İlk Samuray: Bir Başkaldırının ve Sadelik Arayışının Hikâyesi

Filmler çoğu zaman yönetmenin kendi iç yolculuğundan doğar. Yazar kimliğiyle tanıdığımız Veysel Eryürek, ilk kısa filmini imece usulüyle çekti. Bu söyleşide, kahramanı Cemil’in “samuray olma” yolculuğu üzerinden toplumsal baskıları, bireysel başkaldırıyı ve sadeleşme arayışını konuşuyoruz. Film, Bademler’in köy meydanından uluslararası festivallerin seçkilerine uzanan bir yolculuğun da hikâyesi.

Suzan Yılmaz: Daha çok yazar kimliğinle biliniyorsun. Bu filmi çekme fikri nasıl doğdu?

Veysel Eryürek: Filmi çekme fikri aslında Fırat’ın (görüntü yönetmeni Fırat Önder) aklıma soktuğu bir şeydi. Biz öncesinde kısa kısa filmler çekiyorduk; kitap alıntılarının ve müziğin olduğu, sevdiğimiz sanatçılardan beslenerek yaptığımız kısa filmlerdi bunlar. Bizden böyle bir beklenti oluştuğunu gördük. Hatta sen de dahil birkaç kişi, “Bir kısa film çekseniz ya” dediniz.

Benim aklımda herhangi bir senaryo yoktu. Fırat çok sevdiği için bu hikâyeyi önerdi. Ben başta istemedim. Çünkü bir şeyi yazıp bitirdiğimde onunla tekrar ilişki kuramıyorum, içine giremiyorum, hatta yabancılaşıyorum. Belki sende de vardır öyle bir his.

Bir şey bittiğinde, sen de değiştiğin için bitirdiğin iş kafanda hemen eskiye ait oluyor, eskiyor. Araya uçurum giriyor. Mesela filmi izlerken de yaşadığımız o oldu. Eski bir işinle yeni yaptığın şey arasında fark çok büyüyor. Bu aslında iyi bir şey. O yüzden Fırat söyleyince düşündüm, yazdım, ölçtüm, biçtim, kırptım. Sizlere danıştım. Böylece filmi çekme fikrine iyiden iyiye çekilmiş oldum. Fırat’ın sayesinde, onun yüzünden çektik diyebilirim.

Samuray metaforu ve başkaldırı

– Filmin kahramanı Cemil’in samuray olma yolculuğu senin için neyi temsil ediyor?

– Bu aslında benim hikâyemdi. İlk samuray kitabımı yazma sebebim de buydu. O kitabın öyküsü biraz değiştirilmiş haliyle filmde de var. Ana fikir ise benim yaşadıklarımdan çıkıyor.

Çocukluğumdan beri giydiğim kıyafetler yüzünden işçi sınıfı içinde hep müstehzi bakışlara, alaylara ve hatta sataşmalara maruz kaldım. Yaşım ilerledikçe bu devam etti. Hatta bazen olumlu bir şey söylendiğinde bile mahcup oluyordum. “Üzerindekini nereden buldun, çok güzel” denildiğinde bile sıkılıyordum. Çünkü ben gerçekten sadece beğendiğim şeyi alan biriyim; kıyafet konusunda özel bir arayışım yok.

Bir gün resmi bir toplantıda, birçok hanımefendinin de olduğu bir ortamda üzerimdekini çok beğendiler. Ben yine utandım, sıkıldım. O gece düşündüm: “İnsanlar birbirinden ne istiyor ki kıyafet yüzünden?” Ben marjinal giyinen biri değilim aslında. Ama ergenlikte saçımı uzattığımda mahallede taş atılıyordu bana. Çok tutucu bir mahallede büyüdüm.

O baskıyı otuzlu yaşlarımda da hissettim. Ve kendi kendime sordum: “Beni bıraksalar ben nasıl giyinirdim?” Birden aklıma samuray kıyafeti geldi. Halbuki samuray kültürüyle hiçbir ilgim yoktu. Sonra biraz araştırınca gördüm ki onların disiplini, kıyafetlerinin anlamı, çıkarılmasının zorluğu, Japon kültüründeki sadelik ve minimal tutum bana çok uyuyormuş. Demek ki içimde zaten bu arayışın altyapısı varmış.

– Samuray metaforunda aslında bir başkaldırı var. Bu, senin kişisel deneyimlerinle nasıl örtüşüyor?

– Evet, kesinlikle öyle. Benim giydiğim her kıyafet aslında insanlar için bir “samuray kıyafeti”ydi. Onlar şalvar pantolon giyerken biz üzerimize oturan kotlar giyiyorduk. Rockçıydık, saçımızı uzatıyorduk. Hemen hedef oluyorduk.

Aslında Cem Yılmaz’ın dediği gibi biz çok mazbut tipleriz; kimseye zararı olmayan insanlarız. Asıl mahalle marjinal ama farkında değiller. Samuray da işte bu baskının ürünü.

Renk meselesi de var. Mesela annelerimizin kırmızı-siyahlı basma fistanlarını çok severim. Ama öyle bir pantolon giymek istesem giyemezdim. Çünkü toplum renkleri bile cinsiyetlere bölmüş. Kırmızı kadınlara, mavi erkeklere… Kim karar verdi buna? Çok saçma.

Ben aslında hep şunu söylüyorum: “Siz kimsiniz ki karışıyorsunuz? Bırakın da ben de samuray gibi giyineyim; ferah, efil efil, belime kuşak bağlayayım.” Bu çok içgüdüsel bir şey bende ve hâlâ sürüyor.

“Sadelik en son elde edilen aşamadır”

– Sence bu hikâyenin asıl meselesi, temel derdi neydi?

– Filmin derdi şu: İzleyenin kendinden bir şey bulmasını isterim. Ama filmi bu amaçla çekmedim. Benim için üretim bir noktadan sonra yüke dönüşüyor. Kitap yazarken de müzik yaparken de böyleydi. Yeni bir şey söyleyebilmek için o yükten kurtulmam gerekiyor.

Film de böyle doğdu. Bir beklentiyle yapmadım. Ama izleyiciden bir şey bekleyeceksem, o da kendi hayatlarından bir parça bulmaları olur. Çünkü herkesin içinde var o ezilmişlik.

– Filmde genel olarak bir yalınlık var. Bu sadeleşme, özellikle kahramanın hikâyesiyle nasıl örtüşüyor?

– Benim birkaç yıldır kendime şiar edindiğim bir Japon atasözü var: “Sadelik, en son elde edilen aşamadır.” Ben de yaşım ilerledikçe daha sadeleşmek istiyorum. Kahraman da aynı şeyi yaşıyor. Eve haciz gelince bütün fazlalıklarından kurtuluyor. Bu onun için bir lütuf oluyor.

Kitaplardan güç alarak isyanını dile getiriyor ve “Ben samuray olacağım” diyerek hayatını o sadelik içinde sürdürmeye karar veriyor. Bu, benim için çok etkiliydi. Şu an kendi hayatımda da yapmaya çalıştığım şey bu.

– Bugünün tüketim çağında bu sadelik arayışı çok kıymetli. Senin için nasıl bir anlam taşıyor?

– Sadece eşyalar değil; faturalar bile bir pranga. Kafka’nın bir sözü var ya: “Modern insanın zincirleri bürokrasi kâğıtlarındandır.” Çok doğru. Ben de hayatımda bazı düzenlemeler yaptım, fazlalıkları ayıkladım.

Amatör oyuncularla aynı dili konuşarak…

– Filmin büyük kısmını Bademler Köyü’nde çektiniz. Bu mekânı seçmenizin özel bir nedeni var mı?

– Evet. Metin Erksan’ın “Susuz Yaz” filminin hikâyesi orada geçtiği için Bademler benim için kültürel olarak kutsal bir yer. Ayrıca ben burada yaşıyorum. Hem fikren hem de madden elimdekilerle hareket ettim. Oyuncuları, ekibi, mekânı hep çevremden seçtim. Yazarken kahramanım zaten Bademler’de yürüyordu.

Avlulu ev arıyorduk, Ulamış’ta çok baktım, sonra burayı bulduk. Bademler tiyatro geçmişi olan bir köy. Ben o geçmişi yüceltilmiş ama zayıf buluyorum, çünkü yüceltmekten başka bir şey yapılmamış. Hâlâ koskoca salonları var ama değerlendirilmemiş. Yine de benim için sanatçılara, tiyatroya ve Metin Erksan’a saygı duruşu anlamı taşıyan bir mekân. Filme de sirayet etti; daha huzurlu ve rahat çektik. Oyuncular da iyiydi.

Veysel Eryürek (soldan üçüncü) film ekibiyle.

– Oyuncularınızı da köyden seçtiniz. Profesyonel olmayan oyuncularla çalışmak nasıl bir deneyimdi?

– Evet. Başrol (Ergin Karabulut) dışında herkes köyden amatördü. Kahvede kim varsa onlarla çalıştık. Ceren ve Erdinç biraz eğitimliydi ama rolleri küçüktü. Başrol dışında kimsenin uzun sahnesi yoktu.

Ben de amatör bir yönetmen olduğum için aynı dili konuştuk. Herkes profesyonel olma kaygısıyla işi çok ciddiye aldı. Bu yüzden zorlanmadık.

Bademler’de imece usulü

– Teknik imkânlarınız nasıldı?

– Film tamamen imece usulü çekildi. Hiç kimsenin bütçesi yoktu. Uygulayıcı yapımcı olan üç arkadaşımız biraz destek oldu, ben de elimden geleni yaptım. Kimse para almadı. Sadece ışıkçımıza ekipman ve mesaisi için küçük bir ödeme yapıldı.

Elimizdeki kısıtlı imkânlarla en iyisini çıkarmaya çalıştık. Sahadayken ne çıkacağını bilmiyordum, masada kurguda çok gergindim. Ama işin tabiatı buymuş. Oyuncular görevini mükemmel yaptı ama iş ışık, renk, kurgu, senkron gibi teknik detaylarda bitiyordu. O kadar sınırlı imkânlarla böyle bir bütünlük ortaya çıktıysa bu, masadaki başarımızdır.

– Müzikler çok dikkat çekiyor. Hem Japon kültürüne bir selam var hem de bize ait bir şeyler. Bu tercihler nasıl oluştu?

– Filmde kasıtlı bazı dokunuşlar yaptım. Mesela Japon filmlerindeki bazı kamera açılarını kullandık. Finale doğru kahraman pencereye yürürken trabzanlardan yapılan takip çekimi onlardan biridir.

Müziklerde de aynı şeyi istedim. Onur’un (Kemal Onur Tuzlacı) bestelediği parçalar var. Ben de eski bir müzisyen olduğum için tarif ettim. Japon müziğindeki pentatonik düzeni anımsatsın ama tamamen Japon olmasın istedim. Yoksa taklit gibi görünürdü. Onur çok iyi bir denge kurdu. Kemençe kullandı; perdesiz olduğu için pentatonik çalabiliyor. Böylece hem Japon tınısına yakın hem de bize ait bir ses çıktı.

Festival yolculuğu

– Film bitti, bundan sonra önünüzde ne var?

– Şu ana kadar üç festivalin resmi seçkisine girdik: Follow Your Heart, Lift-Off Global ve Lift-Off First Time Filmmaker. Sonuçlar açıklanmadı. 130’a yakın başvurumuz var, yeni festivaller açıldıkça başvuruyoruz.

Benim için film bitti. Ödül almak beni çok mutlu eder, ama aslında film ödül için yapılmadı. Yine de seçkilere girmek ve geri dönüşler almak çok motive edici.

İlk Samuray, bireysel bir hikâyeden çok daha fazlasını anlatıyor: toplumun kalıplarına karşı çıkmayı, özgürlüğün ve sadeliğin kıymetini, kimliğini kendi seçme hakkını. Veysel Eryürek’in kamera arkasından gelen bu ses, izleyiciyi sadece bir filmle değil, kendi hayatıyla da yüzleştiriyor. Samuray kıyafeti burada bir kostüm değil; özgürlüğün, direnmenin ve içsel arınmanın sembolü.

Paylaşmak için: