Haber biter, dağın hikâyesi bitmez: Özer Akdemir’le Madran Baba Mengisi üzerine

Özer Akdemir bir haberi yazıp başka bir konuya geçen gazetecilerden değil. Bir köyde dinlediği insanlara, gördüğü bir dağa, susuz kalan bir toprağa dönüp yeniden bakıyor. Kimi zaman yeni bir haber için, kimi zaman da haberin anlatmaya yetmediği şeyleri yazmak için. Öykülerinin kaynağı da büyük ölçüde bu karşılaşmalar. Özer, Bergama köylülerinin mücadelesini izlerken haber dilinin sınırlarını hissetmeye başladığını anlatıyor: İnsanların kararlılığını, doğadaki yıkımı, bütün bunların kendisinde bıraktığı duyguyu başka nasıl aktarabileceğini düşünmüş.

Özer’i uzun zamandır meslektaşım olarak tanıyorum. 1998’de Evrensel’in Zonguldak muhabiri olarak başladığı gazeteciliği, uzun yıllardır gazetenin İzmir bürosunda sürdürüyor. Bir süredir Çanakkale Geyikli’de yaşıyor; Ege’de köylülerin, işçilerin ve yaşam alanlarını savunanların mücadelesini izlemekten ise hiç vazgeçmedi. Ekoloji gazeteciliğinde onu benim için özel bir yere koyan, bu ısrarı kadar mesleki birikimini paylaşma isteği. Genç muhabirlerin yolunu açıyor, sorularına zaman ayırıyor, sahadan öğrendiklerini aktarıyor. Kabuk İletişim Ağı’nda yürüttüğümüz projede verdiği ekoloji gazeteciliği eğitimi de bunun bir örneğiydi.

Yıllarca haberini yaptığı coğrafyalar, bir süredir öykülerinin de mekânı. Araştırma-inceleme kitaplarıyla başlayan yazı yolculuğu, Doğa ve Direniş Öyküleri’nden bu yana kurmacayla devam ediyor. Özer, gerçek kişilerden ve olaylardan uzaklaşmadan, haberde söylenemeyenlere de yer açıyor: Bir köylünün korkusuna ve inadına, maden tozunun bir işçide ve fıstık çamında bıraktığı ize, bir dağın taşıdığı hafızaya. Söyleşiyi yaptığımızda dokuzuncu kitabı “Madran Baba Mengisi / Aydın Öyküleri” okurla buluşmak için gün sayıyordu. Bu kez öyküler Aydın’ın dağlarına ve ovalarına uzanıyor. Özer’le gazeteciliğin edebiyatını nasıl beslediğini, gerçeği öyküye taşırken karşılaştığı güçlükleri ve yeni kitabında anlatmak istediklerini konuştuk.

– Gazeteciliğe başladığından bu yana doğa talanına ve yaşam alanlarını savunanlara yakından tanıklık ediyorsun. Haberin anlatmaya yetmediğini ve edebiyata ihtiyaç duyduğunu ilk ne zaman hissettin?

– Gazeteciliğe 1998 yılında Zonguldak’ta, Evrensel Gazetesi’nin işçi-sendika muhabiri olarak başladım. Malum, maden işçilerinin yoğun olduğu bir kent Zonguldak. Ancak Zonguldak’ta kaldığım süre içerisinde kentin ortasında akan dere ile deniz kıyılarındaki lauvar ve termik santral kaynaklı deniz kirliliğine dair çevre haberleri de yaptım. Ancak çevre-ekoloji haberciliğine asıl olarak 2000 yılında öğretmen eşimin tayininin çıkması nedeniyle geldiğimiz İzmir’de, Bergama köylülerinin altın madenine karşı verdikleri mücadeleleri izleyerek giriş yaptım diyebilirim. Sorunuza gelecek olursak; Bergama köylülerinin o bitip tükenmez enerjileri, inanç ve kararlılıkları sürecinde tanık olduğum olaylar, tanış olduğum insanlar ve doğa tahribatının boyutları meselenin sadece haber dili ile anlatımının yetmeyeceği duygusunu hep uyandırdı bende. Belki belgesel, belki resim, şiir, hatta sinema ile bu kahraman köylülerin mücadelesinin sanatla buluşması ve sanatın o sihirli gücü ile herkese anlatılması gerektiğini düşündüm hep. Ancak bu saydığım sanat alanlarından hiçbirine dair bir yeteneğim yoktu maalesef. İşte ilerleyen yıllarda, haber dili ile aktaramadığım, haberlerden kalan duyguları, düşünceleri edebiyatla, öykülerle anlatma gayreti biraz da böyle başladı. Önce yalın-resmi haber dili dışında meseleyi daha farklı bir dil ile anlatma çabaları, zamanla bu meselelerin daha anlaşılabilir olacağı düşüncesi ile işin içine çok az da olsa kurgunun girmesine ve işte bu son kitabımda olduğu gibi, eko-kurgu denilen bu türden öykülerin ortaya çıkmasına neden oldu.

‘Keder kadar umut ve direniş çağrısı’

– İlk kitaplarında araştırmacı gazetecilik ağır basarken, Doğa ve Direniş Öyküleri ile kurmacaya yöneldin. Bu geçiş yalnızca anlatım biçimini mi değiştirdi, yoksa doğaya ve mücadeleye bakışını da dönüştürdü mü?

– Evet, ilk üç kitabım inceleme – araştırma ağırlıklı kitaplardı. Sonra yukarıda anlattığım gibi artık tamamen odaklandığım çevre-ekoloji meseleleri ve mücadelelerini öykülerle, edebiyatla anlatma çabam başladı. Her öykünün bir şeyleri anlatma, bir mesaj verme derdi olduğuna inananlardanım. Benim yazmaya çalıştığım öykülerin derdi, doğa. Doğanın talanı, insanı insanlığından çıkaran kapitalist sistemin doğayı da acımasızca katletmesi ve buna karşı ortaya çıkan direnişler oldu. Ben bu öyküleri, işte bu direnişlerin, mücadelenin, doğanın çıkmayan, duyulmayan çığlığının duyurabilmek için yazıyorum. Bir öykü yazayım da herkes beğensin diye değil, hâlihazırda yaşanan bir direnişi öyküleştirerek anlatayım da herkes yaşananları anlasın, düşünsün, rahatsız olsun, hüzünlensin ve nihayetinde isyan edip ayağa kalksın diye yazıyorum. Bu nedenle öykülerin hemen hepsine sinmiş derin bir keder kadar, bir umut ve direniş çağrısı da vardır. Günlük bir gazetede, hele ki işçi-emekçilerin sorunlarının ağırlıklı olarak yer aldığı bir gazetede bu öyküleri ardı ardına yazmaya başladığımda, okurlardan olumlu geri dönüşler geldi. Dili, biçimi, olayların gerçekle bağlantısı ve neredeyse bu olaylarla eş zamanlı olma gibi özgün yönleri bulunan bu yazılar, bir süre sonra Evrensel’de, Pazar günleri “Doğa ve Direniş” adlı köşede haftalık düzenli olarak yazmaya dönüştü. Son kitabım da dâhil, tüm bu öykü kitaplarım büyük çoğunlukla işte o köşede yazdığım yazılardan, öykülerden oluşmaktadır.

‘Ağlayarak okuduk kendi öykümüzü’

– Bir gazeteci gerçeği doğrulamak, bir öykücü ise o gerçeğin görünmeyen taraflarını hayal etmek zorunda. Gerçek olaylardan ve kişilerden beslenen öykülerinde tanıklıkla kurmaca arasındaki sınırı nasıl çiziyorsun?

– Bu konuda bazen zorlandığımı itiraf etmeliyim. Çünkü, sizin de altını çizdiğiniz gibi öykülerimin büyük çoğunluğu gerçek olaylar, gerçek kişiler, hali hazırda süregelen mücadelelerden beslenen, onlara yer veren metinler. Böyle olunca bazen kurmacaya bile gerek duymadan, olayı tüm açıklığıyla, hatta gerçek kişi ve yer isimleri ile yazdığım oldu. Bu durum ise bazen ufak tefek sorunlara yol açmadı da değil. Öykülerde geçen kişi ve olaylarla ilgili “keşke bunu yazmasaydınız” türünden eleştiriler ve sitemler de geldi, “eşimle ağlayarak okuduk kendi öykümüzü, ne kadar teşekkür etsek azdır” türünden övgüler de. Öykülerimin çoğunda kurgu bazen yüzde beş bile değildir ancak bazı öykülerde ise tamamen kurmacaya yöneldim. Tanıklık etmediğim, hiç gitmediğim, görmediğim bir yeri, kişiyi, bir olayı, hayal ederek, empati kurarak, edebiyatın o büyülü gücünün ellerine bırakarak kurgu ile canlandırmaya, anlatmaya çalıştım. Ancak bu öykülerin sayısı oldukça az diyebilirim.

– Öykülerinde dağlar, kuşlar, ağaçlar ve sular da söz alıyor. “Madran Baba Mengisi”nde rüzgârın, suyun, fıstık çamlarının ve sıvacı kuşun sesini duyuyoruz. İnsan olmayan varlıkların dilini nasıl kuruyorsun; onların adına konuşma tehlikesinden nasıl kaçınıyorsun?

– Aslında tam da onların dilinden, onların ağzından konuşmaya çalışıyorum. Onlar gibi düşünmeye, hissetmeye çabalıyor, onların dile getiremediği sözcükleri söylemeyi istiyorum. Yakılan ormanın, kesilen fıstık çamlarının, kadim mezar taşlarının etrafında biten zahterleri okşayan rüzgârın, yuvasından edilen sıvacı kuşun sesi olabilmek, onların anlatamadıklarının tanığı ve anlatıcısı olabilmek tüm arzum. O nedenle bazen bir mezar taşının, bazen bir kuşun ya da suyun, rüzgârın fısıldayışları, haykırışları, çığlıkları bu öykülerde kendine yer buluyor. Köklenen her zeytinin, parçalanan kayaların, akışını yitiren suyun, önüne set çekilen nehrin, üç kuruş para için yok edilen binlerce yıllık tarihin acısını yüreğimde hissediyorum her daim. Asıl olarak bu acılar, çığlıklar, ağıtlar ve nihayetinde başkaldırılar zaten bu öykülerin yazılmasına vesile oluyor. Yazana değil yazdırana bakmak lazım yani.

Aydın’ın dağlarında, geçmişin izinde

– Dokuzuncu kitabında rotayı Aydın’ın dağlarına, ovalarına ve insanlarına çeviriyorsun. Aydın’ı senin için bir öykü coğrafyasına dönüştüren neydi; bu coğrafyada haberlerin söyleyemediği hangi hikâyelerle karşılaştın?

– Aydın, gerek uzun yıllar yaşadığım ve çalıştığım İzmir’e yakınlığı gerekse doğa talanı, çevre sorunları konusundaki yoğunluğu (ne yazık ki) ile en çok gittiğim, haber, televizyon programı, eylem takibi için tabiri caizse köy köy gezdiğim bir yer oldu. Özellikle Madran ve Gökbel Dağlarında neredeyse adım atmadığım köy, tepe, su başı, kaya dibi, ağaç gölgesi kalmadı diyebilirim. Aydın coğrafyası gerçekten muhteşem ve büyüleyici bir güzelliğe sahip. Doğanın güzelliklerinin yanı sıra, arkeolojik zenginliği, insanlarının sıcak kanlı ve ‘karikatürlerden fırlamış gibi’ özgünlüğü, şiveleri, tavırları, dost canlı yaklaşımları beni her zaman kendine çekmiştir. Bir Alabanda’yı, Gerga’yı, Gelingeçmez Köprüsünü nasıl anlatsam ki sizlere; öykülerini yazmaya çalıştım kitapta. Öylesine büyülü yerler… “Gökyüzünün altındaki en güzel yeryüzü” diye tanımlamış Heredot Aydın’ı ve Büyük Menderes Havzasını. Evliya Çelebi ise “Dağlarından yağ, ovalarından bal akar” demiş. Aydın illeri, üzerine ne kadar yazılırsa yazılsın hep bir eksik kalacak derecede güzel bir coğrafya bana göre.

– Kitabın duyurusunda, önceki kitaplarının Nâzım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı’ndaki dizeleri izlediğini söylüyorsun: Karaburun’dan Aydın illerine… Bedreddin’in ve Nâzım’ın açtığı tarihsel damar bu kitaba nasıl sızdı? Bugünün ekoloji mücadeleleriyle geçmişin isyanları arasında nasıl bir bağ kuruyorsun?

