Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlandığı süreçte Halkların İklim Zirvesi ve İklim Adaleti Forumu’nun genç temsilcileri; resmi zirveden beklentilerini, iklim krizinin gündelik hayattaki karşılığını, gençliğin örgütlenme biçimlerini ve ekolojik kaygıya karşı ortak mücadele çağrılarını anlattı.
Türkiye, Antalya’da düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’na (COP31) hazırlanırken, resmi zirvenin karşısında ve ona paralel olarak çalışmalarını sürdüren ekoloji hareketleri de örgütlenme zeminlerini genişletiyor.
Daha önce Halkların İklim Zirvesi’nin çalışmalarını HİZ İzmir Meclisi koordinasyonundan İsmail Karademirci ile, İklim Adaleti Forumu’nun yaklaşımını ise İklim Adaleti Forumu İzmir Sekreteryası üyesi Adnan Çobanoğlu ile konuşmuştuk.
Bu kez sözü iki yapının genç temsilcilerine bıraktık. Gençlerin COP31’e nasıl baktığını, iklim mücadelesini neden yalnızca geleceğe ilişkin bir mesele olarak görmediklerini, karar süreçlerindeki kuşaklararası güç dengesizliğini ve barınmadan güvencesiz çalışmaya uzanan krizlerin iklim adaletiyle bağını konuştuk.
Halkların İklim Zirvesi Gençlik Kozası’ndan Gül Acar ve İklim Adaleti Forumu’ndan Dicle Dilan Salman, ortak sorularımıza kendi bulundukları zeminlerden yanıt verirken örgütlenme biçimlerini, mücadele hedeflerini ve önümüzdeki döneme ilişkin çalışmalarını da anlattı.

‘COP31’in gençliğin geleceğine pansuman olabileceğine inanmıyorum’
– COP31 Türkiye’nin gündemine daha çok diplomasi, ekonomi ve “ev sahipliği prestiji” üzerinden girdi. Siz genç ekoloji aktivistleri olarak COP31’i nasıl görüyorsunuz? Sizin için bu süreç ne ifade ediyor?
Dicle Dilan Salman: 90’lı yıllardan itibaren “iklim krizine çözüm” bulmak amacıyla başladığı söylenen bu zirvelerin bir yenisi bu yıl Antalya’da olacak. Buluşmanın içeriğine baktığımızda doğayı yalnızca meta olarak gören, en küçük pınarına kadar sömüren ve kendi yarattığı krizin çözümünü de “Biz buluruz” diyen sermaye odaklı bir yapı var. Bu buluşmaları, emekçi halkın yararından ziyade kâr marjlarının nasıl korunacağını kurgulayan birer pazarlık masası olarak görüyorum. Burada bizim yaşamımıza veya geleceğimize yönelik bir kurgudan çok, sistemin devamlılığına yönelik kararlar alınıyor.
Doğadaki tüm varlıkların, halkın ve gençlerin yaşadığı krizlerin görülmediği; sağlıklı beslenme, temiz hava ve sağlıklı suya erişim gibi temel insan haklarının bile olmadığı bir çağdayız. Çözümü, “kirleten öder” zihniyetinden ileri gidemeyen bir sistemin içinde bulabileceğimizi düşünmüyorum. Bu sebeple COP31’in gerçek bir çözüm getireceğine, krizleri durduracağına ya da gençliğin geleceğine “pansuman” olabileceğine inanmıyorum.
Krizin gerçek mağdurları özel jetlerle bu toplantılara gelenler değil; “Su krizi yaşayacak mıyız, sağlıklı gıda bulabilecek miyiz, insanca bir yaşamı mümkün kılabilecek miyiz?” diye düşünen gençlerin kendisi. Öznelerin biz olmadığı, tepeden inme politikacılar ve şirketler tarafından alınan kararların çözüme katkı sağlayabileceğini düşünmüyorum.

Gül Acar: COP31’in Türkiye açısından “ev sahipliği prestiji” üzerinden konuşulması bizi en az ilgilendiren kısmı. Biz prestijden çok gerçek bir değişim görmek; verilen sözlerin tutulmasını, alınan kararların hayata geçirilmesini ve söylenenlerle yapılanların birbirini tutmasını istiyoruz. Çünkü artık bu çelişkiler içinde yaşamaktan yorulduk.
Bir yandan iklim kriziyle mücadeleden, doğanın korunmasından ve sürdürülebilirlikten söz edilirken diğer yandan su kaynaklarımızı kirletecek, yaşam alanlarımızı tahrip edecek ve mevcut kümülatif kirliliğe yeni yükler ekleyecek projelere izin ve ruhsat verilmesini kabul etmiyoruz. COP31’de söylenecek sözlerin diplomatik metinlerde kalmasını değil, Türkiye’deki iklim ve çevre politikalarına, alınan kararlara ve günlük yaşamımıza yansımasını istiyoruz. Diplomatik arenada kusursuz manzaralar çizmek yerine, yaşanabilir bir ülke için somut adımlar atılmasını bekliyoruz.
COP31 ile birlikte dünyanın gözlerinin Antalya’da olacağı bu süreci önemli bir fırsat olarak görüyoruz. Halkların İklim Zirvesi’nde sesimizi dünyanın dört bir yanından insanlara duyurmak istiyoruz. Bizim için COP31; verilen sözlerin tutulup tutulmayacağını, iklim krizine karşı gerçek bir irade ortaya konulup konulmayacağını ve mücadele eden halkların sesinin ne kadar duyulacağını görebileceğimiz önemli bir eşik.

‘Bugünümüzü savunmak, aynı zamanda yarınımıza yatırım yapmak demek’
– Gençlerin iklim mücadelesi sık sık “Geleceğimizi savunuyoruz” söylemiyle tanımlanıyor. Ancak kriz etkilerini bugün gösteriyor. Sizce bu mücadele sadece gelecek kaygısı mı, yoksa bugünün yaşam mücadelesi mi?
Dicle Dilan Salman: Aslında ikisi birlikte. Bugünün yaşam mücadelesini vermeden geleceğe dair bir umut beslemek ya da geleceği inşa etmek mümkün değil. Mücadelenin kendisi hem bugünün hem geleceğin mücadelesini içinde barındırıyor. 80 kuşağı “Çocuklarımıza ne olacak?” kaygısıyla mücadele ederken, 2000 sonrası “Biz ne olacağız?” sorusuyla mücadele veriyor. Şu an yaşamı savunmak için attığımız her adım, geleceği de inşa eden ve savunan bir eylem.
Gül Acar: Gençlerin iklim mücadelesini yalnızca “Geleceğimizi savunuyoruz” söylemiyle tanımlamanın yeterli olmadığını düşünüyorum. Çünkü iklim krizi gelecekte karşılaşacağımız bir tehdit değil, bugün yaşadığımız bir gerçeklik. Artan sıcaklıklar, orman yangınları, su kaynaklarının azalması, güvenli gıdaya erişim sıkıntısı ve yaşam alanlarımızın tahrip edilmesi bugünümüzü doğrudan etkiliyor.
Bu nedenle verdiğimiz mücadele öncelikle bugünün mücadelesi. Bugünümüzü savunmak, aynı zamanda yarınımıza yatırım yapmak demek. Temiz havayı, suyu, toprağı, yaşam alanlarımızı ve sağlıklı bir yaşamı savunurken geleceğimizi de koruyoruz. Gençlerin iklim mücadelesi yalnızca geleceğe dair bir kaygının değil, bugün nasıl bir yaşam istediğimize dair sözümüzün de ifadesi. Biz geleceği beklemiyor, bugünümüz için mücadele ediyoruz.

‘Dijitalin sunduğu imkânlar ile sahanın gerçekliğini birleştirmeliyiz’
– Türkiye’de gençlik yapılanmaları geleneksel çevre ve iklim hareketlerinden dili, örgütlenme tarzı veya eylem biçimiyle nerede ayrışıyor?
Dicle Dilan Salman: Bugünün gençlik yapılanmaları, geçmişten gelen mücadele deneyimlerinden beslense de sosyal medyayı ve dijital savunuculuk araçlarını çok daha etkin kullanıyor. Aynı zamanda eylem biçimlerimizin daha yaratıcı olduğunu düşünüyorum. Geleneksel basın açıklamaları ve kitlesel eylemler elbette çok kıymetli; bugün bu temel hakkı korumak için bile büyük bir mücadele veriyoruz. Ancak bunlarla sınırlı kalmak, özellikle akranlarımızın dikkatini çekmeye yetmiyor.
Yaratıcı eylem ve etkinlikler, özellikle lise çağındaki gençlerin örgütlenmesine daha güçlü bir zemin hazırlıyor. Sosyal medya ve dijital platformlar üzerinden örgütlenmek kötü bir gelişme değil ancak yeterli de değil. Yüz yüze, bedensel bir aradalığı sağlayamayan ve derinlemesine bir öz örgütlenme inşa edemeyen süreçler kalıcı olamıyor.
Burada bir dengeye ihtiyacımız var. Süreci uzaktan eleştiren bazı eski kuşakların üstenci tavrına düşmeden, dijitalin sunduğu imkânlar ile sahanın gerçekliğini birleştiren bir yapıyı nasıl kurabileceğimiz sorusuna cevap aramalıyız. Bu mücadeleyi yalnızca soyut bir doğa ve iklim tartışması olarak değil, sınıf mücadelesiyle bağlarını kurarak büyütmemiz gerektiğine inanıyorum.

Karar alıcılardan beklenti: ‘Söylemde kalıp eyleme geçmeyen politikalar terk edilmeli’
– Karar alıcılardan veya COP31 masasında oturacak aktörlerden somut bir beklentiniz var mı, yoksa taleplerinizi doğrudan topluma ve tabana mı yöneltiyorsunuz?
Dicle Dilan Salman: COP31 masasına oturacak aktörlerden somut bir beklentimiz yok. Derdimiz yalnızca COP31’e karşı çıkmak da değil. COP31 Türkiye’de yapılırken iklim krizi ve ekoloji mücadelesine dair neler yapabileceğimize, krizin gerçek mağdurlarının söz, yetki ve karar süreçlerinde yer aldığı adil bir düzenin nasıl kurulacağına odaklanıyoruz.
Emperyalizmin enerji, su ve gıda politikalarını uygulatmak için sürdürdüğü işgallere ve savaşlara karşı; gıda güvencesinin ve güvenliğinin, temiz suyun, sağlıklı yaşamın ve müştereklerimizin korunduğu bir hattı savunuyoruz. Amacımız yalnızca insanı önceleyen değil, doğadaki tüm varlıkları kapsayan adil bir yaşamı inşa etmek. Bunun yollarını tepeden inme kararlarda değil; tabandan yükselen, katılımcı ve kolektif bir mücadele ağını nasıl örebileceğimiz sorusunda arıyoruz.
Gül Acar: Elbette karar alıcılardan somut beklentilerimiz var. En temel beklentimiz, söylemde kalıp eyleme geçmeyen politikaları terk etmeleridir. Fosil yakıtlardan kademeli çıkış için takvim açıklamak, yalnız sermayenin kârını değil ekosistemi ve yaşamı merkeze alan politikalar üretmek onların sorumluluğundadır.
Ancak yalnızca masadaki aktörlerden talepte bulunmak yeterli değil. Deneyimlerimiz gösteriyor ki karar alıcılar, arkalarında güçlü bir toplumsal baskı hissetmedikçe adım atmıyorlar. Taleplerimizi hayata geçirecek esas güç, kolektif hareket ederek onları bu kararları almaya zorlamak. Bu yüzden mesajımızı sadece iktidarlara değil, topluma ve tabana da yöneltiyoruz. Toprağına, suyuna ve kentine sahip çıkan halk örgütlendiği, masadaki karar alıcıları sıkıştırdığı sürece gerçek bir dönüşüm mümkün olacaktır.
‘Yatay ve kapsayıcı yapılar o kıvılcımı çakabiliyor’
– İklim Adaleti Forumu kapsamında “kuşaklararası adalet” kavramını çokça tartışıyoruz. Bugün karar alan yetişkin siyasetçiler ve şirketler ile kararların bedelini ödeyecek gençler arasındaki güç dengesizliğini aşmak için ne tür mekanizmalar öneriyorsunuz? Forum yapılanmaları kapsayıcılık ve yatay örgütlenmeyi esas alıyor. Bu yöntem gençlerin hızlı karar almasını ve pratik mücadele geliştirmesini nasıl etkiliyor?
Dicle Dilan Salman: Forumlar sayesinde rahatça söz alabildiğimiz, daha fazla dinlendiğimiz, kürsünün daha kapsayıcı ve herkese açık olduğu bir mücadele hattı gelişiyor. Konuşmalarımızdan sonra tebrikler de alıyoruz. Elbette derdimiz tebrik edilmek değil; ancak bu zihniyet dönüşümünün kendisi bile mücadeleyi büyüten önemli bir eşik.
Ekoloji mücadelesinde gençlerin, kadınların ve özellikle genç kadınların çok daha ön planda olduğunu görüyorsunuz. Bu tesadüf değil. Yaşamın kendisini örgütleyenler çoğunlukla genç kadınlar olduğu için ekoloji mücadelesinde olanlar da genç kadınlar oluyor. Yatay ve kapsayıcı yapılar tam da bu sayede o kıvılcımı çakabiliyor; bizler çok daha güçlü bir ateşi yakmayı başarıyoruz.

‘İklim krizini gündelik yaşamın yakıcı sorunlarından ayıramayız’
– Barınma, güvencesiz çalışma, nitelikli gıdaya erişim gibi gençliğin yaşadığı diğer krizler ile iklim krizini nasıl birleştiriyorsunuz? “İklim adaleti” sizin için gündelik hayatın neresine dokunuyor?
Dicle Dilan Salman: Gündelik yaşamı devam ettirmeye çalışırken zihnimizde güvencesizliğe ve geleceğe dair sorular çınlamaya devam ediyor. Derinleşen yoksulluk, barınma krizimiz, nitelikli gıdaya ve temiz havaya erişemeyişimiz bizi büyüyen bir kaygı çemberinin içine hapsediyor. Bu kaygılar birçoğumuz için yalnızca ruhsal değil, fiziksel bir krize de dönüşmüş durumda.
Bugün 30 yaşındayım ve çevremden neredeyse her gün intihar eden veya kansere yakalanan akranlarımın haberlerini alıyorum. Elbette bu sorunlar her dönem vardı; ancak bunların görülmemiş bir sıklığa ulaşması, toplumdaki derin mutsuzluk, umutsuzluk ve ekonomik çaresizlikten başka hiçbir şey konuşamaz hâle gelişimiz rastlantı değil. Tüm bunların yaşadığımız ekolojik ve toplumsal krizin doğrudan bir sonucu olduğunu düşünüyorum.
Bu krizler arasında hiyerarşi kuran, iklim krizini sınıf mücadelesinden veya gündelik yaşamın yakıcı sorunlarından ayıran hiçbir yaklaşımın artık yaşamda karşılığı yok. Sorunları birbirinden izole etmek yerine, birbirini kapsayan ve kimseyi geride bırakmayan bütünlüklü bir mücadeleyi inşa etmek zorundayız. Bu da ancak anti-emperyalist, adil, ekolojik, sınıf odaklı ve feminist bir mücadelenin kesişiminde mümkün olacak.
‘Çözümü halkın ortak iradesine dayandırıyoruz’
– Halkların İklim Zirvesi krizin kaynağı olarak mevcut ekonomik ve politik sistemi işaret ediyor. HİZ Gençlik Kozası olarak, piyasacı “yeşil dönüşüm” ya da “yeşil badanalama” söylemlerine karşı gençliği nasıl bir hat etrafında örgütlemeyi hedefliyorsunuz?
Gül Acar: Hedefimiz gençliği sahte yeşil vaatlerin peşinden gitmek yerine, ekolojik yıkımın bedelini ödeyen işçilerle, toprağını savunan köylülerle ve yerel direnişlerle ortak bir iklim adaleti mücadelesinde buluşturmak. Doğa ile emeğin sömürülmediği, karar mekanizmalarında gençlerin ve halkın söz sahibi olduğu gerçek bir dönüşümü savunuyoruz.
Yaşadığımız kriz özünde bir sistem sorunu. Dolayısıyla üretim, tüketim, çalışma ve yaşam alışkanlıklarımız kökünden değişmek zorunda. Sınırlı kaynaklarımız kapitalizmin acımasız yöntemleriyle sömürülmeye devam ettiği sürece yeşil badanalama yalanlarına maruz kalmaya devam edeceğiz. Bu yüzden çözümü mevcut ekonomik ve politik sistemin insafına değil, örgütlü mücadeleye ve halkın ortak iradesine dayandırıyoruz.

Kır ile kent arasındaki bağ: ‘Bu mesafeyi kapatmak zorundayız’
– Türkiye’nin dört bir yanında köylülerin ve yerellerin madenlere, HES’lere ve taş ocaklarına karşı yürüttüğü ekoloji mücadeleleriyle şehirli gençliğin bağını nasıl kuruyorsunuz?
Gül Acar: Bu bağı tam anlamıyla kurabildiğimizi söylemek zor; aradaki kopukluk ne yazık ki gerçek. Dürüst olmak gerekirse ben de yerelde yürütülen somut direnişleri yeni yeni öğreniyor ve gerçek anlamda benimsemeye başlıyorum. Şehirde yaşayan gençler olarak iklim krizini genellikle daha soyut veya küresel kavramlar üzerinden tartışma eğiliminde olabiliyoruz. Oysa toprağına kepçe giren köylü için bu mücadele doğrudan bir yaşam savaşı.
Kır ile kent arasındaki mesafeyi kapatmak zorundayız. Halkların İklim Zirvesi gibi buluşmalar bu noktada hayati bir rol üstleniyor. Bu tür zeminler, yerellerdeki direnişleri şehirlere ve şehirli gençliğin gündemine taşımak için köprü kuruyor.
Bugün toprağı ve suyu tehdit edilen köylü şehirden destek görmediği sürece, yarın gıda krizleri, su kesintileri ve ekolojik yıkımlarla karşılaşacak olan yine şehirliler olacak. Ortak geleceğimiz için bu dayanışmayı büyütmekten başka çaremiz yok.
HİZ Gençlik Kozası COP31 eylem planını duyuracak
– HİZ bünyesinde gençliğin COP31 sürecine paralel olarak kurguladığı somut bir eylem, alternatif zirve veya sokak pratikleri haritası var mı?
Gül Acar: Alternatif bir zirveden ziyade, Halkların İklim Zirvesi’nde sözümüzü söylemeyi ve bu sürecin parçası olmayı önemsiyoruz. Çünkü gençliği çevre mücadelesinden ayrı, kendi başına ele alınması gereken bir grup olarak görmüyoruz. Çevre mücadelesi gençlerin mücadelesi olmalı ancak geçmişin deneyimlerinden de beslenmeli ve kuşaklar arası dayanışmayla büyümeli.
Gençler olarak yalnızca HİZ Gençlik Kozası’nda değil, diğer kozalar ve çalışma gruplarında da aktif rol almaya, farklı alanlardaki mücadelelerle dayanışma kurmaya devam ediyoruz. COP31 sürecine ilişkin somut çalışmalarımızı ve eylem planımızı önümüzdeki dönemde duyuracağız.
Ekolojik kaygıya karşı ortak mücadele çağrısı
– İklim krizine dair haberlerin gençlerde sıkça yarattığı “iklim anksiyetesi” ve çaresizlik hissine karşı, akranlarınıza ve mücadeleye henüz katılmamış gençlere vermek istediğiniz mesaj nedir?
Dicle Dilan Salman: Mesleğimin de bir parçası olduğu için gün içinde çocuklarla ekoloji ve beslenme atölyeleri yapıyorum. Henüz 3-4 yaşındaki okul öncesi çocuklarla yaptığım atölyelerde “Sularımız bitiyor, diş fırçalarken suyu kapatmalıyız” gibi cümleler söylerken yaşadıkları yoğun kaygıyı beden dillerinden okuduğumda küçük bir şok geçiriyorum.
Üç yaşındaki bir çocuğun bile omuzlarına böyle bir yük binerken şirketler tonlarca suyu bir saniyede yok ediyor, başka bir tarafta tarım arazilerine çökebiliyor. Üç yaşından 70 yaşına kadar birçok insan böyle bir kaygı yaşıyor. Kendime de sürekli hatırlatmaya çalıştığım şey şu: Bunun müsebbibi yalnızca bizlerin bireysel yaşam alışkanlıkları değil, sermayenin kâr hırsı ve buna göz yuman kamu politikaları.
Tüm suçu ve sorumluluğu vicdanımıza yükleyip çaresizce anksiyeteye teslim olmak yerine, o yükü asıl sahiplerine doğrultmalı ve bunu birbirimize bıkmadan hatırlatmalıyız. Mücadeleyi uzaktan izleyip eleştirmek yerine toplumun tüm emekçileriyle ortak bir direniş hattı örmeli, gücümüz yettiğince ve hangi şekilde mümkünse taşın altına elimizi koymalıyız.
Şu an okuduğum kitabın başlığı aslında tüm bu süreci özetliyor:
“Umut nasıl zorlu nasıl depdeli”
Yolumuz uzun ama umudumuz bol olsun!
Gül Acar: Bu kaygıyı hissetmek son derece insani. Doğanın her gün biraz daha tahrip edildiğini, temiz gıdaya erişimin zorlaştığını, su kaynaklarımızın tükendiğini, artan orman yangınlarını ve nice ekokırımı gördükçe kaygılanmamak neredeyse mümkün değil. Ben de bu kaygıyı taşıyorum. Ama bir süredir onu yalnızca içimde büyüyen bir endişe olarak bırakmamaya, bir şeylere dönüştürmeye çalışıyorum.
Avukatlık mesleğinin bana sağladığı bilgi ve imkânları, hukuku ve birlikte mücadele edebilme gücünü kullanarak bir şeyleri değiştirebilmenin yollarını arıyorum. Benim gibi kaygıları olan insanlarla yan yana gelmek, birlikte öğrenmek, itiraz etmek ve elimizden geleni yapmak için EGEÇEP’te aktif görev alıyorum. Çünkü ekolojik kaygıyla baş etmenin en güçlü yollarından biri, yalnız olmadığımızı fark etmek.
Yan yana geldiğimizde sesimiz büyüyor. Birlikte örgütlendiğimizde yalnızca kendimizi daha iyi hissetmekle kalmıyor, toplumu ve alınan kararları değiştirme gücü de kazanıyoruz. Elbette tek başımıza dünyayı kurtaramayız. Ama geleceğimizin ve bugünümüzün elimizden alınmasını sessizce izlemek zorunda da değiliz.
Bu mücadele bazen bir davada, bazen bir sokak eyleminde, bazen bir toplantıda, bazen de mahallede, okulda ya da bir çevre platformunda başlıyor. Nerede olduğumuzdan çok, orada ne yaptığımız önemli. Genç arkadaşlarıma mesajım şu: Bu kaygıyı yaşarken kendinizi yalnız hissetmeyin. Sizin gibi düşünen, kaygılanan ve mücadele etmek isteyen pek çok insan var. Bulunduğunuz yerdeki çevre mücadelelerine, dayanışma ağlarına ve yerel örgütlenmelere katılın. Çünkü birlikte olduğumuzda hem yalnızlığımız azalıyor hem de değiştirme gücümüz büyüyor.






















Bir cevap yazın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.