Karadeniz’in dik yamaçlarında, monokültür fındık tarımının ve küresel çikolata tekellerinin gölgesinde içimizi ferahlatan bir ses yükseliyor: Vaskıran Bahçe. Fındığı ticari bir meta değil, bir gıda egemenliği mücadelesi olarak gören Ordu’nun Fatsa ilçesindeki bu yaşam alanı; karacalarla, yılanlarla, yerel otlarla birlikte yetişen fındıkları maden haramiliğine karşı korumaya çabalayarak Karadeniz ile Ege arasında bir yarenlik kuruyor.
Karadeniz’in dik yamaçlarında, monokültür fındık tarımının ve küresel çikolata tekellerinin gölgesinde içimizi ferahlatan bir ses yükseliyor: Vaskıran Bahçe. Kendini konvansiyonel tarımın sınırlarına hapsetmek yerine “serseri bir ekolojik bahçe” olarak tanımlayan bu yaşam alanı, Ordu’nun Fatsa ilçesinde 15 yılı aşkın bir süredir toprağa tek bir damla sentetik gübre ya da kimyasal değdirmiyor. Şen şakrak fındık ağaçlarının, depresif cevizlerin, kafasına göre takılan üzümlerin ve yabani otların bir arada, özgürce yaşadığı bütüncül bir ekosistem burası.
Fındığı ticari bir meta değil, bir gıda egemenliği mücadelesi olarak gören Vaskıran Bahçe; büyük e-ticaret tekellerinin arasından bize göz kırpıyor. Karadeniz’in toprağından Ege’nin sofralarına uzanan bu adil, zehirsiz ve politik köprüyü, fındığın ekonomi-politiğini ve deneyimlerini Vaskıran Bahçe emekçisi Onur Gülbudak’la** konuştum.

‘Barış, bir dikene dokunduğun yerde’
– Her hikâyenin bir kırılma noktası vardır. Vaskıran Bahçe’yi klasik bir fındık bahçesinden çıkarıp “serseri bir ekolojik bahçe” haline getirme fikri nasıl doğdu? Karadeniz’in o alışılagelmiş tarım pratiğinin dışına çıkma cesaretini veren neydi?
Bir andan bahsedebilirim: Ağır bir fındık çuvalını dik bir yamaçta taşımaya çalışıyordum. Çuvalı sık dalların arasında taşımaya çalışırken, yolun ortasında dikilerek yere düşmeme sebep olan ve göz kapağımı derin şekilde yaralayan bir akasya dikeninden bahsedebilirim. O an çuvalı düşürmüş olmanın kızgınlığı ve dikenin neredeyse göz bebeğimin sınırından geçmiş olmasının yarattığı korkuyla elime baltayı alıp tam fidanı kesecekken onun bana bakıyor olduğunu hissetmiş olmam… Bir süre dikenli fidanın gözlerindeki haklılık ve şefkatli kararlılıkla bakıştım. Gövdesi de standart değildi, eğri bir bedeni vardı. Ve bakışmanın sonunda elimdeki saldırganlığı yavaşça yere bıraktım. Bir Arkadaş Band şarkısında geçiyor: “Barış, bir dikene dokunduğun yerde.” O akasya fidanı şu an yaklaşık 10 metre uzunluğunda bir ağaç. Önünden her geçtiğimde kalınlaşan o eğri boynunu bana çeviriyor ve o bahçede yaşayan tüm canlılarla bir arada yaşamanın güzelliğini yeniden hatırlatıyor.
– Vaskıran Bahçe isminin arkasında nasıl bir öykü veya yerel coğrafi bağ var?
Vaskıran, bahçemizin bulunduğu tepeye yörede verilen ad. Etimolojisini bilemiyoruz. Bölgede manasını anlayamadığımız ya da kökenini takip edemediğimiz gizemli çok sayıda kelime var. Bölgenin kadim dili Romeika’dan miras kalmış ya da Gürcüceden geçmiş, bazıları deforme olmuş kelimeler var. Mesela karşı tepenin adı da “Hopülit”. Hemen doğumuzdaki komşu tepenin adı Garaşloğ. Önümüzdeki derenin adı “Soğ Deresi”. Kimse anlamını bilmiyor, sorgulamıyor; öyleceliğiyle kabul edilmiş. Bu bana, bölgenin çok kültürlü tarihine yönelik örtük bir kabul ve gizil bir saygı gibi de gelir. Vaskıran ifadesindeki bu bilinmezliği, bu boşluğu olduğu gibi sahiplenmeyi, agroekolojinin antropolojik boyutu itibariyle de önemli görüyorum.

– Konvansiyonel tarım alışkanlıklarından sıyrılıp doğanın kendi ritmine (depresif cevizlere, anarşist üzümlere) uyum sağlamaya çalışırken, en çok zorlandığın konular neler oldu?
Hakkınca uyum sağlamak günlük bir yarenliği gerektiriyor. Hayatta başka dertlerin, meşguliyetin olduğunda, doğa sarsıcı değişikliklerle karşılıyor seni. Diyelim sakatlandın; bir yıl bahçeye uğrayamadın. Döndüğünde, onu hiç tanımamış, daha önce hiç konuşmamış, hiç gülüşmemiş gibi yeniden tanımak zorundasın. Bir dönem ritmi izlemek üzere bahçe içinde hiç müdahale etmediğim ve yalnızca gözlemlediğim proje bölgelerim oldu. Yıllar içinde o bölgelerin beni tamamen dışarıya attığını gördüm. Orayı aşmak zor oldu; ritme dahil olmak için kontrollü bir dans etmem gerektiğini yıllarımı alan bir telafi emeğiyle anladım. Üzümlerimiz 10 metrelik ağaçlara sarılır mesela; bu zımnen en az yarısını kuşlarla paylaşma anlaşmasıdır. Anlayıp, anlaşmayıp kavga edersen, bence zaten şansın yok; kazandığın zafer kendine uyguladığın şiddetin bir sonucu mümkün olabilecektir. Zira, insanın bir üzüm ağacının devamı olduğu gibi kıymetli bir hakikati kaybetmiş oluyorsun.

‘Fındık ancak ormandaki komşularıyla, yarenleriyle birlikte olduğunda güçlüdür’
– 15 yılı aşkın bir süredir bahçenizde endüstriyel tarım ilacı ve sentetik gübre kullanmıyorsunuz. Ancak güncel paylaşımlarınızda, organik olsa bile toprağa dışarıdan kitlesel gübreleme yapılmasına da mesafeli durduğunuzu görüyoruz. Bir toprağın kendi kendini şifalandırma ve besleme sürecini Vaskıran Bahçe özelinde nasıl gözlemliyorsun?
Bunu biraz psikoterapist kimliğimle yanıtlayasım var: Organik de olsa bir bahçeye haricen getirilen tonlarca materyal bahçe için travmatik bir stresördür. Fındık bahçesi ormansı eko-sistemiyle çok katmanlı bir canlılığın yuvasıdır. Bahçe bir anda boca edilen bunca yabancı maddeyi ne yapacak? Savunma mekanizmalarını devreye sokuyor ve maddeyi ekosisteme dağıtarak stresörü zayıflatmaya çalışıyor. Yani atılan organik gübre yalnızca fındıkla ilişkilenmiyor, eko-sistemdeki bazı canlıları öne çıkarıyor, bazılarını bastırıyor. Bu kitlesel stresörü yumuşatmak için bahçe ekolojisi bu aşırı gıdayı en hızla absorbe edebilen canlılara yönlendiriyor ve canlılık dengesinde yıkıcı kayıplar yaşanıyor. Bu da bağışıklığın kaybı, çeşitli yeni hastalıklar, bazı zararlı (!) bitki ve böcek türlerinin artması demek. Bir tür strese bağlı somatik sonuçlar…
Fındık genetik olarak orman bitkisidir. Bu, kestirmeden şu demek: Ancak ormandaki komşularıyla, yarenleriyle birlikte olduğunda güçlüdür. Tüm canlılar gibi o da yoldaşlarından ayrı bırakıldığında hasta olmaya mahkûm. Doğu Karadeniz florasında fındığa komşu olan ağaçların fındık bahçelerinden temizlenmesi (!) fındık ağacının ancak ilaçlarla (!) ayakta tutulabildiği farmakolojik bir standart oluşturdu. Oysa biyoçeşitlilik, çoğulcu bir tarım bağışıklık, şifa demektir.

– Karadeniz’de konvansiyonel fındık tarımı yapan komşularınızın veya çevre bahçelerin kimyasal kullanım alışkanlıkları, sizin kimyasalsız ekosisteminizi biyolojik olarak nasıl etkiliyor? Bu sınırları ve biyoçeşitliliği nasıl koruyorsunuz?
Vaskıran Bahçe, bulunduğu tepe nedeniyle özerk hareket edebilme konusunda görece avantajlı bir konumda. Vaskıran Bahçe, tepenin en büyük tarım alanı ve az sayıdaki diğer üreticiler de belli standartları konuşabildiğimiz akrabalarımız. Örneğin en yıkıcı olan ve çok yaygın şekilde kullanılan herbisitlerin kullanılmaması tepenin genel teamülü.
Komşu bahçelerde sentetik gübre kullanımı var. Özellikle son 3 yıldır önü alınamayan bir polifag olan kokarcaya karşı acımasız “ilaçlamalar” da zaman zaman Vaskıran Bahçe’ye yaklaşabiliyor ama örneğin bizim bahçemizdeki zengin mantar çeşitliliğinin 5 metre ileride sıfır düzeyinde olması çevredeki tahribata rağmen bir alanı korumanın nasıl da önemli olduğuna dair çok şey anlatıyor. Renkli çiçekler, sürüngenler, karacalar Vaskıran Bahçe’de telaşsız bir yaşam sürebiliyorlar. Bu noktada acımasız motorlu tırpan kullanımlarından da bahsetmek gerek. Yüzeydeki tüm canlılığı yok eden, toprağın çoraklaşmasına neden olan sert uygulamalar hem toprak biyolojisinde hem de yüzlerce canlının yaşam alanında kıyımlara neden oluyor. Diyeceğim, çevrede nasıl bir tahribat olursa olsun (altın madeni gibi makro tahribatları kastetmiyorum), kendi içinde belli bir biyoçeşitliliğe ulaşmış bir bahçenin direnme ve kendini temizleme kapasitesi her zaman olur.
– Yabani otlarla kimyasallarla savaşmak yerine onlarla “birlikte yaşama” deneyimini ve bu otların fındık kalitesine olan olumlu etkilerini anlatır mısın?
Doğu Karadeniz toprağı genel olarak ince sayılabilecek bir torf tabakasının altında kayalık ve drenajı yüksek bir jeolojik sistemden oluşur. Bu da yağmur suyunun hızla yer altında çekilmesi demek. İlginç gelebilir ama 10 gün yağmur yağmadığında biz buna kuraklık diyoruz, çünkü kuraklık semptomları görülür. Ve bölgede ciddi içme suyu sorunları vardır. Yabani otlar yüzeydeki tabakayı tutarak topraktaki nemi korur ve sert yağmurlarda toprağın aşırı yıkanmasına, mineral kaybına set olurlar. Bu yüzden özellikle 20 cm’lik yeşil yabani tabaka, aslında Karadeniz’in podzolik / laterit karakterli (asidik) toprağı için hayati önemdedir. Yine fındık ekosistemi azot bağlayan bitkilerini de örgütler. Kendi gıdasını üreten desene sahiptir. Bu yüzden organik gübre de dahil her türlü toprak zenginleştirmeden daha önemli olan yabani otların güvenceye alınması, budanan fındık sürgünlerinin bahçenin kendi besini olarak geri döndürülmesi, hatta fındığın kendisinin bir bölümünün gıda olarak bahçede bırakılması.

‘Etnokültüre sahip çıkmadan, dilin tarihsel izleğini anlamadan agroekoloji yapılamaz’
– Paylaşımlarında Karadeniz Rumcası (Romeika) bir terim olan “Ganzi” kavramından bahsediyorsun. Fındığın yeşil çotanağından çıkıp tanelenmiş hali demek. Ganzilis ise hasattan sonra bahçede gizlenip kalmış fındık taneleri anlamına geliyor. İçinde bulunduğunuz kültürde hasatlardan sonra kalan bu taneleri toplamak serbest. Dilin, yerel kültürün ve bu köklü kelimelerin ekolojik tarım bilinciyle nasıl bir bağı var? Sence “ganzi”yi bilmek ve anlamak, fındığa bakışımızı nasıl değiştirir?
Agroekolojiyi yalnızca doğal tarım standartlarında görme eğilimi de var. Ben agroekolojiyi aynı zamanda sosyokültüre dair bir anlama ve hareket çabası olarak anlıyor ve haklar mücadelesinin bir parçası olarak görüyorum. Tarımsal uğraşı etnokültürle, kültürel mirasla birbirine dolanık olarak anlıyorum.
Özellikle tarım gibi çok katmanlı bir konuda dil bize çok şey anlatır. Rumların, Ermenilerin, Gürcülerin kırsal yaşama dair dilsel mirası, doğanın diğer özneleriyle sağlıklı, dengeli ilişkilenmek, adil çözümler bulmak için çok önemli ipuçları taşıyabiliyor. Daha kestirmeden söylemek gerekirse, etnokültüre sahip çıkmadan, dilin tarihsel izleğini anlamadan agroekoloji yapılamaz bence. Muhtemelen bu röportajda en çok kullanılan kelime olan fındık, Pontus cevizi anlamına gelen pontikón kárion’dan geliyor. Bizans Yunancasına phoundiki olarak geçiyor. Yani kadim bilgi bu dilde.
Özetle kuzeyde agroekolojiyle meşgul olmayı, Karadeniz’in kadim halklarının diline, doğakültür tarihine sahip çıkma sorumluluğu olarak da değerlendiriyorum.
– Karadeniz’in yaban hayatı ve yerel ağaç yapısı, Vaskıran’ın fındığına nasıl bir karakter katıyor?
Vaskıran Bahçe yaklaşık on sekiz bin metrekarelik bir alan ve içinde 900 civarında ağaç var. 2011’den bu yana uyguladığımız yerelliğe dayalı biyoçeşitlilik programıyla yaban ağaçlarının sayısının yaklaşık 10 katına çıkmasını sağlayarak monokültürü bir parça geriletebildik. Böylece bahçenin farklı bölgelerinde mikro alanlar, farklı açıklıklar, gölgelikler, yaban ağaçların oluşturduğu olumlu olumsuz etkiler oluştu. Bu fındık türünden bağımsız bahçenin farklı yerlerinde farklı çeşitlilikte fındık niteliklerine de neden oldu. Gölgeye, güneşe, kar tutulumuna, rüzgâra uyumlu/uyumsuz çeşitli deneyim alanları… Bunu zenginlik ve bağışıklık şansı olarak değerlendirebiliriz.
– Bu yılın iklimsel şartları 2026 hasadının verimini ve fındığın lezzet profilini nasıl etkiledi?
2024’ten bu yana kokarca adı verilen bir polifag bölgedeki rekoltenin tamamına etki edecek bir tahribat yarattı. Çıldırmışçasına “ilaçlanan” bahçeler de bu zararlıdan kurtulamadı. Vaskıran da bu yoğun etkiyi yaşıyor son yıllarda. Bu yıl, kokarca etkisi daha düşükse de halen tolere edilebilir sınırın çok üstünde. Bununla birlikte, bahçemizin bulunduğu bölge ekolojik olarak fındığın lezzetli olduğu bir havzada, rakım olarak da hem sahil hem dağ etkisinin kesişiminde yer alıyor ve bahçede genellikle yağ oranı yüksek nitelikli fındık çeşitleri yetişiyor.

“Karadeniz’de, ‘adil, etik ve güvenli fındık tarımı’ böyle bir şeydir, diyebilmemiz gerekiyor”
– Türkiye, dünya fındık üretiminin lideri olmasına rağmen fındık politikaları, taban fiyat tartışmaları ve küresel tekel şirketlerin gölgesinde bir piyasaya sahip. Böylesine tekelci bir ekonomi-politik düzenin içinde, endüstriyel kimyasal kullanmadan emekle üretilen bağımsız fındığın ayakta kalma mücadelesini nasıl tanımlıyorsun?
Bunu bir gıda egemenliği meselesi olarak ele alıyorum. Düşünün, Türkiye’deki fındığın yıllık rekoltesini ABD Tarım Bakanlığı önden açıklıyor ve spekülasyon yaparak fiyatları etkiliyor; Hamburg’da fiili bir fındık borsası olduğuna inanılıyor. Dünyada üretilen fındığın yüzde 76’sı Türkiye’de üretildiği için aşırı piyasalaşmış, aşırı politikleşmiş bir ürün. Bu sebeple fındık tarımı, doğanın tamamının fiyat politikalarıyla nesneleştirilip çok örgütlü bir sömürü düzenine hapsedildiği özgün bir sömürü sahnesi. Bu durumda, üretim süreçlerinden tüketime kadar çarkın dışına çıkabilmiş deneyimler yaratmak gıda egemenliği konusunda hayati bir öneme sahip. Fındık politikası piyasanın ve şirketlerin değil, üreticinin ve tüketicinin taleplerini merkeze koyma konusunda hem en zor hem de tam bu sebeple en devrimci koşulları ifade ediyor. Bu sebeple zehirsiz, adil, etik ve neredeyse tamamen insan emeğine dayalı bir iradeyi sürdürmeyi önemli görüyorum.
– Karadeniz’de fındık tarımı genellikle işçilik maliyetleri, yüksek bahçe bakım giderleri ve iklim krizine bağlı verim dalgalanmalarıyla sıkışmış durumda. Hem emeğin hakkını verip hem de doğayı sömürmeden bu ekonomik sürdürülebilirliği nasıl sağlıyorsunuz? “Adil gıda” üretmenin maliyeti ve karşılığı bugün Türkiye şartlarında nasıl karşılık buluyor?
Dürüst olmak gerekirse Vaskıran Bahçe, zararı göze alarak ve üreticilerin emek bedeli ile sürüyor. Bununla birlikte, kuzeydoğuda agroekolojik bilgi üretebilmeyi, gıda egemenliğine dair bazı yetenekler geliştirebilmiş olmayı stratejik olarak önemsiyorum. Zira, genel olarak eleştirel/alternatif tarım uygulamalarının pek uğramadığı (bu çabalar daha çok batı bölgelerde yoğunlaşmış durumda) Karadeniz’de, “adil, etik ve güvenli fındık tarımı” böyle bir şeydir, diyebilmemiz gerekiyor. Diğer yandan bu 15 yılda Vaskıran Bahçe’nin ulaşması gereken dayanışma bağlantılarına ulaşamamış olmasını da not etmek gerek. Köyümüzde dayanışma kurabileceğimiz üreticiler konunun genel yapısı nedeniyle zaten sınırlı ama piyasacı tarım aynı zamanda atomize eden, bağ kurmayı zorlaştıran yapılar da inşa ediyor. Buradaki çözüm de üreticiyi çok aşıyor. Yani deneyimin yaygınlaşması, gıda egemenliğinin üretim ve tüketim ayaklarının buluşturulması bir başka organizasyonla örgütlenmeli. Sanırım bu röportaj böyle bir işlev de üstleniyor, mesela.

‘İncir dikeruk maden ocağınıza!’
– Fatsa ve Bolaman havzası genelinde madencilik faaliyetleri gibi doğayı tehdit eden ciddi ekolojik sorunlar var. Vaskıran Bahçe, bölgedeki bu ekolojik mücadelelerin neresinde duruyor ve bir ekolojik bahçe olarak yerel direnişe nasıl bir ses veriyor?
Ordu il yüzölçümünün yüzde 73’ü maden ruhsat alanı ilan edildi. Bu oran bazı ilçelerde yüzde 90’ı bulabiliyor. Bu çok da yoruma gerek kalmadan, fındık yerine madenciliğin planlandığını gösteriyor. Bu sebeple fındık taban fiyatlarında istikrarlı bir hayal kırıklığı yaratılarak, üreticinin ürününden umudunu kesmesi ve böylece maden şirketlerinin istediği yerde rahatlıkla faaliyet yürütebilmesi amaçlanıyor. Fatsa’da 2014’te açılmış ülkenin en büyük altın madenlerinden biri var. İmgesel olarak Fatsa’nın her yerinden görünüyor ve ilçe halkı siyanür gibi ürkütücü arka planına rağmen engellenemez büyümesine sürekli imgesel olarak da maruz bırakıldı. Halk üzerinde “maden engellenemez” algısı yaratılmaya çalışılıyor. Bununla birlikte bölge halkında bazı özgün direniş dinamikleri var. Bunun çoğu üretim gücünden de gelmiyor. Zira, fındık üreticileri içerisinde doğrudan fındık tarımından geçinenlerin oranı yüzde 10 dahi olmayabilir. Bölge insanının toprakla, memleketle bağına sirayet eden ve bazen dışarıdan insanlara anlatmakta zorlandığımız bazı psiko-kültürel özgünlükleri var. Direniş dinamiklerinin üretim/geçim bağına dayanmaması uzun vadeli direnişlerde bir dezavantajken, bu psiko-kültürel dinamik akut saldırılarda ciddi şekilde caydırıcı olabiliyor.
Mesela 5 yıl önce komşu köyde bir maden faaliyeti söylentisi oldu. Yalnızca bir toplantı yaptık cami avlusunda, başka da bir şey yapmadık, ne pankart ne açıklama… Geri çekildiler, bir daha gelmediler. Toplantı atmosferi onlara aktarılıyor muhakkak. Şirketler makul bulmadıkları yerde başlarına bela almak istemiyorlar.
Son fındık mitinginde fındık dallarından bir pankart hazırladık; biraz bu dinamiği de ifade ediyor: “İncir dikeruk maden ocağınıza”
– Koruyucusuz, katkısız fındık ezmesi ve çiğ/kavrulmuş fındık üretirken endüstriyel gıda standartlarının getirdiği tek tipleştirmeye karşı butik üretimin zorlukları ve keyifli yanları nelerdir?
Eskiden fındığı evde kırıyor, kuzinede kavurup zarından ayıklıyor ve ev öğütücüsüyle eziyorduk. Bunu birkaç yıl sürdürdük. Zamanın varsa, baştan aşağıya öz güce dayalı bir üretim ruh sağlığı, bağların derinleşmesi, yaşamın dengelenmesi açısından da şahane. Ama yaşamda başka sorumlulukların varsa ve kırılacak fındık 1500 kg’ye çıktığında kasabalarımızdaki küçük atölyelerde kırdırmaya başladık. Ama ezmelere eklediğimiz pekmezleri mümkün olduğunca biz yapmaya çalışıyoruz. Çünkü 15 yıldır zehir görmeyen meyvelerimiz var. Bu da mesela bazen 500 kg meyvenin yamaçlardan sırtta taşınması, binlerce meyvenin elde doğranması, bir hafta boyunca kazan çevresinde çalışmak demek. Elbette bazı teknolojiler geliştirilebilir ama bölgede iptidai kalmakla ilgili bazen makul de olmayan bir gelenek var. Biz de geleneğin içinde kalıyoruz; bana da mantıklı gelmiyor ama tarihsel bir ruh sizi zor olana sürüklüyor gibi 🙂 Mesela su değirmenine artık araba yolu olduğu halde zaman zaman yine de mısır çuvalını sırtta taşıyıp patikalardan gidip geliyorum. Bu dinamik biraz ruhsal ve kültürel.

‘Vaskıran ve Yedi İklim Gıda Topluluğu arasında 1300 km’lik bir bağ var’
– Ürettiğiniz bu değerli fındık ürünlerini daha çok İzmir’de Yedi İklim Adil Eğitim Kooperatifi gibi pedagojik ve ekolojik temelleri olan bir ağın üzerinden tüketicilere/türeticilere ulaşması çok kıymetli. Bu ilişkiselliği biraz anlatabilir misin?
Arkadaş Okul ve Yedi İklim Adil Eğitim Kooperatifi İzmir’de faaliyet gösteren, eğitim alanında özgün bir perspektifi yaşama geçirebilmiş; eğitimi, gıda güvenliğini, kültürel güçlenme araçlarını, toplumsal sorumluluğu birlikte ele alabilmiş alternatif bir odak. Yani, özgün, güvenli ve bilimsel bir eğitim içeriği geliştirmiş olabiliriz ama birlikte güvenli / adil gıdayı da ele almalıyız, diyor. Vaskıran ürünleri büyük oranda Yedi İklim Gıda Topluluğu ile kurduğu bağ üzerinden bu çevrede tüketiciyle buluşuyor. Ayrıca yıllar içinde Arkadaş Okul’dan, Yedi İklim Topluluğu’ndan çok sayıda kişinin Vaskıran Bahçe üretim süreçlerinde emeği oldu, bu emek kurulan bu güzel bağın da önemli sebeplerinden. Zaten önerdiğimiz, büyük şehirlerde güvenli topluluklar oluşturarak kırsaldaki direnç odaklarıyla örgütlü bağlar kurulması. Vaskıran ve Yedi İklim Gıda Topluluğu arasında böyle 1300 km’lik bir bağ var.
– Gelecekte Yedi İklim veya benzeri tüketim/eğitim kooperatifleriyle birlikte, fındığı sadece bir gıda maddesi olarak değil, ekopedagojik bir öğrenme aracı olarak da işlemeyi (örneğin çocuklara yönelik atölyeler vb.) planlıyor musunuz?
Vaskıran Bahçe, bugüne kadar çok sayıda insanın, çocuğun da üretimi deneyimlediği bir alan oldu. En son birkaç hafta önce bir Arkadaş Okul çocuğu ile hava karardığı halde ay ışığında mantar takip ettik mesela. Aynı arkadaşımızla İzmir’de, okul çevresindeki parklarda da mantar takip etmiştik aslında ama bir yaşam alanını paylaşmanın öğreticiliği kesinlikle özgün. Bu taleplerin daha çok batıda olması, kuzeydeki yaşam alanlarını birer ekopedagojik öğrenme alanına çevirmeyi zorlaştırıyor elbet ama bu hep arzumuz oldu.
– Geleceğe dönük olarak Vaskıran Bahçe’nin dönüştürmek, büyütmek veya olduğu gibi korumak istediği en büyük hayali nedir?
Hem üreticilerin bahçeleriyle bağının zayıflaması ve duyarsız acımasız bir tarıma yönelmeleri hem de maden haramiliği nedeniyle en önemli amacımız Vaskıran Bahçe’de karacalarla, yılanlarla, yerel otlarla birlikte yetişen bu lezzetli fındıkları korumak. Biyoçeşitliliği daha da arttırmak ve büyük kentlerdeki güvenli bir toplulukla örgütlü bağ halindeki bu ilişkiyi diğer üreticilerin nezdinde de akıl çeldirici hale getirmek. Diğer yandan, burayı topluluğun bölgeyle ilişki kurabildiği, dinlenebildiği, üretim sürecine katkı koyabildiği bir yer haline de getirebilmek uzun süredir arzumuz.
– Türeticiler/tüketiciler ürünlere nasıl ulaşabilirler?
Ürünün büyük bölümüne Yedi İklim Gıda Topluluğu aracılığıyla ulaşılabilir; bahçenin dijital medya hesabındaki formu doldurarak da sipariş verilebilir.
*Barış Onur Örs: Gıda Mühendisi, bağımsız akademisyen, yazar.
**Onur Gülbudak: Vaskıran Bahçe emekçisi, fındık üreticisi, psikoterapist, Arkadaş Okul ve Yedi İklim Adil Eğitim Kooperatifi kurucusu, müzisyen, Arkadaş Band üyesi.

















Bir cevap yazın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.