– “Rüzgârlı Mimas Uyanmazsa / Karaburun Öyküleri” 6. kitabımın adı idi ve son kitapta Aydın öyküleri olunca Nazım’ın Şeyh Bedrettin Destanı’ndaki dizeleri canlandı birden gözümün önünde; “Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş / Aydın illerinde Karaburun’da / Bedrettin’in kelamını söylemiş / Köylünün huzurunda…”

Aslında benim, gazetecilik yaşamım boyunca yazdığım tüm haberler ve bu öyküler, 1415-1416 yıllarında, Karaburun’da, Ortaklar’da, Manisa ve Aydın illerinde yaşanan köylü isyanının günümüzdeki yansımaları gibi gelmiştir bana. O zamanlar Osmanlı’nın zulmüne, sömürüsüne başkaldıran ve “yârin yanağından gayri” her şeyi paylaşmayı düstur edinen bir hareket, bugün de kendi topraklarını kapitalist talana karşı koruma mücadelesinin içinde. O zamanların “Edirne saraylarında damızlanmış atların nalları” ve tepeden tırnağa silahlanmış Osmanlı orduları karşısında çıplak ayakları ile yoksullukta eşitlenerek direnen köylüler, bugün de sermaye düzeninin zoruna, zorbalığına karşı çıplak elleriyle, incir sopalarıyla, gövdelerini TOMA’nın, robokop giysili askerlerin, polislerin önüne siper ederek mücadeleyi sürdürüyorlar. Bir avuç toprak, bir lokma ekmek, çoluk çocuğunun geleceği, bir yudum temiz su ve nefes için…

– “Mengi” sürekliliği, döngüyü ve topluca oynanan bir halk dansını çağrıştırıyor. Kitabın adındaki “Madran Baba” ile “mengi” nasıl buluştu? Bu başlık kitabın dünyasına hangi kapıyı açıyor?

– Madran Dağı, o toprakların kadim hafızasını bağrında taşıyan kutsal bir dağdır. Özellikle o dağların eteklerinde yaşayan Tahtacı Alevileri için Madran Dağı, sadece coğrafi bir yükselti değil; inancın, kültürün ve yurt edinmenin merkezidir. Mengi ise bildiğiniz gibi Tahtacıların el ele tutuşarak, adeta evrenin döngüsünü taklit edercesine döndükleri, eşitliği, birliği ve doğayla hemhal olmayı simgeleyen kadim bir semah türüdür. Kitabın adında Madran Baba ile mengiyi buluştururken aslında doğanın kendi döngüsüyle insanın o kadim ritminin nasıl birleştiğini anlatmak istedim. Madran Dağı bugün kuvars ve feldispat madenleriyle parça parça kemirilirken, fıstık çamları toza boğulup sular zehirlenirken, bu yıkıma karşı duran köylülerin el ele vermesi, toprağını korumak için omuz omuza durması da bir mengidir bana göre. Bu başlıkla şunu anlatmak istedim aslında: Ekoloji mücadelesi sadece kuru bir çevre savunusu veya teknik bir hukuk dosyası değildir; o coğrafyanın kültürüyle, inancıyla, tarihiyle ve yaşayan tüm varlıklarıyla birlikte tutulan ortak bir yaşam ritmidir. Biz ne kadar madenlerin vahşetiyle yüz yüze kalırsak kalalım, o toprağın altındaki yaren mezarlarının, üstündeki fıstık çamlarının ve direnen köylülerin mengisi durmayacak, o döngü tamamlanacaktır.

İşçinin ciğerinde, çamın gözeneklerinde aynı toz

– Arka kapakta maden işçilerinin “ciğer acısı” ile tarumar edilmiş tepeler, terk edilmiş köyler ve toza bulanmış fıstık çamları aynı manzaranın parçaları olarak karşımıza çıkıyor. Ekolojik yıkımla emek sömürüsünü öykülerde nasıl bir araya getiriyorsun?

– Benim için emek mücadelesi ile ekoloji mücadelesi hiçbir zaman birbirinden ayrılamaz; onlar aynı gövdeden beslenen iki kardeş daldır. Doğayı acımasızca sömüren sermaye, o doğanın içindeki insan emeğini de aynı vahşetle sömürüyor. Çine’deki kuvars ve feldispat madenlerinde çalışan genç köylüleri gencecik yaşta “silikozis” denen o sinsi ciğer hastalığıyla baş başa bırakan maden tozu neyse; dışarıda yüzlerce yıllık fıstık çamlarının gözeneklerini tıkayan, onları kurutan ve verimsizleştiren toz da odur. Öykülerimde bu iki sömürüyü yan yana getirmek edebi bir kurgu değil, sahadaki çıplak gerçeğin ta kendisidir. Topraksızlaştırılan, tarımı ve suyu elinden alınan köylü, yaşayabilmek için kendi yaşam alanını katleden o maden şirketlerinde işçi olmak zorunda kalıyor. Yani önce toprağı sömürülüyor, sonra da bedeni ve emeği. İşte bu çifte sömürüyü, işçinin çektiği ciğer acısıyla dağların, fıstık çamlarının uğradığı o tarumarı aynı manzaranın içinde eriterek anlatmaya çalışıyorum. Okur, fıstık çamının çığlığını duyduğunda, onun hemen altında o ağacı kesmek zorunda kalan maden işçisinin ciğerindeki sızıyı da hissetsin istiyorum.

– Kitabın meramında yıkım kadar güçlü bir direniş ve hareket duygusu da var: İncir sopaları, zeybek havası ve akın akın gelen köylüler… Acıyı anlatırken insanları yalnızca mağdur olarak göstermemek ve mücadelelerinin öznesi kılmak senin için nasıl bir edebi tercih?

– İnsanları sadece “acı çeken mağdurlar” olarak resmetmek, onları çaresizliğe mahkûm eder diye düşünmüşümdür hep. Oysa benim sahada tanık olduğum Anadolu insanı, köylüsü asla çaresizce boyun eğen insanlar değil. Bergama köylülerinin o meşhur “Yılanın ağzındaki kuş gibi çığırıyik” sözünü aktarırken; “O kuş, yılana teslim olmuş, kaderine razı, ölümü bekleyen bir kuş değildir; yılanın boğazını sıkan, kurtulmak için çırpınan ve çığlığıyla tüm ormanı uyandıran direnişçi bir kuştur” diye tanımlarım. Öykülerimde incir sopalarıyla, zeybek havasıyla, davuluyla zurnasıyla akın akın gelen köylüleri, tek başına dev maden şirketlerine kafa tutan Yalnız Efe Ahmet Karaçam’ı ya da kansere dikkat çekmek için eşiyle birlikte saçını kazıtan Söke Kisir Köyü Muhtarı Baki’yi anlatırken onları mücadelelerinin öznesi kılmak istedim. Bu, benim dünyaya politik düzlemde bakışımın ve bu sınıfsal tercihin tüm yazdıklarıma sinmesinin bir sonucu aslında. En temel edebi ve sınıfsal tercihimdir. Eğer insanları sadece boyun eğen mağdurlar, çaresizliği öğrenmiş garibanlar, “eline vur ekmeğini al” cinsinden uyuşuk yoksullar olarak yazarsam, okur kitabı kapattığında umutsuzluğa kapılır. Ben ise tam aksine, okurun o zeybek havasındaki dik duruşu hissetmesini ve bu adaletsiz düzenin er ya da geç değişeceğine dair inancını tazelemek istiyorum.

– “Madran Baba Mengisi”, dokuz kitaba ulaşan yolculuğunda senin yazarlığında nasıl bir eşiği temsil ediyor? Okur kitabı kapattığında Aydın’a, doğaya veya kendi yaşadığı coğrafyaya artık hangi gözle baksın istiyorsun?

– Dokuz kitaba ulaşan bu yolculukta Madran Baba Mengisi / Aydın Öyküleri, benim için hem 25 yılı aşan ekoloji muhabirliği sürecimde ekoloji mücadeleleriyle kurduğum bağı edebiyat yoluyla anlatabilme çabamın ürünlerinden birisi. Doğa ve Direniş Öyküleri ile başladığım bu eko-kurgu serüveni, Karaburun’dan Aydın illerine uzanan bu yeni halkayla daha bütünsel bir sınıfsal ve ekolojik bilince ulaştı diye düşünüyorum. Okur bu kitabı kapatıp başını kaldırdığında, sadece Aydın’ın o masalsı dağlarına değil, kendi sokağına, mahallesine, yanı başındaki ağaca ve içtiği suya başka bir gözle baksın istiyorum. Doğaya bakarken onu sadece seyredilecek güzel bir manzara veya tüketilecek bir hammadde deposu olarak görmesin, onun yaşayan, hisseden, talan edildiğinde feryat eden ve en önemlisi direnen canlı bir bütün olduğunu kavrasın. En büyük arzum, okurun kendi coğrafyasındaki ekolojik yıkımlara karşı sessiz kalmaması, “karıncanın kardeşi olduğunu” hatırlayarak nerede bir yaşam mücadelesi varsa elini uzatıp o mengini, o ortak direniş halkasının bir parçası olmasıdır.

Bir cevap yazın