Ölü gelenek ve sınırsız yenilik arasında: Fikret Karakaya

0 Paylaşım

Osmanlı döneminin klasik musiki eserlerini yine o dönemin sazlarıyla icra eden Bezmârâ topluluğunu ne zaman fark ettiğimi hatırlamıyorum. Üniversite yıllarımdaki albüm toplama merakımın götürdüğü bir tesadüf olabilir. Klasik musiki hakkında uzaktan kulak misafiri olmak dışında derin bir bilgim olmamasına rağmen, fikir ve bu fikri hayat geçiren emek beni çok heyecanlandırmıştı. Tabii burada eski sazların yeniden inşa edilmesinin de bir yapımcı olarak benim için ayrı bir değeri var. Şimdi bu fikrin kaynağı ve projenin mimarı Fikret Karakaya hocamıza kulak verelim…

Fikret hocam, sizi tanımayanlar için biraz kendinizden ve müzikle ilişkinizden bahsedebilir misiniz öncelikle?

Fikret Karakaya: Müzikle yakın ilgim ortaokul yıllarında başladı. Radyodan ve babamın teybinden dinlediğim şarkılarla 400 şarkılık bir repertuvarım olmuştu. Lisede okul korosuna girdim ve müzik öğretmenimiz beni yardımcı olarak seçti. Müzik uğraşım nedeniyle derslerim aksadı, üniversiteyi kazanmış olsam da liseyi bitiremedim. Boş geçen o yılda bir müzik derneğinde usûl ve nota öğrendim. Sonraki yıl Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Dekoratif Sanatlar Bölümü’ne gittim.

Akademi’ye kaydımı yaptırır yaptırmaz, Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne gittim. Üniversite Korosu’na da katıldım. Bir dernekteki Mevlevî musikisi çalışmalarına da katılmaya başladım. Sadettin Heper, Kâni Karaca, Nezih Uzel, Timur Bedirli, Ömer Erdoğdular, Oruç Güvenç gibi musikicilerle tanıştım. Kemençe aşkım ise Kayseri Lisesi’nde öğrenciyken başlamıştı. Barış Manço’nun Dağlar Dağlar plağı sayesinde. İstanbul’da Hadi Usta’ya gidip bir kemençe siparişi verdim. Dün gibi hatırlıyorum, 1974 yılında 17 Mayıs günü kemençem tamamlanmış ve ustadan teslim almıştım.

Kemençemi kaptığım gibi öğrenci yurduna geldim. Pek kullanılmayan bir ütü odası vardı. Oraya kapandım, saatlerce kemençemin sırlarını keşfetmeye çalıştım.

 

Sonraki adlandırma ile klasik kemençe eski tabirle İstanbul kemençesi (yanılıyorsam düzeltin lütfen) hakkında neler demek istersiniz? Sanıyorum lyra ile yakın akraba ve hatta güney Ege’de Hegit adlı bir kuzeni var. Cemil Bey’le birlikte mi daha yaygın hale geldi yoksa onun öncesinde mi “klasik” mertebesine yükselmişti?

Klasik kemençe adı, dediğin gibi sonradan çıktı. İstanbul kemençesi adı ise daha da sonra kullanılır oldu. 1970’lerde Karadeniz kemençesinden ayırmak gerektiği zaman ya “armudî kemençe” denirdi, yahut “fasıl kemençesi”. İstanbul kemençesi adı, Yunanlıların kullandığı politiki lira’nın Türkçesi. Politiki, “şehre ait” demek. Ama belli bir şehre: İstanbul’a. İkisinden birini seçmem istenirse İstanbul kemençesi adını tercih ederim. Yunanlıların kritiki lira dediği Girit lirası ile akraba bizim kemençemiz. İtalya’da, Dalmaçya kıyılarında ve Balkanlarda kemençenin akrabası olan pek çok saz var. Bulgar gadulka’sı bunlardan biri. Kemençe, Cemil Bey’den önce “klasik” musiki ortamına girmişti. 19. yüzyılın ortalarında lavta ile birlikte, Harem’de kullanılmaya başlamıştı.

Harem’de adı hemen kemençe’ye çevrilmiş miydi, bilmiyoruz. Ama kısa zaman sonra bu saz için kemençe adının kullanıldığını, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın yayımladığı bir saray belgesinden biliyoruz. Harem’de raks havaları çalmakta kullanıldığını sanıyorum. Kısa zaman sonra, şehirde sayıları artmaya başlayan gazinolarda ve çalgılı kahvelerdeki fasıllarda lavtanın yanı sıra kemençenin de kullanılmaya başladığını anlıyoruz. Adını bildiğimiz ilk kemençecilerden biri, büyük bestekâr Nikolaki’dir. Cemil Bey’in hocası olan Vasilaki, bir müddet Nikolaki’nin yanında ikinci kemençeci olarak çalmış. Cemil Bey, “klasik” musikide ilk kullanan değil, ama “klasik” musikideki yerini sağlamlaştıran bir üstad.

 

– Sizin hikâyenize dönelim mi? Üniversite hayatınızdan sonra 80’lerde başlayan ve halen devam eden TRT başlıyor. Bu süreç nasıl gerçekleşti hocam? TRT’deki çalışmalarınız ve oradaki “iş” hayatınız hakkında neler söylemek istersiniz?

TRT sınavına 1981’de girdim. 1982 yılının Ekim ayında, güvenlik soruşturmam bitti ve sözleşmemi imzaladım. 2018 yılının Eylül ayında emekliye ayrılana kadar 37 sene çalıştım.

Dekoratif sanatlar bölümü çok piyasaya dönük olduğu için okuldan soğumuş ve felsefe bölümüne geçmiştim. Üniversiteyi bitirince, tam 12 Eylül darbesinden sonra Isparta’ya felsefe öğretmeni olarak tayinim çıkmıştı. Ama İstanbul’dan ve müzik ortamından kopmak istemediğim için gitmedim. Bir süre Hürriyet gazetesinde ansiklopedi servisinde çalıştım. Bu arada TRT’nin açtığı sınava girdim ve “yetişmiş sanatçı” kategorisinde kemençe sınavını kazandım. Radyo’da göreve başladım, emekli oluncaya kadar da kısa bir askerlik dönemi dışında hiç ara vermedim.

Bu arada Meydan Larousse, Ana Brittanica ve İslam Ansiklopedisi için daha çok müzik üzerine olmak üzere maddeler hazırlamaya devam ettim.

– Ben sizi, pek çok kişi gibi Bezmârâ ile tanımıştım. Yapım merakım sebebiyle de ilgimi çekmişti bu proje. Çünkü Avrupa’da mesela eski dönem sazlarının yeniden imali ve icrası belli ölçüde yapılıyor. Ancak bizde sanıyorum ilk kez siz bu fikre öncülük ettiniz. Bezmârâ projesinin nasıl doğduğunu ve neler yapıldığını anlatabilir misiniz?

İstanbul’dayken kendisiyle tanışma fırsatı bulduğum İngiliz müzikolog Owen Wright, 1992’de Dimitri Cantemir’in Kitabü İlmi’l-Musiki alâ vechi’l-Hurûfât’ı

Osmanlı saray müziğinde kullanılan, zamanla unutulmuş “Çeng”…

ndaki peşrev ve semâîlerin transkripsiyonunu yayımlamıştı. Ben bundan iki yıl sonra haberdar oldum ve derhal birkaç arkadaşımla bu eserler üzerinde çalışmaya başladık. Cantemir’in bize bir hazine bıraktığını anladım ve bunların mutlaka icra edilmesi ve tanıtılması gerektiğini düşündüm. 1995’te İstanbul Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün bir sergisinde bir konser verdik. Dinleyiciler, ağırlıkla yabancı tarihçiler

veya türkologlardı. Konser çok başarılı geçti. Enstitü’nün o zamanki müdürü Stefanos Yerasimos ve kokteyle katılan Fransız Kültür Ataşesi konseri çok beğenmişlerdi. Topluluğumuzun CD’sini çıkarmak için Fransa’dan çok saygın bir kurumdan sponsorluk ayarladılar. Ben de Cantemir derlemesinden seçilmiş eserlerin dönemin çalgılarıyla icra edilmesine dayalı projemi yazdım ve

Yerasimos’a sundum. Oradan sağlanan maddi destekle 16. ve 17. yüzyıl çalgılarını yapacak ve dönemin eserlerini icra edecektik.

Arşivimde pek çok Osmanlı ve İran minyatürü vardı. Ama kısa zamanda bunların sayısı birkaç katına ulaştı. Eski çalgılar hakkında bilgi bulmayı umduğum bütün kaynakları yeniden taradım. Kısa süre içinde yapılacak çalgıların çoğu için çizimlerim ve şablonlarım hazırdı. Çeng yapımı için, Ahmed-i Daî’nin Çeng-nâme’sinde belirtildiği üzre zerdali ağacı aradım. Ama bulamayınca okume ağacını kullandık. İstanbul’daki nerdeyse bütün çalgı yapımcılarını tanıyordum. Hangisinin atölyesinde çalışmak istesem kabul edilirdim. Ama ben, nasıl sonuçlanacağını bilmediğim bir yolculuğu, gözlerden uzak tamamlamak istiyordum. Bu yüzden turistik çalgılar yapılan bir atölyede çengimi yapmaya koyuldum. 3 Kasım 1995’te Bezmârâ’nın ilk sazı bitti.

Sonra mıskal yapmaya giriştim. Arkasından kemânçe, bugünkü adıyle rebab. O sıralarda Düzce’de yaşayan Sacit Gürel’e gidip tanbur siparişi verdim. Ona nasıl bir tanbur istediğimi uzun uzun anlattım. O da tam istediğim gibi bir saz yaptı. Sonra ona eski ud, kopuz ve şehrudu da yaptırdım. Kopuz, eski ud ve şehrudla Bezmârâ’nın çalgı sayısı yediye çıkmıştı. Geriye eski kanun ve eski santur kalmıştı. Ben bu arada kanun için çizimler yapıyordum. Fakat eski santur konusunda, fikirlerim henüz netleşmemişti. Bu konuda Feldman’la yazıştık. Santur Bezmârâ için yaptığım son yaptığım çalgıdır.

Sözlükte Bezmârâ: Meclisi süsleyen, şenlendiren.

– Peki Bezmârâ adı nasıl bulundu?
Aslında Bezmârâ adı çok sonra kullanılmaya başladı. 1998’deki ilk konserimizden sonra, ben 14 isimlik bir liste hazırladım ve arkadaşlarımın seçimine sundum. Oybirliğiyle Bezmârâ ismi seçildi.

 


– Bezmârâ için yapılan sazların günümüzdeki torunlarından farkları nelerdi?

Şehrud, 16. yüzyıldan sonra kullanılmamış bir saz. Ud biçiminde, ama ondan çok büyük. Eski ud gibi şehrudun da beş teli var. Ama bunlar birer oktav pest akortlanıyor. Bir bas çalgısı yani. Kopuz da 16. yüzyıldan sonra terk edilmiş. Sizin kopuz dediğiniz çalgı ile hiçbir benzerliği yok. Sapı udunkinden uzun, tanburunkinden kısa. Perdesiz bir saz. Gövdesinin büyüklüğü İstanbul lavtasınınki kadar. Asıl fark göğsünde. Göğsün sapa yakın kısmı ahşap. Eşiğin bastığı kısım ise deriden. Bu yapıya rağmen, tanbur sesine yakın bir ses veriyor. Çünkü tanbur gibi, uzun, sert bir bağa mızrapla çalınıyor. Eski udun göğsünün iki yanında ardıç yanaklar var. Tel sayısı da beş. Onun dışında modern uda benziyor. Günümüzdeki versiyonundan en farklı olan çalgı eski kanun. Göğsü tamamen ahşap. Yani eşiğin ayakları deriye değil, ahşaba basıyor. Bütün telleri bronz. Tabii, sesi, modern kanununkine hiç benzemiyor. Biraz klavseni andırıyor. 20. yüzyıl başlarında kullanılan santur kromatikti. Ama eski Osmanlı santuru diyatonikti. Yani ara sesler için tel yoktu. Bu yüzden makama göre akortlanması gerekiyordu. Benim Bezmârâ için yaptığım santur, diyatonik tabii. Makam değiştikçe akort problemi çıkarmasa, kromatik santura kıyasla çalınması daha kolay. Ney, daire ve kudüm (veya nakkare) o zamanki yapısını muhafaza etmiş. Tanburda da önemli değişmeler olmuş. Gövde, armudî şeklini kaybetmiş, yarım elma şekline girmiş, göğüsteki ardıç yanaklardan vazgeçilmiş.

 

– Lütiyelik yönünüz de var tabii, ben yaptığınız çok güzel kemençeleri biliyorum. Lütiye yönünüzden bahsedebilir misiniz bize? Nasıl başladınız, hangi sazları yapıyorsunuz?

İlk kemençemi Hadi Usta 1974’te teslim etmişti. O günlerde Ruşen Kam’la yapılan bir röportajda, Ruşen Bey’in birbirinden güzel beş kemençeyle çekilmiş fotoğrafı beni çok etkilemişti. Onun gibi birçok sazım olmasını istedim. Ama öğrenci bütçesiyle ikinci, üçüncü kemençe yaptıramazdım. Bu yüzden kendim yapmak zorundaydım. Hadi Usta’nın kemençesinden bir karton şablon çıkararak başladım. Zor oldu ama ilk kemençemi yaptım. Kayseri’de bir akrabamın mobilya atölyesinde ikinci kemençemi yaptım.  İstanbul’da ders almaya başladığım Kâmuran Bey Kubbealtı’nda ders vermeye başlayınca bütün öğrencilerin kemençelerini ben yaptım. Artık para kazandıran bir mesleğim olmuştu. 1970’lerin sonunda üç yıl kadar Fehmi Usta’nın (Kılınçer) atölyesinde çalıştım. Arada Konservatuar’ın yapım atölyesindeki tezgâhlardan ve aletlerden de yararlanıyordum. Temmuz 1983’te evlendikten birkaç ay sonra Cumartesi günleri Beylerbeyi’ne, Sadun Ersin ve Turhan Demireli’nin birlikte çalıştığı atölyeye gitmeye başladım.

1990’ların ilk yarısında çok meşguldüm. Kemençe yapımına hiç vakit ayıramadım. Kanun yapımcısı Ümit Bolu’nun atölyesinde tanıştığım Faruk Türünz, evimin çok yakınında atölye açtı. Orada önce Bezmârâ’nın bazı sazlarını yaptım, sonra da büyük bir verimlilikle kemençeler imal ettim. Yapımcılıkta yeni bir döneme girmiştim. Artık, beğenilen ve çok talep edilen sazlar yapıyordum. 2004’te kendi atölyemi kurdum. Elimde yaklaşık 100 kemençelik malzeme var. Bilmiyorum bunların tamamını kullanmaya sağlığım ve ömrüm yetecek mi.

– Biraz da besteci yönünüzü öğrenmek isterim. Yanlış bilmiyorsam hem kaybolan yahut pek az bilinen bazı makamlarda besteler yaptınız hem bazı yeni makamlar terkip ettiniz.

– Aslında ben kendi terkip ettiğim makamlar için örnekler besteledim. Bu arada Cantemir’in Sipihr Peşrev’ine eş olsun diye bu makamda bir saz-semâîsi besteledim. Nişâbur makamını çok sevdiğim için modern yapıda bir Nişâbur Saz-semâîsi yaptım. Bir de, Rifat Bey’in âyini için ferahnak makamında bir Mevlevî peşrevi besteledim. Bunların dışındakiler bezmârâ, sabâvend, suzidil-aşiran ve dil-beste adlarını verdiğim kendi makamlarımdadır.

 

– Bu işlere az çok merakı olan biri olarak kendim de dahil olmak üzere artık makam seslerini önceki kuşaklar gibi duyamıyoruz gibi geliyor bana. Ne dersiniz?

– 20. yüzyılın başında kaydedilmiş 78 devirli plakları dikkatle dinleyince anlıyoruz ki, bazı perdeler kaybolmuş. Aralık anlayışı değişmiş. Ayrıca şarkı söyleme ve saz çalma üslupları da çok değişmiş.

 

– Mesela gerek söyleyiş biçimi gerekse de birikim açısından bir Münir Nureddin Selçuk bir daha gelir mi bilmiyorum.

Gelmez. Çünkü, onu yetiştiren hocalar artık yok.

 

İhsan Özgen, Neva Özgen, Fikret Karakaya Özbekler Tekkesi’nin önünde

– Yakın zamanda İhsan Özgen’i kaybettik; ufku çok geniş, değerli bir sanatkârdı.

– Evet, İhsan Özgen eşsiz bir müzisyendi. Doğuştan getirdiği olağanüstü bir yeteneğe sahipti. Özellikle Niyazi Sayın’la birlikte uzun yıllar müzik yapmış olması ona çok şey kattı. Münir Nureddin Selçuk’u ve Niyazi Sayın’ı bir yana koyarsak, Cemil Bey’den sonra gelmiş en büyük müzisyen bence İhsan Özgen’dir. Hiç şüphe yok, kemençenin bugün bütün dünyada kazandığı prestij onun sayesindedir.

 

 

– Siz nasıl görüyorsunuz, gelenek kayboluyor mu, dönüşüyor mu? “Yeni”lerden sizi cezbedenler var mı?

Gelenek hem bazı değerlerini ve özelliklerini kaybediyor, hem de dönüşüyor. Dönüşmeyen gelenek, ölü gelenektir. Ama, dönüşümün ve değişimin dinamikleri içerden ziyade dışardan gelirse, kayıp ağır basar. Bugün geleneği aşağı yukarı 100 yıl önceki haliyle muhafaza etmeye çalışanların yanı sıra, kendilerini hiçbir bağla mukayyet hissetmeyip sınırsız yenilik peşinde koşanlar da var. Ben arada kalmaya çalışıyorum. Yeni icracılar veya yaratıcılar arasında tabii ki beğendiklerim var. Ama bunları burada açıklamak istemem.

 

– Anadolu ile İstanbul veya halk müziği ile klasik müzik arasında bir bağ var mıdır? Bunlar başka müzikler mi yoksa aynı kaynaktan mı çıkıyorlar?

Elbette Türk halk musikisi ile elit İstanbul musikisi arasında kopmaz bağlar var. Çünkü kaynakları aynı. Türk halk musikisi, yeknesaklıktan uzak, her yörede karşımıza farklı bir çehreyle çıkan çok zengin bir birikim. Bu bir denizse, bu denize bugün sınırlarımız dışında kalan beldelerden doğan pek çok ırmak da su taşımış.

 

– Biraz da albümlerinizden bahsedebilir misin Hocam?

1990’ların ortalarında kemençeyle biri, Taksimler ve Sazeserleri, ikincisi Korkulu Sularda adını taşıyan iki kaset yapmıştım. Bezmârâ ise, 1999’dan başlayarak 10 albüm yaptı. Bu arada 2009’da Eski Musikinin Rüzgârıyla adlı kişisel albümümü çıkardım. Burada, sadece kendi bestelerimi çaldım.

 

– Şimdilerde nelerle meşgulsünüz?

– Haftada bir radyo programı hazırlıyorum. Atölyem, evimin üstünde olduğu için pandemiden etkilenmeden kemençe yapımına devam ediyorum. Çeşitli vesilelerle yazmam gereken metinlerle uğraşıyorum. Konservatuar öğrencilerine uzaktan ders veriyorum. Ayrıca özel öğrencilerim var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir