Su hakkımız nasıl elimizden alınıyor?

Paris’te 1000 adet sokak çeşmesi var ve insanlar evlerindeki musluklardan sağlıklı su içiyorlar. Pet şişe yerine
yanlarında kendi şişe ve mataralarını taşıyorlar. Ayrıca sokak çeşmelerini gösteren telefon uygulaması ile en yakın
çeşmeye rahatça ulaşıyorlar. Fantastik değil, gerçek, zaten yaklaşık 30 yıl önce Türkiye’de de böyle değil miydi?

Yaklaşık üç yıl önce damacana su fiyatı 10 TL’ye yaklaştığı dönemde “bilmem kaç gün sıcakta plastik damacanada bekleyen suya neden bu kadar para vereyim?” düşüncesiyle su arıtma taktırmaya karar vermiştim. Uzun bir araştırma sonucunda arıtma sularda önemli derecede mineral kaybı olması ve suyu arıtırken fazla atık suya neden olması dahi fikrimi değiştirmedi. “Arada maden suyu içerim” dedim ve arıtmayı taktırdık. İyi mi yaptım hâlâ emin değilim ama özellikle büyük kentlerde “damacana su 30 TL’ye dayandı” haberleri biraz züğürt tesellisi oldu. Suyun kalitesi ve temizliği hayati önem arz ediyor ve ne yazık ki çok azımız bunun farkında.
Altı sene evvel Sığacık’a taşınmadan, bizden önce taşınmış arkadaşıma ilk sorduğum soru “musluk suyu içiliyor mu?” idi, tabi olumsuz yanıt almıştım. Zaten 90’lardan beri ülkede, yani aslında kentlerde çeşmeden su içilmiyordu! Pet şişede ilk suyu 1989’da Ankara’da öğrenciyken görmüş, hayret etmiştim ve o yıllarda biz yurtta kalırken çeşmeden su içmeye devam ettik. Sular neden bozulmuştu? Su şirketleri para kazansın diye mi?
Seferihisar Belediyesi’nin bir önceki belediye başkanı zamanında (şimdi kendisi İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı) belediyenin öneri ve şikâyetleri içeren bir platformu vardı, oraya “şebeke suyunun iyileştirilmesi” üzerine soru ve önerilerimi iletmiştim ama yanıt alamadım. Bunun aşırı maliyetli olduğunu biliyorum. Ülkedeki tüm altyapı meselelerinde olduğu gibi dönemsel, yıllık ve günü kurtaran çözümler yerine köklü değişiklikler yapılabileceğine benim hâlâ umudum var. Çünkü örneklerini gelişmiş ülkelerde görüyorum. Her şeyin sadece “para” demek olmadığını biliyorum,  medeniyetin temeli olan “organizasyon” için çeşitli çareler olduğunu düşünüyor ve buna olan inancımı kaybetmek istemiyorum.
Pandemi öncesinde birkaç kez yurtdışına çıkma şansım oldu ve gittiğim ülkelerde sokak çeşmelerinden, oteldeki musluk sularından içtim ve onların gazlı su dedikleri maden suyu dışında suya para vermedim. Hatta Paris’teki sudan çok etkilenmiştim. Banyodan sonra saçlarım fönlü gibi olmuştu ve Fransız filmlerindeki düz saçlı kızların hepsinin saçında aslında fön olmadığını o an anlamıştım, belli ki kireçsiz, güzel bir su vardı bu memlekette… Birkaç ay önce seyrettiğim “Down to Earth with Zac Efron” adlı belgeselin(1) Fransa’da geçen bölümünde Paris’teki suyun neden iyi olduğunu öğrendim.
Dünyanın çoğu yerinde, elbette ülkemizde de çoğunlukla eski arıtım sistemlerinden geçerek, evlerimize ulaşan su maalesef bol klorlu, kireçli ve bir sürü kimyasal madde barındırıyor. Avrupa’da belli başlı ülkelerde durum biraz daha farklı. Örneğin Fransa’nın başkenti Paris’te 2010 yılında su üretimi ve dağıtımı özel sektörden alınıp tek bir kamu kuruluşuna verilmiş. O zamandan itibaren insanların ücretsiz (ya da çok ucuz) ve temiz suya ulaşması için büyük bir çalışma başlamış. Paris’teki su arıtma tesisinde her gün nehirlerden gelen 300.000 m³ su arıtılıyor. Tıbbi atık, haşere ve tarım ilacına kadar binlerce farklı zararlı madde filtreleniyor. En son aşamalarda suya bol klor katmak yerine ozon, oksijen ve ultra viyole ışınlarıyla bakterilerden temizleniyor. Oysa çoğu yerde şebeke sularını temizleme yöntemi bolca klorlamak demek ve bu oran vücuda gerekli olan klorun 300-600 katı fazla, bu fazla klor da vücutta birikiyor ve kanserojen etki yaratıyor. Belki de sadece sularımızı olması gerektiği gibi temizleyip kullansak daha sağlıklı bireyler olacağız.
Dünyada dakikada 1 milyondan fazla plastik şişe su tüketiliyor. Hem vücudumuza hem çevreye zarar… Öte yandan Paris’te 1000 adet sokak çeşmesi var ve insanlar evlerindeki musluklardan sağlıklı su içiyorlar. Pet şişe yerine yanlarında kendi şişe ve mataralarını taşıyorlar. Ayrıca sokak çeşmelerini gösteren telefon uygulaması ile en yakın çeşmeye rahatça ulaşıyorlar. Fantastik değil, gerçek, zaten yaklaşık 30 yıl önce Türkiye’de de böyle değil miydi? (suyun kalitesi tartışılır ama biz de böyle yaşıyorduk). Mevcut teknoloji ve bilgiye rağmen ucuz ve temiz suya ulaşamıyorsak, belki de kabahat her şeyi (olumsuz anlamda) değiştiği haliyle kabul etmemizden kaynaklanıyor.

Su hakkı nedir?

Kısa tanımla su hakkı temiz, erişilebilir ve uygun fiyatlı içme suyuna erişim demektir. Ne yazık ki dünya nüfusunun önemli kısmı bu hakka tam anlamıyla sahip değil. Dubai gibi deniz suyunu filtre edip kullanacak para ve teknoloji maalesef her ülkede yok. Yaklaşık 30 yıl sonra en az 5 milyar insanın susuz ve dolayısıyla hijyen erişiminden yoksun kalacağı tahmin ediliyor. Bırakın mineral bakımından zengin, kaliteli suyu, içecek suyumuz bu gidişle çok azalacak, bazı yerlerde ise maalesef “su savaşları” çıkacak gibi gözüküyor. Donald Trump ve çeşitli komplo teorisyenlerine göre hepimize çip takılacak, “küresel iklim krizi yok, dünya ısınmıyor, buzullar erimiyor, bazı yerler deniz suyu altında kalmayacak, dolayısıyla temiz su kaynakları azalmayacak” ve kimilerine göre aslında “su savaşları” bir komplo teorisi. Hangi teoriye inanmak isterseniz inanın, şu an 30 yıl önceye göre suya daha fazla para ödeyen sadece bizim gibi ekonomik kriz içindeki ülkeler değil. Çünkü artık kutuplarda bile mikro plastik bulundu(2), yani sularımızı hızla kirletiyoruz ve içme suyumuz azaldıkça daha da pahalı olacak.
Kasım 2002’de, Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde yer alan Ekonomik, Sosyal ve  Kültürel Haklar Komitesi, su hakkına ilişkin 15 No’lu Genel Yorumu kabul etti. Buna göre “Suya erişim, insan onuruna yakışır bir yaşam sürmek için vazgeçilmezdir. Diğer insan haklarının gerçekleştirilmesi için bir ön koşuldur”. 15 No’lu Yorum su hakkını, herkesin kişisel ve evsel kullanımlar için yeterli, güvenli, fiziksel olarak erişilebilir ve uygun fiyatlı suya sahip olma hakkı olarak tanımlamıştır. Ayrıca BM Genel Kurulu 2010’da su ve sanitasyona* ilişkin insan hakkını açıkça tanımıştır; temiz içme suyu ve sanitasyonun tüm insan haklarının gerçekleştirilmesi için gerekli olduğunu kabul etmiştir. Karar, devletleri ve uluslararası kuruluşları, herkes için güvenli, temiz, erişilebilir ve uygun fiyatlı içme suyu ve sanitasyon sağlamaya yardımcı olmak için mali kaynaklar sağlamaya, kapasite geliştirmeye ve teknoloji transferine yardımcı olmaya çağırır.(3)
Etrafında onlarca kadının ellerindeki iptidai kovalarla su çekmeye çalıştığı Afrika’daki büyük ve derin kuyularla ilgili videolara belki siz de rast gelmişsinizdir. Algının seçiciliği ve yapay zekâ sayesinde internette ben böyle çok sayıda video izledim. Kuyudan çekilen su açık kahverengi oluyor ve kadınlar bu suyu kilometrelerce uzaktaki evlerine taşıyor. Afrika ve Asya’daki kadınların su toplamak için yürüdükleri ortalama mesafe 6 kilometre imiş. Özellikle Sahra Altı Afrika’nın kırsal kesiminde milyonlarca insan evsel su kaynaklarını hayvanlarla paylaşıyor veya her türlü mikrobun üreme alanı olan bu kuyularla su ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar. Ortalama su kullanımı, Avrupa’daki çoğu ülkede kişi başına günde 200-300 litre iken Mozambik gibi ülkelerde 10 litrenin altında. Gelişmekte olan ülkelerdeki tüm insanların yaklaşık yarısı, yetersiz su ve sanitasyondan kaynaklanan sağlık sorunlarından muzdarip. Kirli su ve yetersiz sanitasyon dünyanın en büyük ikinci çocuk katili. Ne yazık ki bu yazıdaki veriler güncel değil çünkü su kıtlığı sebebiyle sürekli negatif olarak değişiyor.

Su hakkımızı kendimiz mi yok ediyoruz?

Kurumuş toprak üzerindeki gemilerin başrol oynadığı Teoman’ın Gemiler video klibi 1998’de epey ses getirmişti. Şarkı Orhan Atasoy’a ait, zaten kendisi güzel ve güzel bir de klibi vardı. Ama Teoman aynı şarkıya öyle bir klip çekti ki şarkıdan çok klipteki görüntüler insanları etkiledi. Ülkemizde çok sayıda kişi Aral Gölü’nün kuruduğunu belki de bu klip sayesinde öğrendi. Orta Asya’daki Aral Gölü’nün kuruması tarih boyunca insan tarafından gerçekleştirilen en büyük doğal afetler arasında yer alır. Yaklaşık 40 yıl gibi kısa bir sürede Marmara Denizi’nin altı katı büyüklüğünde bir göl kurutuldu. Sovyetler Birliği döneminde pamuk rekoltesini arttırmak için yapılan plansız sulama projeleri dünyanın en büyük dördüncü gölü olan Aral’ın yüzde 90’ını kurutup çöle çevirdi. Aral’ın kurumasıyla bölgedeki iklim değişti, daha az yağış aldığı için çevredeki yeşil alanlar ve tatlı su göletleri bir bir yok oldu. Balıkçılık bitti ve civarda yaşayan antilop sürüleri yeryüzünden silindi.(4)
Konya’da artan obruklar** üzerine bir habere mutlaka denk gelmişsinizdir. Bu coğrafi biçimlerin meydana gelmesi aslında 30 yıldan fazla sürüyor ama yer altı sularının hızla çekilmesiyle artık her yıl yeni obruklar oluşuyor. Yer altı sularının su seviyesindeki düşüş, aynı Aral Gölü’ndeki gibi olması gerektiğinden fazla su çekme, sondaj yoluyla aşırı su kullanımı ve kuraklığın artması obruk oluşumunu hızlandıran nedenler arasında yer alıyor. Ne yazık ki Konya’da artık her yıl 20-30 obruk oluştuğu gözlemleniyor.
Giderek daha fazla su kaynağı insanlar tarafından kirletiliyor, aşırı su kullanımı ve bazen geri dönüşü olmayan sonuçlarla su kaynakları kurutuluyor. Yer altı suyu kaynaklarının potansiyelini daha akıllıca kullanmak, onları kirlilikten ve aşırı kullanımdan korumak, sürekli artan küresel nüfusun temel ihtiyaçlarını karşılamak, küresel iklim ve enerji krizleri üzerine eylem planları hazırlamak ve uygulamak hükümetlerin, yasa yapıcı organların en öncelikli görevleri arasında yer almalı.
Dünya tarihinde her yüz yılda birkaç, bazen çok daha fazla kuraklık ve kıtlık dönemleri olmuştur. Bununla birlikte bilimsel verilere göre temiz su kaynakları son 100 yıldır giderek azalıyor ve önümüzdeki yıllarda bu durum hiçbir zaman tamamen tersine çevrilmeyecek olsa da olanları muhafaza etmek büyük yıkımlara engel olabilir. Doymayan ve doymayacak büyük şirketleri, kendi çıkarlarını ön planda tutan siyasetçileri barındıran plansız, programsız hükümetleri suçlamak çoğumuzun işine geliyor, önemli ölçüde haklıyız da… Peki kişisel olarak hiç mi sorumluluğumuz yok? Bizi yönetenler aramızdan çıkıyor. Seçimlerimizde daha dikkatli olmak, bu ve diğer çevresel konularda daha fazla bilgi sahibi olup etrafımızı bilgilendirmek herkesin yararına olacaktır. Bireysel olarak mücadele kolay değil, bu konulara kafa yoran STK’larla dirsek temasına geçebiliriz. Doğru yöneticiler ve karar vericilerle yola devam etmek, damlama su ile tarım, tarla ve ev bahçeleri için yağmur hasadı yapmak, belki sensörlü musluklar veya daha az çamaşır yıkama ve çok daha fazla önlemle suyumuzu daha akıllı kullanmamız hem bizim hem de gelecek nesiller için hayati önem taşıyor.

* sanitasyon: Hijyen için gerekli olan koşulların sağlanması ve korunması. Halk sağlığını korumak ve hastalıkları önlemek için tasarlanan önlemler ve bunların uygulanması.

** obruk: Yer altında kireçtaşı gibi eriyebilen kayaçların zamanla boşluklar meydana getirmesi ve bu boşlukların tavanlarının çökmesiyle oluşan karstik yer şekli.

Kaynakça:

1) “Down to Earth with Zac Efron”, Netflix, 2020.

2) https://bit.ly/3BkBaDO 

Bu yeni tarihli bir haber ama 5 yıl öncesinde dahi kutuplardaki mikro plastik üzerine haberler var.
3) https://bit.ly/3Qmgsrx

4) https://bbc.in/3cTXPxm

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir