- İklim, su ve tarımda yeni dönem: Belediyelere iklim planı zorunluluğu, içme suyu havzalarına JES yasağı - Ağustos 5, 2026
- Orhanlı’da yangın dersi: ‘Yangınla savaşamayız, onunla yaşamayı öğrenmeliyiz’ - Temmuz 22, 2026
- Yangınlar neden büyüyor: İklim kırbacı, yanlış ormancılık ve insan etkisi - Temmuz 18, 2026
İklim Masası’nın “2026 Yazında Bizi Neler Bekliyor?” başlıklı basın toplantısında konuşan üç akademisyen, Türkiye’de sıcak yılların artık istisna olmaktan çıktığını, uzun süreli kuraklığın tek bir yağışlı dönemle sona ermediğini ve iklim krizinin yangınların karakterini değiştirdiğini vurguladı.
Seferihisar gibi ormanların, makiliklerin, tarım alanlarının ve yerleşimlerin iç içe geçtiği kıyı bölgelerinde yaz mevsimi artık yalnızca deniz, turizm ve doğal güzelliklerle anılmıyor. Azalan su kaynakları, kuruyan tarım arazileri, sıcak geceler ve yerleşim alanlarına yaklaşan yangınlar, yaz aylarını her geçen yıl daha kırılgan hale getiriyor.
Bir yandan nüfusu yaz aylarında hızla artan, diğer yandan zeytincilikten bağcılığa kadar tarımsal üretimini sürdürmeye çalışan Seferihisar gibi bölgeler için iklim krizinin etkileri birbirinden ayrı sorunlar değil. Sıcaklık, kuraklık, su stresi, tarımsal üretim ve yangın riski aynı zincirin birbirini güçlendiren halkalarını oluşturuyor.
İklim Masası’nın 16 Temmuz’da çevrimiçi olarak düzenlediği “2026 Yazında Bizi Neler Bekliyor?” başlıklı basın bilgilendirme toplantısı da Türkiye’nin değişen yazlarını bu bütünlük içinde ele aldı. Toplantıya Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı, Dr. Bikem Ekberzade ve Doç. Dr. Okan Ürker katıldı. Akademisyenlerin aktardığı iklim değişikliği tablosu, bizim için soyut birer veri değil, gündelik hayatımızı doğrudan ilgilendiren birer uyarı niteliğinde.

Sıcak yıllar artık istisna değil
Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı, Türkiye’de son 14 yılın tamamının uzun yıllar ortalamasından daha sıcak geçtiğine dikkat çekti. Yavaşlı’ya göre bu tablo, birkaç rekor yıl yaşanmasından daha köklü bir değişime işaret ediyor: Sıcak yıllar artık tekil ve nadir olaylar değil, art arda yaşanan yeni bir iklim düzeninin parçası.

Türkiye’de 1970’li yıllarda yılda yaklaşık beş sıcak hava dalgası görülürken, 2000’li yıllardan sonra bu sayı 10’un üzerine çıktı; bazı yıllarda 12-14 sıcak hava dalgası kaydedilmeye başlandı. Üstelik yalnızca sıcak hava dalgalarının sayısı değil, süresi ve şiddeti de artıyor.
Yavaşlı, 2025’in son 55 yılın en sıcak yılı olmadığını, ancak en sıcak beşinci yıl olarak kayıtlara geçtiğini belirtti. Geçmişte rekor kabul edilebilecek sıcaklıkların artık sıralamada daha gerilerde kalması, olağan sıcaklık düzeyinin bütünüyle yükseldiğini gösteriyor. Temmuz 2025 ise son 55 yılın en sıcak temmuz ayı olurken, yağışlar normalin yüzde 27,6 altında gerçekleşti.

Geceler de ısınıyor
Sıcaklık tartışmalarında çoğunlukla gündüz ölçülen en yüksek değerlere odaklanıldığını belirten Yavaşlı, asıl gözden kaçan değişimlerden birinin gece sıcaklıkları olduğunu söyledi.
Gece sıcaklığının 20 derecenin altına düşmediği günler “tropikal gece” olarak tanımlanıyor. Türkiye’de incelenen 92 meteoroloji istasyonunun 87’sinde tropikal gece sayısında anlamlı artış gözleniyor. Yüksek gece sıcaklıkları, insan bedeninin dinlenmesini ve gün içinde biriken ısıyı atmasını engelliyor; kalp-damar ve dolaşım sistemi hastalıklarından ruh sağlığı sorunlarına kadar pek çok sağlık riskini artırıyor.

Bu durum Seferihisar gibi yaz nüfusunun arttığı, yapılaşmanın kıyı ve kırsal alanlara yayıldığı ilçeler açısından da önemli. Gece sıcaklıklarının yükselmesi yalnızca konfor kaybı anlamına gelmiyor; yaşlılar, çocuklar, kronik hastalığı bulunanlar ve açık havada çalışan tarım ve hizmet sektörü emekçileri açısından doğrudan bir halk sağlığı sorunu yaratıyor.
Yavaşlı, sıcaklıkla mücadele politikalarında yalnızca günün en yüksek sıcaklığının değil; gece sıcaklığının, nemin ve hissedilen sıcaklığın da hesaba katılması gerektiğini söyledi. Türkiye’de sıcaklığa bağlı ölümlerin düzenli biçimde kaydedilmesini isteyen Yavaşlı, “Görünmeyen afetin bütçesi de olmuyor” diyerek sağlık temelli sıcaklık eylem planlarının ertelenemeyeceğini vurguladı.

Yağışlı bir yıl kuraklığın sona erdiği anlamına gelmiyor
Toplantıda söz alan İstanbul Teknik Üniversitesi Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü’nden Dr. Bikem Ekberzade, Türkiye’nin ve çevresindeki coğrafyanın uzun süredir istikrarlı bir kuraklığın içinde bulunduğunu söyledi. Türkiye’nin yüz yıllık kuraklık ve yangın simülasyonlarını hazırladıkları araştırmaya göre yağışlı geçen tek bir yıl, uzun dönemli kuraklık sinyalini ortadan kaldırmaya yetmiyor.
Ekberzade’nin sunduğu verilere göre son 10 yılda, özellikle yangın mevsiminde toprak neminde güçlü bir azalma yaşandı. Toprak neminin azalması bitkileri zayıflatırken ormanlardaki otları, çalıları ve diğer organik maddeleri daha kolay tutuşabilir hale getiriyor.
Üstelik yağışlı dönemler yangın tehlikesini her koşulda azaltmıyor. Uzun süreli kuraklığın ardından gelen yoğun yağış, bitki örtüsünü ve otları hızla çoğaltabiliyor. Ardından gelen sıcak ve kuru dönem, artan bu bitki örtüsünü büyük yangınlar için hazır bir yakıt yüküne dönüştürüyor.
Ekberzade, iklim değişikliğinin kurak ve yağışlı dönemler arasındaki geçişleri daha sert hale getirerek bir tür “iklim kırbacı” yarattığını belirtti. İklim krizinin yangınların sayısından çok dinamiklerini değiştirdiğine dikkat çeken Ekberzade’ye göre daha küçük yangınlar hızlı biçimde kontrol altına alınabilirken bazı tekil yangınlar çok geniş alanlara yayılarak ekstrem yangın boyutuna ulaşabiliyor.
Yangın rejimi de değişiyor
Orman ekolojisi ve yangın yönetimi uzmanı Doç. Dr. Okan Ürker de iklim değişikliğiyle birlikte alışageldiğimiz yangın rejiminin bozulduğunu söyledi. Akdeniz ekosistemindeki bazı bitki toplulukları düşük şiddetli yangınlarla birlikte varlığını sürdürebiliyor. Ancak yangınların sıklığı ve şiddeti arttığında, ekosistemlerin kendisini yenileme kapasitesi de ortadan kalkıyor.
Ürker’e göre sorunun tek nedeni iklim değişikliği değil. Doğal bitki örtüsü mozaiğinin ortadan kaldırılması, tek tip orman plantasyonları, ormanlardaki geleneksel otlatmanın dışlanması ve her yangını yalnızca söndürmeye dayalı politikalar da ormanlardaki yanıcı madde yükünü artırıyor.
İnsan kaynaklı tutuşmaların artması da iklim değişikliğiyle kuruyan ve yanmaya hazır hale gelen ekosistemlerde küçük bir kıvılcımın büyük bir felakete dönüşme ihtimalini yükseltiyor.
Ekberzade ve Ürker, toplantıda iklim değişikliğiyle birlikte dönüşen yangınların nedenleri ve yangın yönetiminde yapılması gerekenler üzerinde geniş biçimde durdu. İki akademisyenin orman yangınlarına ilişkin değerlendirmelerini ayrı bir yazıda ayrıntılı olarak ele alacağız.
Toplantıda üç akademisyenin farklı alanlardan sunduğu bulgular aynı noktada birleşti: Türkiye’nin yazları artık geçmişteki yazlar değil. Sıcaklık, kuraklık ve yangın risklerini birbirinden ayrı acil durumlar olarak ele almak yerine; sağlıktan tarıma, su yönetiminden kent planlamasına ve ormancılığa kadar uzanan bütüncül uyum politikaları geliştirmek gerekiyor.















