İki genç sinemacı anlatıyor: Türkiye’den Paris’e bir çocukluk hayali, bir dünya kurma isteği…

Ada Şabanoğlu ve Ateş Yersu Gök Paris’te eğitim gören iki genç sanatçı. Farklı disiplinlerden beslenerek sinemaya yönelmişler; Ada görsel sanatlar ve plastik sanatlar geçmişini; Ateş ise edebiyat, tiyatro ve felsefe birikimini sinemayla buluşturmuş. Ada ve Ateş’le Paris’te öğrenci olmanın zorlukları ve imkânları, Fransa ile Türkiye’de film üretmenin koşulları, sinema anlayışları, gelecek planları ve Eylül’de Seferihisar’da ilk gösterimini yapacakları filmleri üzerine konuştuk.

– Sizi biraz tanıyarak başlayalım. Şu anda Paris’te eğitim görüyorsunuz ama öncesinde farklı alanlarda da okudunuz. Okuma ve üretim yolculuğunuzu, bugüne nasıl geldiğinizi anlatır mısınız?

Ada: Fransız Lisesi Sainte-Pulchérie’den mezun olduktan sonra Sorbonne’da plastik sanatlar okudum. Şimdi sinema yüksek lisansı yapıyorum.

Ateş: Ben iki yıldır Paris’teyim. Yaklaşık on yıldır edebiyatla ilgileniyorum. Şişli Terakki’de okuduğum sırada Yalçın Sadak’tan sanat tarihi eğitimi almıştım. Sonrasında KU Leuven’de felsefe eğitimi aldım; felsefeyi bilinçli olarak seçtim çünkü edebiyatla olan bağım akademik bir bağ değildi, zaten yıllardır şiir yazıyor, üretimde bulunuyordum. Bu yüzden önce felsefe okudum ama ardından kısa süre sonra tamamen edebiyata ve sinemaya kaydım. Üç tane de kitabım var.

– Neden sinema? Sinemaya yönelmenizde ne etkili oldu?

Ada: Aslında çocukluğumdan beri hayalimdi. Elimde kamerayla büyüdüm. Resim ise 12–13 yaşlarımda hayatıma girdi. Plastik sanatlar okurken video art ile tanıştım ama bana öğretilen şekilde değil, kendi istediğim tarzda işler yaptım. Video art çalışmalarım zamanla kısa filme kaymaya başladı. Senaryo yazıyordum, montaj yapıyordum, ışık ayarlarını kendim yapıyordum. Kendi kendime kısa film çekiyordum ama bunun farkına varmam biraz zaman aldı. Uzun süre “plastik sanatlar okuyorum ama neden sinema yapıyorum?” sorusunu kendime soramadım; boşuna okuyorum psikolojisine girmek istemedim. Sonra kendimle yüzleştim ve hep yapmak istediğim şeyin aslında sinema olduğunu fark ettim. Sinema yapmak benim için çocukluğuma dönmek gibi; küçükken doğum günlerimde senaryo yazardım, arkadaşlarımı oynatırdım, çekerdim. İstemezlerdi, başka oyun oynamak isterlerdi ama ben zorla onları oynatırdım. Şimdi kendimi o 7–8 yaşındaki halim gibi hissediyorum.

Ateş: Bence de bu nokta çok kıymetli. İnsanlar liseden sonra sinema bölümüne girip mezun olduklarında sinemaya biraz erken başlamış oluyorlar. Dolu bir geçmişle başladığında, sinema meyvesini daha iyi veren bir alan. Özellikle de yönetmen yahut senarist olmak gibi bir rol biçiyorsanız. Çünkü sinema bütün sanat dallarının birleşebildiği bir alan; dolayısıyla temel sanat eğitimin olmadan başladığında yan alanlarda da kendini geliştirmen, birçok farklı kaynaktan beslenmen gerekiyor. Sanat tarihini iyi bilmek, hikâye anlatıcılığının temellerine odaklanmak gibi. Benim şansım, sinemaya daha sonradan, diğer disiplinlerde bir birikim kazanarak girmiş olmam.

Ada: Tabii ki hâlâ genciz ama örneğin Ateş tiyatro oyunları yazdığı için sinemaya daha yakın başlamış oldu; ben görsel sanatlar kökenliyim. Okurken de kendimi ileride bir sergi açarken hiç düşlemedim ama sinemada hep gördüm. Ateş de küçükken kendisine 25 yaşından sonra sinemaya geçme sözü vermiş. İkimiz de kendi geleceğimizi sinemada görmüşüz.

Sanat tarihi, estetik, ışık, renk, kompozisyon… Yağlı boya geçmişim sayesinde bunlar şu an sinemada kendimi daha güçlü hissetmemi sağlıyor.

Ateş: Benim için de tiyatro oyunları yazdıktan sonra senaryoya geçmek daha kolay oldu. Senaryo yazarken yeni bir dünya kuruyorsun ama bir filmi yönetirken yaşadığın süreçler çok farklı; orada hayatla, insanlarla sınanıyorsun. Biz ikinci kısa filmimizi çektik ve artık şunu net bir şekilde biliyoruz: Sinema; senaryo yazmaktan bütçe toplama sürecine, estetik yaratmaktan insan ilişkilerine kadar pek çok alanda hem sanat, edebiyat tarihi bilgisi hem de hayat tecrübesi gerektiriyor.

Ada: Evet, en zor olan şey insan yönetmek. Bizim için senaryo yazmaktan daha zor olan şey, insanları doğru şekilde yönetebilmek.

– Paris’te öğrenci olmak nasıl bir deneyim? Eğitim ortamı, dersler, proje imkânları, Türkiye ile farklar neler?

Ada: Paris’te öğrenci olmanın zorlukları ve avantajları var. Türkiye’de öğrencilerin ulaşmakta zorlandığı kültürel imkânlara burada erişebiliyorum. Sinema ve tiyatro biletleri ucuz, bazen öğrenciler için bedava. Sinemateklerde eski filmleri izleyebiliyoruz. Ama 5 yıldır orada olmama rağmen hâlâ adapte oldum diyemem.

Hâlâ bazı kelimeleri anlamadığım, kendimi ifade etmekte zorlandığım anlar oluyor. İnsanlarla yakınlaşmak daha zor. Bürokratik işler uzun sürüyor. Hiçbir zaman bir Fransız vatandaşıyla tamamen eşit hissetmiyorsun.

Ateş: Benim deneyimim biraz daha farklı oldu. Bizim okulda her yıl iki senaryo jüri tarafından seçiliyor ve yıl sonunda bu seçilen senaryoların filmi çekiliyor. Tamamen liyakate dayanan bir süreç ve iki yıl üst üste benim senaryom seçildi. Üç ay senaryo hazırlığı, beş ay çekim hazırlığı yapıyorsun; okul tarafından sana ekipman ve bütçe desteği veriliyor. Bu noktada gösterdiğin çabanın karşılığını almak motive edici.

Ada: Fransa’da yapım şirketleri devlet desteği alıyor. Bu yüzden kısa film çekmek Türkiye’ye göre daha kolay. Türkiye’de yapım şirketleri genellikle ticari işler peşinde.

– Hem yaşamak hem sanat üretmek bakımından, gönlünüzden geçen ne, devam etmek mi yoksa “Artık geri dönsem mi?” dediğiniz oluyor mu?

Ada: Beş yıldır buradayım ama hâlâ yakınlaşmış değilim. İlk geldiğim yıllarda hissetmediğim “istenmeme” duygusunu artık daha çok hissediyorum.

Ateş: Bizim sinema yaklaşımımız Fransa’daki hâkim tarza uymuyor. Orada rekabet daha az, filmler genellikle belli kalıplarda. Yine de istediğimiz filmi çekme şansımız yüksek. Türkiye’de ise özgürce film çekmek daha zor.

Ada: Yakında bir yapım şirketiyle anlaşırsak burada bir film çekme hayalimizi gerçekleştireceğiz. Ama bunu sadece Türk bir yapım şirketiyle gerçekleştirmek zor, genellikle yurt dışı desteği gerekiyor.

Ateş: Bizim için “burada mı, orada mı?” diye bir ayrım yok. Hangi ülkede imkân varsa orada üretmek isteriz. Ama Türkiye’de özgürce film çekebilmek her zaman bir soru işareti.

– Nasıl görüyorsunuz Türkiye’de sinema sektörünü?

Ateş: Türkiye’de yetişen sinemacılar genellikle ticari yöne kaymak zorunda kalıyor. Yurt dışından bir onay almak çok önemli hâle gelmiş durumda. Nuri Bilge Ceylan örneğinde olduğu gibi, Cannes gibi büyük festivallerden ödül alınca, seçkiye girince bağımsız yönetmenler değer görüyor.

Ada: Dünyada da benzer durumlar var ama Türkiye’de bu bağımlılık daha belirgin.

Ateş: Bizim için film yapmak, nerede olursak olalım dünya kurma isteğiyle ilgili. Şartlar uygun olduğunda Türkiye’de de başka bir yerde de üretmeye devam ederiz.

– Senaryosu okul jürisince seçilen filmi tamamladınız ve ilk gösterimi Seferihisar’da yapılacak. Bu filmden bahseder misiniz?

Ateş: “Thank You For The Dance, John” bir dönem filmi. Hikâye 1945’te, İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği gün olan 8 Mayıs’ta, bir Amerikan kasabasında geçiyor. Evinde yıllardır kocasının savaştan dönmesini bekleyen bir kadının evine bir asker geliyor ve ona kocasıyla ilgili bir mektup veriyor. Mektubu okurken Elizabeth (ana karakter), eşi John’la son bir kez daha dans etmek için bir araya geliyor…

Ada: Savaş filmlerinde genelde cephede savaşan erkekleri görürüz, biz ise filmimizde kocasını cephenin gerisinde, evinde bekleyen bir kadının hikâyesini anlatmak istedik. Savaşın trajedisinden çok, ölüm karşısında insanın gösterdiği ilk tepki ilgimizi çekti.

İnsan sevdiği birinin ölüm haberini ilk kez aldığında, buna anlam verebilmek için zihninde anlık bir hikâye yaratıyor. Bu, bir noktada sevdiğimize veda etme ihtiyacımızdan da kaynaklanıyor. Ve bir an için, onun öldüğünü kabul etmek adına, önce onun yaşadığı bir anı gözümüzün önüne getiriyor, ona tekrar istediğimiz gibi yaşam veriyor, ardından onunla “soğuk bir mektupla” değil, kendi istediğimiz şekilde vedalaşıyoruz.

Ateş: Filme en büyük desteği Club Resort Atlantis verdi. Dönem filmi atmosferi yaratmak, dünyanın neresinde olsun bir öğrenci filmi için çok zor; bu destekler olmasa biz de asla dönem atmosferini yansıtacak bir imkana sahip olamazdık.

Ada ve Ateş, sinemayı yalnızca bir meslek olarak değil, farklı disiplinlerden beslenen, yeni büyülü dünyalar yaratmayı mümkün kılan bir alan olarak görüyorlar. Nerede olurlarsa olsunlar, imkân buldukları her yerde film çekmek istiyorlar. Onlar için sinema hem sanatın incelikleriyle hem de hayatın içinden gelen hikâyelerle şekilleniyor. Bu genç sinemacıların yolculuğu, farklı kültürlerden beslenerek, yeni hikâyeler peşinde cesurca devam edecek gibi görünüyor.

Paylaşmak için: