Ovacık’ın komünist başkanı Maçoğlu: “Bir kere selam vermedim, ‘buna ne olmuş?’ dediler

0 Paylaşım

Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası’nın geçtiğimiz günlerde Seferihisar’da düzenlediği yaz kampı önemli etkinliklere sahne oldu. Bunlardan biri de Muğla Menteşe Belediye Başkanı Bahattin Gümüş, Tunceli Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu ve Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’in konuşmacı olarak katıldığı, Turgut Köyünde gerçekleşen, “Alternatif Bir Yerel Yönetim ve Tohum Politikaları” paneliydi. Hedefledikleri ve başardıklarıyla Türkiye’de alternatif bir yerel yönetimin mümkün olabileceğinin bizzat ispatı olan bu üç kıymetli yerel yönetici, konuşmalarında kendi bölgelerindeki çalışmalarını paylaştılar. Olağan bir yerel hizmetin ötesinde üretici destekleyen bir belediyecilik anlayışını örneklediler ve özellikle katılımcı bir yerel yönetimin önemine dikkat çektiler.

Bu üç yerel yöneticinin konuşmalarından önemli noktaları dizi halinde aktarıyoruz. Dün Menteşe Belediye Başkanı Bahattin Gümüş’ün konuşmasına yer vermiştik. Söz şimdi, Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu’nda…

 

Değerli yoldaşlar hepinizi selamlıyorum.

Aslında yerel yönetim dediğimiz şeyden anlaşılması gereken bir coğrafyayı yönetme kabiliyetidir; bir yönetim programı çerçevesinde, yani programatik bir şekilde bir coğrafyayı yönetme kabiliyeti. Şehrin, orada yaşayanlar tarafından görevlendirilmiş en güvenilir ve göreve layık kişiler tarafından yönetilmesi. Ama günümüz sistemleri içerisinde tam tersi gerçekleşiyor. Bir siyasetin programını yürüten, o siyasetin pek de demokratik olmayan şekilde görevlendirdiği kişiler yönetiyor kentleri maalesef. Bu bakımdan üç, beş, belki on tane farklı örnek sayılabilse de esasen bakış açısı böyle ve bu aslında kapitalist sistemin bakış açısı.

Bizler Ovacık’ta kendimizi devrimci, halkçı bir yerel yönetim olarak görüyoruz. Yani söz, yetki ve karar halkın diyerek başlattığımız ve en çok da “sosyalist bir siyaset yerelleri nasıl yönetebilir?” sorusuna yanıt vermeye çalışan bir yürüyüş bu. “Bir yerel yönetimde temel hak ve ihtiyaçlar, toplumsal alana hizmet çerçevesinde nasıl gerçekleştirilebilir?”, üzerinde düşündüğümüz ve yapmaya çalıştığımız şey işte budur.

Bu aslında kapitalist sisteme karşı bir modelleşmedir. Bunun üzerine hepimizin mutlaka söyleyecekleri var. Ben de öncelikle kapitalist sisteme karşı bir model oluşturabilme, mevcut duruma karşı sosyalizmin yerelleşmesi üzerine bir sunum yapmak isterim.

Bizim temel şiarımız şudur: Temel ihtiyaçların ve temel hakların tanımlanmasının ve yerine getirilmesinin bir toplumsal temeli ve toplumsal programı olmalı. Üretim ne için, kapitalist sistem için mi yoksa yoksul toplumsal kitleler için mi? Üretim ile tüketim arasındaki sınıf çelişkileri nasıl kaldırılabilir ve bunun program ayağı ne olur? Bu toplumsal temel için bizim önemsediğimiz şeyler bunlar.

Üretime dair biraz bilgi vermek isterim önce. Esasen bulunduğumuz bölgede üretim ilişkilerinin tamamının yereldeki dinamiklere dayanması gerektiğini düşünüyorum. Yerelin tohumu, toprağı, iklimi, suyu ve bunlarla mutlu ve verimli olan üretim alanlarının geliştirilmesi gerekiyor. Tohumların bir bölgeden başka bir bölgeye aktarılmasında bile bu geçerlidir. Bir dayanışma kültürü çerçevesinde yapsanız bile, esas olan şey tohumun mutlu olduğu, verimli olduğu toprakta üretime dönüşmesidir. Buradaki tohumu alıp bambaşka bir bölgeye taşımak değil. Yoksa rekoltenin, tohumların niteliğinin düşmesi söz konusudur ki bu süreçte bunlar çok daha fazla oluyor. Fransa’nın, özellikle İsrail’in tohum meselesi üzerinde dünyanın pek çok alanında sömürgeler yarattığını düşündüğümüzde, yerel tohumculuk meselesi daha da önemli hâle geliyor. Yani toprak, topraktaki bakteri, ektiğiniz ürünler ve onların etrafında çimlenen diğer ürünler, bunların hepsi bir ekoloji alanını oluşturuyor ve bunu korumak gerektiğini düşünüyorum.

Sadece tohum değil elbette, tarımsal üretimin diğer unsurları, hayvancılık, sulama, bunların her birinin de birlikte ve yerel dinamiklere dayanarak büyütülmesi gerekiyor. Biz bu duyarlılıkla hareket etmeye çalışıyoruz. Ovacık’ta 25 üretici ile başladığımız bu süreç şu anda 626-627 üreticiyle devam ediyor. 26 ton bakliyat ile başlamıştık, şimdi 1650 tonun üzerinde bir üretim gerçekleşiyor. İşte böylelikle, alternatif bir özgür köylü üretiminin yapılabileceğini, yeter ki doğru politika ve doğru programlar olsun, bunları takip eden bir yerel yönetimin desteği olsun, kapitalizmin bugün zorladığı biçimlerin dışında köylü üretim ilişkilerinin kurulabileceğini göstermiş oluyoruz. Bunun somut örneği ve ispatı olduğumuzu düşünüyorum.

Coğrafyamızda bizlerden önceki üretim 20-25 ton olmasına rağmen pazarda bir karşılığı yoktu. Daha doğrusu, tefeci ve tüccarın aldığı ürünlerden geriye, köylüye bir artı değer dönmüyordu. Bizden önceki tablo buydu ama şimdi Ovacık halkının kendi ağzından anlattığı, şöyle bir durum söz konusu olmaya başladı. “Üretiyoruz, Belediye’ye veriyoruz, paramızı alıyoruz, sorun yok.” Bu çok önemli bir mesele: ürettiğinin, yarattığı değerin, ürünlerinin, emeğinin karşılığını alabilmek. Bu kapitalist sistemde zor çünkü kapitalizm gölgesinden faydalanmadığı ağacı bile keser. Böyle bir yapıda, köylünün ürettiğinden esas faydalanan da kapitalist sistem, onun tefecisi, tüccarı oluyor ve köylüye, “emeğimin karşılığını aldım” diyebileceği bir şey kalmıyor.

Burada önemli başka bir şey daha var. Biz bunu bir dayanışma kültürüyle gerçekleştirdik, birlikte iş yapabilme kültürüyle. Bu sürecin kendisi başlı başına çok önemli. Birlikte iş yapabilmek, hayatta kalabilmek için birlikte davranabilmek, aslında sadece insanların değil bütün canlıların yapabileceği bir şey. Ama bugün hepimizi bireyselleştiren, toplumsal alandan koparıp bireyselci bir şekilde parçalayan anlayışlara karşı çıkmadan, insanlar bir araya gelemiyor. Ama bu mümkün ve bunun bir geçmişi var. Geçmişteki ortak yaşam tarzını yaratan o kültür halen unutulmadı, bir kere canlandırıldığında aslında hepimizin genlerinde bunun olduğunu görmeye başladık.

Ovacık bugün yapmış olduğu üretimle bu toplumsal duyguları da besliyor. Yani mesele sadece ürettiğinin maddi karşılığını almak değil. Meselenin sadece fiziksel bir mesele olmadığını görüyorsunuz. Yani sadece, “üretiyorsun, sonra belediye geliyor, alıyor, herkese parasını veriyor” meselesi değil. Duygular da gelişiyor. Birlikte iş yapma duyguları başlıyor, bunun bireyin yaşamına etkileri başlıyor. Bu anlamda bizim için çok değerli olan bu üretim ilişkisinin, hayatımız üzerinde olumlu etkilerini de görmeye başlıyoruz.

Bir örnek vereyim. 24 yaşında genç bir üreticimizin kooperatifle olan ilişkileri… Benim için çok önemli ve gittiğim her yerde de anlatıyorum. Dinleyenler var mı aranızda daha önce? Var, bir daha dinleyin o zaman. Dört kardeşi olan bu genç çocuk ürettiği üç ton ürünü kooperatife vermiş, bunun karşılığında da 21.000 liradan biraz fazla para almış. Ben de çocuğa bakıyorum, parayı alıp cebine koydu ama eli cebin üstünde, şöyle üstüne koymuş, hani bir dışarı çıksa, parayı tek tek saysa, eve gitse bir daha saysa, bir daha saysa… O duyguyu çok iyi anlıyorsun. Yoksullar ürettiklerinin karşılığını aldığında gözleri parlar. Çünkü birkaç ay veya birkaç yıl verdiği emeğin karşılığını alıyor. O emek sayesinde hayatı idame ediyor.

Sordum kendisine, “yoldaş ne yapacaksın bu kadar parayı?” Biz sosyalistler ismini bilmediklerimize yoldaş diye hitap ederiz. “Başkanım” dedi, “üç bin lirası ile kışlık ihtiyaç alacağım”. 18 bin kaldı. “Üç bin lirası ile hayvanların ihtiyaçlarını alacağım”. Kaldı 15. Dedi ki “üç bin lirası ile bir sonraki sene traktörle suyu vermek için pompa alacağım”. Neyse, ona ayırdı, buna ayırdı. En son sağa baktı, sola baktı, sıkılıyor, söylemek istemiyor. “Söyle yoldaş” dedim, “başka?”. “Başkanım benim annem hayatında hiç tatile gitmedi, internette baktım, 4 gece 5 gündüz tatil şu kadar, annemle beraber tatile gideceğiz”. Bu hikâyenin özeti şu. Bu çocuk üretiyor, bunun karşılığında aldığını sadece gelecek yıllarda yapacağı üretime ayırmakla kalmıyor, bununla bir hayalini gerçekleştiriyor. Bu çok önemli. Bu parayı, yarın ne olur ne olmaz diye bankaya, bilmem neye yatırmanın hesabını yapmıyor. Üretime yatırıyor ve hayallerini gerçekleştiriyor. Bu çocuğun ürettiklerinin kendi yaşamına etkisi böyle.

Galiba insanlar, kendini güvende hissettiklerinde, yaşadığı yerde kendi geleceklerine, kendi üretimlerine güvendiklerinde böyle yaparlar. Kendilerini temel ihtiyaçlarını gidermenin ötesinde bir yaşam kalitesine layık görürler.

Gelecek kaygısı da bir sömürme biçimidir ve bu insanın iliklerine girdiğinde bütün yaşamını belirler. Hep derler ya kefen parasını ayırmak lazım, yarın ne olur ne olmaz. Biz artık kefen parası ayırmıyoruz. Kendi geleceğimize güveniyoruz. Çünkü üzerine bastığımız toprağı, o coğrafyayı kendi yaşam alanımız olarak görüp kendimiz yönetiyoruz.

Eğer bir yerde yaşayanlar, oranın ekonomisinin girdisini, çıktısını bilmez, buna göre hareket etmezse… Ne kadar saman girdi, ne kadar meyve, sebze girdi, buradan ne kadar para çıktı ve ne kadar para girdi, bunları hesaplayamaz ve planlayamazsa, orayı yönetemez. İşte o zaman başkaları gelir ve ülkeyi yönetir. Buraya para getirenler, buradan para götürenler yönetmeye başlar.

Altını çizmek istediğim bir şey de şu. Biz bu tür çalışmaları sürdürürken bazen diyorlar, “komünistler de yoksulluk diye tutturmuşlar, onların üzerinden politika yapıyorlar”. Biz yoksulluğu savunmuyoruz, biz yoksulları savunuyoruz. Yoksulluk dünyanın en kötü şeyi. Onun üstünden politika yapmıyoruz, aksine bizim derdimiz onu yok etmek. Bunun için bizim politikamızda üretim en önemli şey. Üretim ile tüketim arasındaki ilişkilerde tefeci tüccar ilişkisinin ortadan kaldırılması, köylünün ürettiklerinin sömürülmemesi ya da tüketim alanında tüketicinin sömürülmemesi bu yüzden önemli.

Bunu yapabilir miyiz, evet yapabiliriz. Kooperatifler kurarak bu yapılabilir.  Köylüden aldıkları ürünlerin üzerine birkaç kat kâr ekleyerek satan tüccar, aslında hem köylüyü, üreticiyi, hem de tüketiciyi sömürüyor. Eğer kentlerdeki tüketici, köylünün ürünleriyle bu aracılar olmadan buluşursa, o zaman bu iş olur. Bunun yolu da kooperatifler.

Aslında o zaman bilinçli tüketici, aynı zamanda yarı üretici oluyor. Bu tüketici şunu diyor köylüye, “siz bunu üretiyorsunuz ama bir, toprağınızı kirletmeyin; iki, toprakta ürettiklerinizi kirletmeyin. Çünkü sağlıklı gıda benim hakkım ve siz benim sağlıklı gıda hakkımı savunmazsanız ben sizin tüketici kitleniz olmam”. Bilinçli tüketiciyi ve üreticiyi buluşturan kooperatifler burada temel mihenk taşıdır.

Yerel yönetimde mesele artık kentte yaşayanları yönetmek, bazı ihtiyaçlarını giderecek hizmetler sunmak değil. Tohum meselesine bakın… Toprağa attığınız tohumdan, gelecek sene kendi tohumunuzu alabiliyor musunuz, alamıyor musunuz? Eğer alabiliyorsanız, sizin bir tohum politikanız var, siz tohumu üretiyorsunuz, tohumu yönetiyorsunuz demektir. Ama tüm ürettiğinizi satıp gelecek yıl yeniden başkasından tohum alıyorsanız ya da dışarıdan aldığınız tohum sizi buna mecbur bırakıyorsa, o zaman siz tohumu değil, tohum sizi yönetiyordur.

O zaman toprağı da siz yönetemezsiniz. Çünkü o tohum toprağı tüketiyor. Toprağı kirletiyorsanız, toprağın altındaki solucanı da diğer maddeleri de etkilersiniz, toprağın mineral denge değerleri düşmeye başlar. Çünkü solucan gübre bırakır. Diğer bakteriler bitkiden bitkiye tohumlanmayı sağlar. Çimlendirdiğiniz her bitki ya hayvanların otlağı olur ya da arının özünü aldığı çiçek olur. Bunu bozarsanız toprağı da yönetemezsiniz. Ama geliştirirseniz toprağı ve doğayı yönetebilme kabiliyetiniz de gelişir.

Bu bakımdan, bizim coğrafyamızda tarımın bu kadar köklü bir tarihi olmasına rağmen, patatesi sekiz yıldır savaşan Suriye’den alırsanız… Samanı Bulgaristan’dan alırsanız… O zaman siz bu toprakları yöneten değil ona ihanet eden insan olursunuz.

Oysa sosyalistlerin, devrimcilerin, bütün halkçı siyasetlerin, bu toprakları yönetmek için bir politikası var. Hem de koruyarak ve geliştirerek, adil bir şekilde yönetmek için… Kooperatifler bunun örgütlülüğüdür. Yani tek bir partinin ya da bir siyasetin değil. Fiskobirlik’te bu yapıldı. Kayısı’da bu yapıldı. Birçok yerde yapıldı. Ülkücüsü, sağcısı, solcusu, dindarı, dinsizi sokağa çıktı “fındığımı elimden alamazsın, beni sömüremezsin” diye. Ve çok uzak bir geçmişte de yaşanmadı bunlar.

Birincisi buydu işte. Yani yerel yönetimin, yereldeki üretimle ilgili yapabilecekleri… Şimdi ikincisine, yönetim kısmına gelelim. Bu çok önemli ve değerli; bunların tamamının, üretimin, üretim ilişkilerinin, toplumsal ayağının nasıl yönetileceği yani…

Ben otuz yıldır sosyalist siyasetin içindeyim. Eskiden bolca teorik kitaplar okuyorduk. Abilerimiz bize eğitimler filan veriyor, teori, teori diyorlardı. Bir yerden sonra sıkıldık mı ne, teorinin biraz genel kaldığını düşündük, çok da ciddiye almamaya başladık.  Ama iş yapmaya başladığınızda, üretime başladığınızda tekrar teoriyi hatırlamaya başlıyorsunuz. Çünkü o kadar ihtiyaç duyuyorsunuz ki… Yaptığınız işin nereye evrildiğine, ne yöne gittiğine dair kaygılar duymaya başlıyorsunuz. O zaman kitaplar o kadar önemli oluyor ki… Galiba teoriyle somut pratiğin aynı anda gitmesi gerekiyor. Biri biraz ileride oldu mu bocalamaya başlıyorsunuz. Biz şu anda o bocalama dönemini yaşıyoruz. Şimdi tekrar okuyoruz. Özel mülkiyet, devlet, aile, bunların toplumsal ayağı nedir diye en temelden okumaya ve tartışmaya başladık.

Ama bunları yaparken yeni bir buluş peşinde değiliz tabii. Biz Ordu’da Terzi Fikri’den bunları öğrendik. Adamı dokuz ay yaşatmadılar ama bu süre kolektif alanda birlikte yönetebilme kabiliyetini, ailelerin, kadınların, gençlerin bu yönetime girebildiğini göstermeye yetti. Bunun için onu tehlikeli saydılar. Çünkü birlikte yönetirseniz ağalar çıkmaz.

Sonra Mehdi Zana’nın, Türkiye’de, özellikle de o coğrafyada kadının esamisinin okunmadığı bir dönemde, Diyarbakır’da kadını üretimde ve yönetimde ön plana koyması, bunun mücadelesini vermesi… Bunlar hep halkın yönetime nasıl katılacağının örnekleri.

Bunun örnekleri dünyada birçok yerde de var. Buralardan öğrendiğimiz siyasetin temelinde şu yatıyor. Halk kendini yönetebilir. Meclislerle halk kendini yönetebilir. Olabiliyor mu, olabiliyor…

Halk meclisleriyle ilgili bir sürü yazılmış, denenmiş şey var. Kadınların, gençlerin katılımıyla, komisyonlarının kurulmasıyla, mahallelerde toplumsal alanda öne çıkmış insanların dahil edilmesiyle ilgili pek çok deneyim var. Biz daha çok şöyle yaptık. Bu işi siyasetlerin ya da diğer STK’ların içinde duyurduk ama esasen anonslarla herkesin katıldığı toplantılar halinde yapmaya çalıştık. “Halk meclisi şu gündemle toplanacak” diye anons ettik, herkesi toplamaya çalıştık. Üç ay, beş ay, altı ay derken, bizim halk meclisleri yavaş yavaş oluşmaya, tartışmaya başladı. Zaten toplum şöyle bakıyor. Kendi siyasetiyle, kendi sokağıyla, kendi mahallesiyle ilgili bir şey konuşulacağı zaman herkes katılıyor. Kadını erkeği, genci yaşlısı, herkesin katıldığı toplantılar oluyor.

