen yağış düzeni, ormanda biriken yanıcı maddeler, yerleşimlerin ormanlık alanlara doğru genişlemesi ve uygulanan ormancılık politikaları bir araya geldiğinde, küçük bir tutuşma kontrol edilmesi güç bir yangına dönüşebiliyor.

İklim Masası’nın 16 Temmuz’da düzenlediği “2026 Yazında Bizi Neler Bekliyor?” başlıklı çevrimiçi basın toplantısında Dr. Bikem Ekberzade ve Doç. Dr. Okan Ürker, Türkiye’de değişen yangın rejimini ve mevcut yangın politikalarının neden yetersiz kaldığını anlattı.

Yangınların sayısı değil, dinamikleri değişiyor

İstanbul Teknik Üniversitesi Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü’nden Dr. Bikem Ekberzade, iklim değişikliğiyle birlikte orman yangınlarının yalnızca sayısının değil, karakterinin değiştiğini söyledi.

İstanbul Teknik Üniversitesi Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü’nden Dr. Bikem Ekberzade

Küresel ölçekte toplam yanan alanlarda, özellikle tarımsal yangınlardaki azalmaya bağlı bir düşüş görülse de orman yangınlarında benzer bir gerileme yaşanmıyor. Yangınlara daha hızlı müdahale edilmesi küçük yangınların büyümesini engelleyebiliyor; buna karşılık kontrol altına alınamayan tekil yangınlar çok geniş alanlara yayılarak “ekstrem yangın” veya “mega yangın” boyutuna ulaşabiliyor.

Ekberzade, 2021 ve 2025 yıllarının yangın dağılımları karşılaştırıldığında büyük yangınların Akdeniz’in güney kıyılarından İzmir’e ve daha kuzeydeki enlemlere doğru kaydığının görüldüğünü söyledi. Yangının yalnızca sıcak bir günde başlayan anlık bir olay olmadığını vurgulayan Ekberzade, yangına zemin hazırlayan koşulların yıllar boyunca oluşabildiğini belirtti.

Tek bir yağışlı yıl kuraklığı bitirmiyor

Türkiye’nin yüz yıllık kuraklık ve yangın simülasyonlarını hazırladıkları araştırmanın ilk bulgularına göre Türkiye ve çevresindeki coğrafya uzun süredir istikrarlı bir kuraklık sürecinin içinde bulunuyor. Bu nedenle yağışlı geçen tek bir yıl, uzun dönemli kuraklık sinyalini ortadan kaldırmaya yetmiyor. Kuraklığın etkisinin hafiflemesi için birkaç yıl üst üste yeterli yağış alınması gerekiyor.

Ekberzade’nin sunduğu verilere göre son 10 yılda, özellikle yangın mevsiminde ve kuzey enlemlerde toprak neminde güçlü bir azalma yaşandı.

Toprak neminin azalması, bitki örtüsünü ve orman altındaki yanıcı maddeleri daha kolay tutuşabilir hale getiriyor. Ancak yağışlı dönemler de yangın tehlikesini her zaman azaltmıyor. Uzun süren aşırı kuraklığın ardından gelen yüksek yağış, bitkilerin ve otların hızla çoğalmasına, yani “yakıt yükünün” artmasına yol açabiliyor. Ardından gelen sıcak ve kuru dönem ise bu bitki örtüsünü yangına hazır hale getiriyor.

Ekberzade, bu “iklim kırbacı” etkisinin 2021 Manavgat yangınında açık biçimde görüldüğünü belirtti: Uzun süreli kuraklığın ardından gelen yağışlarla çoğalan bitki örtüsü, daha sonraki kuruma sürecinde büyük yangının yakıtına dönüştü.

Yangın kendi başına iyi ya da kötü değil

Orman ekolojisi ve yangın yönetimi uzmanı Doç. Dr. Okan Ürker ise yangının doğada yaklaşık 400 milyon yıldır var olan doğal bir olgu olduğunu hatırlatarak, her yangının kendi başına “iyi” ya da “kötü” olarak tanımlanamayacağını söyledi.

Orman ekolojisi ve yangın yönetimi uzmanı Doç. Dr. Okan Ürker

Akdeniz ekosistemindeki bazı bitki toplulukları düşük şiddetli yangınlarla birlikte evrimleşirken, yangınların çok sık ve yüksek şiddette gerçekleşmesi ekosistemlerin kendisini yenileme kapasitesini ortadan kaldırıyor. Yangına uyum sağlamamış Karadeniz ormanları veya yüksek kesimlerdeki karaçam, sedir ve göknar topluluklarında meydana gelen yangınlar ise çok daha yıkıcı sonuçlar doğurabiliyor.

Ürker, yangını bütünüyle doğadan çıkarılması gereken bir düşman gibi görmek yerine, onun hangi koşullarda ekolojik döngünün bir parçası, hangi koşullarda yıkıcı bir afete dönüştüğünü anlamak gerektiğini belirtti.

Teknik ormancılıkla yanmaya hazır bir sistem kuruldu

Ürker’e göre Akdeniz’deki düşük şiddetli yangınların büyük ve yıkıcı yangınlara dönüşmesinde iklim krizinin yanı sıra geçmişten bugüne uygulanan ormancılık politikalarının da payı bulunuyor.

Kıyı bölgelerinde farklı bitki örtülerinin oluşturduğu doğal mozaiğin ortadan kaldırılması, tek tip kızılçam plantasyonlarının yaygınlaştırılması ve ormanlardaki geleneksel otlatma faaliyetlerinin dışlanması, yanıcı madde miktarını artırdı.

Uzun yıllar boyunca bütün yangınların mümkün olan en kısa sürede söndürülmesine dayanan yaklaşım da ormanlarda kuru dal, çalı ve otların birikmesine neden oldu. Ürker, küçük yangınların sürekli bastırılmasının, daha sonra ortaya çıkacak bir yangının çok daha yüksek enerjiyle ve kontrol edilmesi güç biçimde ilerlemesine zemin hazırladığını ifade etti.

Yangınları söndürmek elbette gerekli. Ancak bir alandaki her yangın söndürüldükten sonra yanıcı maddelerin birikmesine izin verilirse, yıllar sonra aynı alanda başlayan yangının enerjisi çok daha büyük olabiliyor. Ürker’e göre yangın sonrasında ve yangın sezonu dışında sürdürülecek yanıcı madde yönetimi bu nedenle hayati önem taşıyor.

Yangınların yüzde 90’ı insan kaynaklı

İnsan etkisinin de büyüdüğünü belirten Ürker, Türkiye’deki yangınların yaklaşık yüzde 90’ının insan kaynaklı olduğunu söyledi. Turizm, emeklilik, yatırım veya tarımsal amaçlarla ormanlık kıyı bölgelerine yerleşen nüfusun artması, yangın başlama ihtimalini yükseltiyor.

İnsan kaynaklı yangın denildiğinde yalnızca kasıtlı olarak çıkarılan yangınlar anlaşılmamalı. Elektrik hatlarından çıkan bir kıvılcım, tarımsal faaliyetler, makineler, araçlar, sigara izmaritleri veya yerleşim alanlarındaki ihmaller de kurumuş bir bitki örtüsünü tutuşturabiliyor.

Ürker, 2011’deki Büyükşehir Yasası’nın ardından birçok orman köyünün mahalleye dönüşmesiyle geleneksel kırsal bilgi ve yangına müdahale kapasitesinin de zayıfladığına dikkat çekti. Ormanla uzun süreli bir ilişkiye sahip olmayan yeni nüfusun turizm, emeklilik ve yatırım amacıyla hassas kıyı bölgelerine yerleşmesi ise riski daha da büyüttü.

Bu değerlendirme, ormanların, makiliklerin, tarım arazilerinin, köylerin ve yazlık sitelerin iç içe geçtiği Seferihisar için özel bir anlam taşıyor. Yangına karşı hazırlık, yalnızca ormana müdahale edecek araçların sayısıyla değil, bu geçiş bölgelerinde yaşayan insanların bilgisi, yerleşimlerin planlanması ve yanıcı madde yükünün yıl boyunca yönetilmesiyle de ilgili.

Söndürme gerekli, ama tek başına yeterli değil

Ürker, yangın yönetiminin aynı zamanda bir bütçe yönetimi olduğunu belirterek kaynakların büyük bölümünün uçak, helikopter ve söndürme faaliyetlerine ayrılmasını eleştirdi. Yangının elbette söndürülmesi gerektiğini ancak söndürmenin kullanılabilecek araçlardan yalnızca biri olduğunu söyledi.

Kaynakların bir bölümünün ekolojik restorasyona, yangın öncesi hazırlığa ve yerleşimlerin yangına dirençli hale getirilmesine ayrılması gerektiğini ifade eden Ürker’e göre keçi otlatma, mekanik seyreltme ve bilimsel ölçütlerle uygulanacak kontrollü yakma gibi yöntemlerle yanıcı madde yükü sınırlandırılabilir.

Yangın çıktıktan sonra müdahale edecek uçakların ve helikopterlerin artırılması önemli olsa da aşırı sıcak, şiddetli rüzgâr ve yüksek yakıt yükünün bir araya geldiği ekstrem yangınlarda hava araçları da etkisiz kalabiliyor. Bu nedenle yangın yönetiminin yalnızca birkaç yaz ayına ve söndürme çalışmalarına sıkıştırılmaması gerekiyor.

Ürker’e göre yangına hazırlık yalnızca kurumların sorumluluğu da değil. Evlerden mahallelere, belediyelerden merkezi yönetime kadar bütün ölçeklerde yılın 12 ayına yayılan bir hazırlık yapılmalı; yangın riski yüksek bölgelerde yaşayanlar yerel ekolojik bilgiyle buluşturulmalı.

Yangına hazır bir toplum

Seferihisar’da 2025 yazında yaşanan yangın, söndürme kapasitesi kadar yangın öncesi hazırlığın da önemini gösterdi. Ormanlarla yerleşimler arasındaki geçiş bölgelerinin düzenlenmesi, evlerin çevresindeki yanıcı maddelerin azaltılması, tahliye yollarının açık tutulması, mahalle ölçeğinde afet planlarının hazırlanması ve kırsal bölgelerdeki yerel bilginin korunması, yangın başladığında alınacak önlemler kadar önemli.

“Yangınla savaşmak” yerine yangınla uyumlu bir yaşam kurulmasını savunan Ürker, asıl mücadelenin iklim değişikliğine karşı verilmesi gerektiğini söyledi. Yangın sırasında yapılan müdahalenin yanı sıra yıl boyunca yanıcı madde yönetimine, ekolojik restorasyona ve yangına hazır bir toplum oluşturmaya yatırım yapılmalı.

İklim değişikliği yangınları tek başına başlatmıyor; ancak toprağı, bitki örtüsünü ve havayı bir kıvılcımın felakete dönüşebileceği koşullara hazırlıyor. İnsan kaynaklı tutuşmalar, yanlış arazi kullanımı ve biriken yakıt yükü de bu koşullara eklendiğinde yangınların söndürülmesi giderek güçleşiyor.

Bu nedenle Seferihisar’da ve benzer Akdeniz kıyılarında tartışılması gereken yalnızca “Yangına kaç uçakla müdahale edildi?” sorusu değil. Asıl soru, yangın çıkmadan önce ormanların, kırsal mahallelerin ve yerleşimlerin ne ölçüde hazırlandığı. Büyük yangınlarla yaşamak zorunda kalacağımız bir dönemde, başarı yalnızca alevleri söndürmekle değil, yangının felakete dönüşmesini önlemekle ölçülecek.

Paylaşmak için:
Seferi Keçi

Kültür-yaşam dergisi

Bir cevap yazın