Bakın bu sürecin bizdeki etkisi şu oldu. Duydunuz belki, gazetelere de çıkmıştı, bizde kütüphanede bir saat kitap okuyana bir saat bisiklet ücretsiz. O süreçte birçok çocukla ilişkilerimiz oldu, onlarla aramızdaki diyalogu anlatacağım. Bizim Ovacık Belediyesi’ne gelen var mı arkadaşlar? İçeri girerken kütüphanenin içinden geçiyorsun. Her zaman geçtiğimde çocukların arasından geçiyorum yani. Çocuklar gelirler saat dokuza beş kala, kitapları alır okurlar. Ona beş kala bisikletlerini alır giderler ve diğer grup gelir. Böyle devam eder. Ben her geçişimde “merhaba yoldaşlar” derim. Onlar da “merhaba yoldaş” diye cevap verirler.

Bu böyle gitti birkaç ay, sonra dedim ki “dur bakayım, bu çocuklara selam vermeden geçeyim, ne olacak?” Öyle yürüyüp geçtim, birinci basamağı çıktım, ikinciyi çıktım. Arkadan bir ses, “Buna ne olmuş ya?” Aynen böyle… Döndüm baktım… Dedim “oğlum, senin kitap okumadığını biliyorum. Sen sanıyorsun ki ben bilmiyorum ama sana toplantıda soracağım kitabı. Sorularıma cevap vermezsen seni buradan atacağım”.  Dönüp yürümeye devam ettim, arkamdan çocuğun mükemmel bir cevabı geldi. “Hani bu diyordu birlikte karar alacağız? Tek başına mı karar alacak da bizi atacak?”

Yönetme kısmının toplumsal ayağı bu galiba. Kadına, erkeğe, çocuğa söylediğin her bir lafta ya da gerçekleştirdiğin her işte, en ufak bir eksikliğin ya da bireysel benmerkezci politikanın denetlenmesi ve yargılanması. Bu aşamaya gelmemişsen, bunu gerçekleştirmezsen, yani coğrafyadaki üretimi halkın yönetimiyle, denetimiyle birleştiremezsen, bir ayağı, bir parçası eksik kalmış olacak.

Değerli arkadaşlar çok uzatmayacağım ama bunların sonunda bir iki örnek vereyim. Bu örnekler o bölgeyi, orada yaşayan bütün canlıların yaşam haklarını savunarak yönetmek istediğimizin ve yönetebileceğimizin somut kanıtı olsun.

Biz dışarıdan gelen 160 kamyon samanı 60 kamyona kadar düşürmüşüz. Biz halkın değer olarak ürettiği 2,5-3 milyonu bu sene 6,5 milyona çıkarmışız. Bölgede üretilen bakliyatının %98’ini almış, satmış ve üreticiye karşılığını vermişiz. Bölgeyi ve bölgedeki üretim alanlarını yönetmeye başlamışız.

Esasen bölgemizde yaşayan insanların öncellikle ihtiyacı neyse ona yönelmeye çalışıyoruz. Büyük bir işsizlik sorunu var, %65’lere dayanmış. Şimdi amacımız bunu düşürmek.

İnsanların yaşamlarını biraz daha kolaylaştırabiliyor muyuz? Yaşam alanlarını biraz daha yaşanılabilir hale getirebiliyor muyuz? Ekonomilerini geliştirerek çocuklarının geleceğine, sağlıklarına dair daha rahat bir hareket alanı yaratabiliyor muyuz? Bunun için tarımı, hayvancılığı, turizmi ve coğrafyanın tamamını yönetebiliyor muyuz? Esas meselemiz bu, bunu başarmak gibi bir hayalimiz var. Bize öyle derler ya, bunlar ütopyadır… Biz bu dünyada böyle bir yaşamın olabileceğini biliyoruz. Varsın buna ütopya desinler, ne derlerse desinler. Ütopya hayallerimizin prensesidir. Biz hayallerimize ulaşana kadar bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Teşekkür ederim.


Yarın: Tunç Soyer (Seferihisar Belediye Başkanı)

One Ping

  1. Pingback: Tunç Soyer: Başka bir dünya için, birlikte üretip birlikte yönetmek… -

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir