Bir arada yaşam ve toplumsal barış için mülteci hakları perspektifli bir medya

Göç ve mültecilik bugün karşı karşıya olduğumuz en çetrefilli sorunlardan biri. Bir yandan başka sorunlarla ilişkisi itibarıyla çetrefilli. İnsanların doğdukları yerde yaşamlarını sürdürmesini imkânsız kılan başka uluslararası ve yerel sorunlardan doğuyor çünkü. Bugün sebep olarak savaş, yoksulluk gibi sorunlar öne çıkıyor. Yarın belki iklim krizi, su kıtlığı gibi sorunların doğurduğu göç hareketleriyle karşı karşıya kalacağız. Üstelik bu göç hareketleri ortaya yeni sosyal ve ekonomik sorunlar çıkarıyor ve çıkaracak.

Öte yandan ise, göç ve mültecilik sorununa dahil olan çok sayıda aktör var. Uluslararası aktörler, tek tek ülkeler, bu sorun üzerinde etkide bulunan toplumsal faktörler… Bu da sorunu daha çetrefilli hale getiriyor.

Türkiye de bir geçiş ülkesi olması itibariyle bu uluslararası sorunun kördüğüm olduğu noktalardan biri, dünya üzerinde en fazla mültecinin yaşadığı ülkelerden.

Tüm bunları, Medya ve Göç Derneği kurucularından Dilan Taşdemir’le konuştuk. Dilan Taşdemir derneğin genel koordinatörlük görevini de yürütüyor ve aynı zamanda çiçeği burnunda bir Seferihisarlı.

Medya ve Göç Derneği mülteci hakları, sınır politikaları, nefret söylemi ve ayrımcılık üzerine çalışan, İzmir merkezli bir dernek. Bu alanda ulusal ve uluslararası kurumlara eğitimler veriyor. Medyada bu konuda doğru ve hassas bir dil oluşturmak için çaba gösteriyor.

Söyleşinin tamamını podcast olarak dinlemek için;

Önce şunu sorarak başlayalım, bu çetrefilli sorun karşısında, sorumluluk ve güç sahibi aktörler nasıl tutum alıyor, nasıl ele alıyorlar bu sorunu?

– Buraya gelmeden önce bir adım geriden başlamak istiyorum. Göç, dünyanın temel fenomeni. Göç, dünyayı dünya yapan, ülkeleri şu anki ülkeler yapan temel değişken. Esasında savaşlar göçün küçük bir öğesidir, göç iklimle olur. Bir yerde su biter, insanlar başka yere taşınır. Herhangi bir üretim yapamazlar, başka yere taşınırlar. Binlerce yıldır bu böyle olmuş. Çatışmalardan kaynaklı göç ise diğerlerine göre daha azdır. Bu bizim gündemimizde daha çok yer alıyor çünkü Ortadoğu coğrafyasındayız. Etrafta devamlı savaşlar ve kitlesel göçler var. Fakat bir sürü yerde, Suriye savaşından ya da Afganistan’dan önce su krizinden kaynaklı göçler var. Afrika kıtası örneğin. Yüzyıllardır su kaynaklarından kaynaklı, kıtlıktan, açlıktan kaynaklı, aslında iklimle alakalı sorunlardan kaynaklı göçler devam ediyor. Biz sadece buna alıştığımız için savaşı göçün temel sebebi olarak görüyoruz. Göçü sadece savaşla özdeşleştirince, göçün aslında hayatlarımızda ne kadar temel bir yerde durduğunu göremiyoruz.

Savaşlarla olması bu işi çok fazla dramatikleştiriyor, acil çözümler gerektiren bir duruma sokuyor. İklim krizinden kaynaklı sorunlar bir göç hareketine sebep olduğunda bunun sorumlusunu göremiyoruz belki. Savaştan kaynaklı olunca ise elimizde bir sürü muhatap oluyor. Savaşın olduğu ülkeye silah satanlar, savaşı finanse edenler, oradaki grupları destekleyenler, desteklemeyenler, sınırı açanlar, kapatanlar… Muhataplarını açık şekilde görebiliyor ve bu yüzden savaştan kaynaklı göçleri daha net bir şekilde konuşabiliyoruz.

– Türkiye özelinde bugün yaşadığımız göç hareketine bakarsak?..

– Türkiye özelinde son 10-11 yıla bakalım. Bunun üzerinden dünyanın göçe bakışını ve uluslararası alandaki insan hakları meselelerine bakabiliriz böylelikle. Suriye’de, bizim en uzun sınırı paylaştığımız komşu ülkede bir iç savaş çıktı. Bir yerde bir savaş varsa diğer ülkeler o savaştan kesinlikle kendine pay çıkarmaya çalışır. Diğer ülkeler dağılan yapıyı bir fırsat olarak görür. Çünkü o ülkenin su kaynakları vardır, petrolü vardır, insan kaynağı vardır. Diğer ülkeler bunu stratejik bir fırsat olarak görür. Almanya bu fırsatı nitelikli genç işgücü olarak düşünebilir. Türkiye bölgede siyasi hegemonik bir güç olmak için değerlendirmeyi isteyebilir. Rusya başka ülkelerle çatışmasında konumunu perçinlemek için değerlendirebilir… Bu kaygılarla taraflar değişebilir, bu aktörlerin oradaki duruma bakışı farklılaşabilir.

Peki Suriyeliler çatışmadan sonra ne yaptılar? Türkiye, Suriye savaşından önce de bir geçiş ülkesiydi. Afganistanlılar, Somaliler, İranlılar, Iraklılar Türkiye’yi her zaman bir geçiş ülkesi olarak kullanırdı. Ege Denizi her zaman bir rotaydı, bir çıkış kapısıydı. Yani Suriye krizinden, savaşından önce de insanların denizlerde öldüğü bir gündem vardı. Türkiye daha öteye geçebilenin geçtiği, geçemeyenin ise kaldığı bir yerdi. Suriye savaşından sonra ise birden patladı ve milyonların hayatta kalabilmek için çabaladığı bir durumla karşı karşıya kaldık.

Türkiye’nin politikası nasıl seyretti bu durum karşısında?

İlk başlarda Türkiye’nin politikasının temel motivasyonunu biliyorsunuz, Ortadoğu’da büyük bir güç olmaktı. Suriye savaşını fırsat olarak değerlendirmeye çalıştılar. O zamanki öngörü çok az mültecinin geleceği, savaşın daha kısa bir sürede biteceği şeklindeydi. Türkiye de Müslümanlara, ensarı olduğu insanlara kapısını açan muktedir bir ülke pozisyonuna geçeceğini düşündü. Davutoğlu’nun “Bizim kamplarımız hazır” dediği zamanlarda, otuz kırk bin kişinin konaklayabileceği kamplar yapılmıştı. Fakat Davutoğlu bunları dedikten birkaç gün sonra üç yüz dört yüz bin Suriyeli geldi. Türkiye hiçbir kaynağı, kapasitesi olmamasına rağmen uluslararası desteği de kabul etmedi, “Biz kendi kardeşlerimize bakarız” dedi. BM’nin, AB’nin de canına minnet zaten, “Bakabiliyorsan bak. Ben ne kadar az mülteci alırsam, o kadar iyi…” diye düşündüler.

Tabii eğer savaş ve göçü yan yana konuşuyorsak, burada bir parantez açıp, bu savaşı kimin finanse ettiğini de konuşmamız gerekiyor. Oraya kimin silahı sağladığını… Bir yerde silah yoksa, savaş da yoktur. O yüzden bunu da aklımızın bir köşesinde tutalım.

Sonrasında akın akın mülteciler geldi. 2015’te büyük krizler yaşandı, bir milyona yakın insan Ege Denizi’nden Avrupa’ya geçti. Çok sayıda ölen oldu. Geçemeyenler burada kaldı. Bu geçişin ciddi bir ekonomik döngü olduğunu, ekonomik olarak güçlü olmayanın öyle can havliyle geçemeyeceğini de unutmamak gerekiyor. Geçişler ciddi anlamda maliyetli, o yıllarda bildiğimiz kadarıyla 400-500 Euro’dan aşağı geçiş yapılamıyordu. Her şeylerini bırakıp, gelen insanlardan bahsediyoruz, cebinde 400-500 Euro’su olanın ekonomik olarak görece güçlü olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Yani geçemeyip burada kalanlar en yoksul olanlar, hiçbir şeye erişemeyenlerdi ve aslında Avrupa da bunu biliyordu.

2016 Nisan’ında, bence uluslararası alanda en kritik mesele bu, Türkiye ile bir anlaşma yapıldı, AB-Türkiye Geri Kabul Anlaşması… Aslında bu Türkiye’nin bir önerisidir. Dönemin Dışişleri müsteşarlarından Naci Koru’nun bir yazısı vardır, Türkiye bunu nasıl çözeceğini düşünürken, böyle bir şey öneriyor Avrupa’ya ve Avrupa Türkiye’ye para veriyor. Türkiye de sadece para için değil, Avrupa üzerinde bir siyasal koz için, “Ben sınırı kapatıyorum, mültecileri burada tutarım” diyor. Ama bu arada öngörü hâlâ mültecilerin bir gün Suriye’ye geri dönecekleri şeklinde. Çok uzun yıl bu yüzden misafir söylemini kullandı iktidar. Misafir nedir? Bugün gelen, yarın gidecek olandır. Hiçbir noktada ileriye yönelik öngörülü bir politika izlenmedi, mülteciler ya burada kalırsa, ya Suriye eski haline dönemezse…

Bu anlaşmayla mültecilere karşı takınılan tutum Avrupa’nın, sadece Avrupa’nın da değil, uluslararası insan hakları ideallerini savunan tüm yapıların çöktüğü yerdir. Biz o anlaşmayla bir defa daha gördük ki, Avrupa’nın insan hakları kavramı, kaideleri yalnızca Avrupa’da yaşayan beyaz Avrupalılar içinmiş. Dünya için değilmiş.

Avrupa ile yapılan anlaşmadan sonra Türkiye’deki insan hakları ihlalleri de arttı. Darbe girişimi oldu, KHK’larla milyonlarca insan işinden edildi, kayyumlar oldu, korkunç bir otoriterleşmeye gidildi. Avrupa da Türkiye’de olan biteni görmezden gelmeye başladı. Mülteci meselesi, özellikle bu son Suriye meselesi, Avrupa’nın bize yıllarca öğrettiği, yıllarca kendilerini hiyerarşik olarak bir tarafta tuttukları, insan haklarının temsilcisi olma meselesini ciddi anlamda zedeledi. Elimizde bir insan hakları referansı yok artık. Tamam, birtakım belgeler var ama bunları açık yüreklilikle ve objektiviteyle sürdüren bir muhatap da kalmadı Avrupa’da.

 

– Bu arada hükümetin 30-40 bin kişilik kampla hazırız dediği göç hareketi de milyonlara ulaştı herhalde.

– Ulaştı. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığı’ndan verilere erişebilirsiniz, kayıtlı olan Suriyeli sayısı üç buçuk milyon, bir de kayıtsız olanlar var. Bir de Afganistanlılar var. Çünkü artık Türkiye, özellikle 2015’ten sonra bir şekilde Avrupa’nın kapısı oldu. İnsanlarda “Türkiye’ye geçtikten sonra bir şekilde Avrupa’ya geçerim” gibi bir algı yaratıldı. İnsan hakları bakımından Ortadoğu da durulmadı ki… Sınırı kapatmak, hiçbir şeyin çözümü değil. Sen sınırı kapattığında Taliban “İnsan haklarından yana olayım” demiyor. İran, “Dur o zaman ben LGBT’ye, kadınlara daha fazla hak vereyim” demiyor.

Bu anlaşmanın ardından Ege Denizi’ne NATO gemileri koyuldu, Frontex uygulandı ve insanların geçişi çok daha zorlaştı. Sonuç olarak şu an Türkiye’de, yüzbinlerce, milyonlarca insan sıkışmış halde. Kendi ülkesinde yaşayamıyor, Avrupa’ya gitmek için Türkiye’ye geliyor ama geçemiyor. Burada da yaşayamıyor. Gerçekten kaybolan hayatlarla dolu bir ülkedeyiz şu an.

– Bir dönem de Türkiye’nin kapıları açma gibi bir tavrı oldu. Yüzbinlerce mülteci Edirne’ye sınır kapılarına yürüdü. Bu bir politika değişikliği miydi peki?

– Yok… Şöyle bir şey, sen Avrupa olarak eğer bir milyon tane mülteci gelmesin diye Türkiye’ye böyle bir koz verirsen, Türkiye bunu kullanır. Avrupa baştan beri böyle bir koz verdiğinin farkındaydı bence zaten, Türkiye’nin bunu kullanacağını da biliyordu. “Aman kullansın, yeter ki bize mülteci göndermesin” havasındaydılar. Yani o politika, en başından beri bence vardı. Türkiye Avrupa’ya, “Seni en büyük korkundan ben koruyorum” diyordu. Bunun verdiği siyasal güçle, Erdoğan da Avrupa’ya sopa salladı tabii. Avrupa ise “Türkiye’nin tavrını doğru bulmuyoruz, ortada bir anlaşma var. İki tarafın da üzerine düşen sorumluluğu almasını bekliyoruz” gibi laflarla geçiştirdi.

Avrupa zaten son süreçte hep paraya sığınıyor. Sivil toplum bu kadar baskı altındayken, “Biz para verelim, siz başınızın çaresine bakın” diyorlar. Avrupa’nın ne kadar üstten, beyaz politikalar işlettiğini de gördük. Yalnızca para odaklı bakıyorlar. Ben pandemiden önce Avrupa’ya bazı etkinlikler için, söyleşi yapmaya falan çok fazla gidiyordum. Kampların durumunu ya da kampları geçtim, evlerde yaşayan mültecilerin ne kadar dram ve yoksulluk içinde yaşadıklarını gösteriyordum. Benim söyleşime gelen insanlar, mülteci haklarını savunan Avrupalılar bunlar üstelik, “biz o kadar para verdik, nereye gitti bu paralar” diyorlar. Yani Avrupa’nın kafasında, “Parayı verince çözeriz” var. Verdikleri paranın insan haklarının teminatı olduğunu sanıyorlar.

– Sorunun dünden bugüne hem ölçek hem da karmaşıklık olarak bu kadar büyümesi toplum tarafından algılanışını nasıl değiştirdi?

– Toplumdaki algılanışı belirleyen bazı etkenler var. İktidar ilk başta misafir demeye başladığında, biz mülteci hakları alanında çalışan insanlar olarak hep, “Misafir demeyin, bu insanlar bir gün gidecekse bile misafir demeyin” diyorduk. Çünkü böyle deseniz de gidemeyecek olan bir kitle olacak burada. Her şeyi geçtim, 10 yıl oldu değil mi? Burada doğan yüz binlerce çocuk var. Aile bu çocuğu alıp nereye götürecek? Çocuk 10 yaşına gelmiş ve sadece Türkçe biliyor. Artık buralı oldu, gideceği bir yer yok. Zaten o ailenin ailesinden büyük ihtimalle 3-5 kişi öldürülmüş, gittiğinde yine faili meçhul olabilir, kaybedilebilir, cezaevine konulabilir, askere zorla alınabilir. Zaten ülkenin herhangi bir altyapısı, kaynağı yok. Bir ülkenin kendini yeniden var edebilmesi için en az 15-20 yıl ihtiyaç var. Bu aile nereye gidecek?

O zaman ne iktidar ne de muhalefet, sadece partilerden değil toplumsal muhalefetten de bahsediyorum, ağzını açıp mültecilerle alakalı ciddi bir şey demedi. Bu da konunun toplumdaki algılanışını belirledi. Biz hep, “Bakın, toplumsal bir çatışma geliyor. Bu ülke zaten yeterince kutuplaşmış halde ve böyle devam ederse çok daha kötüsü olacak” diye uyarıyorduk. Ne oldu, misafir söylemi patladı. Çünkü artık misafir değiller. Ne gidebiliyorlar ne geri dönebiliyorlar.

Biz o zaman geçici koruma statüsünün ne kadar güvencesiz olduğunu tartışıyorduk, şimdi buna şükreder haldeyiz. En azından bu insanların bir statüsü var diyoruz. Hâlâ mültecilerin oy vereceğini düşünüyorlar. Hâlâ yalan, yanlış bilgiler; maaşımızı alıyorlar, sınavsız giriyorlar, falan, filan… Ve bunları pompalayan insanlara da hiçbir yaptırım yapılmadı.

Şu an bütün dünyada durum budur, bütün kötülüklerin bir müsebbibi vardır, o da mülteciler. Bizde düne kadar kimlerdi? Kürtlerdi. Ondan önce Ermeniler. Daha önce Rumlar. Şimdi de mülteciler… Şu an Türkiye’de sokakta herhangi bir insana “Ekonomik krizin sebebi ne?” deyin, on kişiden sekizi mülteciler diyecek. Niye? Bilmiyorlar çünkü öyle yanlış veriler pompalandı ki… Mülteciler maaşımızı elimizden alıyor, işimizi elimizden alıyorlar, bilmem ne… Ama gerçekte çok kötü hayatlar yaşıyorlar.

Günün sonunda iktidar mültecilere yönelik yapılan saldırılara, nefret söylemine karşı, şimdiye ek yanlış mülteci politikası izlediği için sesini çıkarmıyor. Herhangi bir uyum politikası, bir arada yaşama politikası yürütülmedi. Şimdi 10 yıldır burada olan Suriyeliler hedefte. Türkçe bilen de hedefte bilmeyen de, çalışan da çalışmayan da, savaşan da savaşmayan da. Muhalefet ise yalnızca, “iki sene sonra geri gidecekler” diyor. Böyle bir şey olamaz. Milyonlarca insanı, iki sene sonra savaştan çıkmış ve ne olduğu belli olmayan bir ülkeye göndereceklerini söylüyorlar. Muhalefetin politikasının ne kadar geçersiz olduğunu halk da biliyor.

Bu korkunç kaos ortamı içinde her gün yeni bir şey duymaya başladık. Ocak ayında kaç tane haber geldi, Esenyurt, Bayrampaşa, Güzelbahçe… İnsanlar yakılıyor, evinde kalbinden bıçaklanıyor ve bunlar münferit vakalarmış gibi gösteriliyor. En başından beri diyoruz toplumsal çatışma geliyor diye. Ve artık mülteciler “Biz bir gün burada öldürüleceğiz” diye düşünüyor. Düşünebiliyor musunuz! Bu kadar korkunç bir şey olabilir mi! Bu insanlar öldürülmemek için, hayatta kalmak geldiler buraya ve şu an “Türkiye’de kaldığımız sürece eninde sonunda, öyle ya da böyle öldürüleceğiz” çaresizliği içindeler. Çocuklarını okula göndermiyorlar, evden çıkamıyorlar, markete gidemiyorlar ve her gün artıyor bu.

– Sizin esas çalıştığınız alana gelirsek, medyanın bu algı üzerindeki etkisi ne? Sonuçta siyasilerin politikaları, tutumları, demeçleri bile medyanın prizmasından ve onun diliyle aktarılıyor topluma?

– Karne çok kötü. Bir yandan, sonuçta medya iktisadi bir işletmedir ve o yüzden ne satarsa onu yayınlarlar. Fakat bir yandan da medyaya yalnızca iktisadi işletme olarak bakamayız, toplumsal bir sorumluluğu olduğunu da göz önünde bulundurmak zorundayız. Medya kuruluşları nereye yakınsa onun söylemini kullanıyor. Daha ulusalcı, milliyetçi olarak kategorize edebileceğimiz medya yıllardır mültecileri vatan haini, hırsız diye damgalıyor. Şu an büyük ihtimalle Türkiye’de dakika başı irili-ufaklı bir hırsızlık olayı gerçekleşiyor ve çoğu haber değeri bile taşımıyor belki. Fakat bir mülteci bir yere girip 100 lira çaldığında, “Iraklı hırsız 100 lira çaldı, dükkâna girdi hunharca soydu” diye, inanılmaz bir abartıyla habere konu oluyor. Iraklı deyince tüm Iraklılar hırsız oluyor. Oysa bütün dünyada mültecilerin suç oranı, yerlilere göre çok daha düşüktür. Türkiye’de de böyle. Bu insanlar, ağzını açsa geri gönderilme riski olan insanlar sonuçta.

Öte yandan tut ki Türkiye’deki bütün suçları mülteciler işliyor. Suçun kişiselliği, suçun şahsiliği diye bir kural vardır. Bir Afganistanlı bir şey yaptı diye tüm Afganistanlılar tecavüzcü olamaz ki. Aslında Türkiye diasporada, Avrupa ülkelerindeki göçmenleri çok fazla olan bir ülke. Herkesin ailesinde birer ikişer Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da yaşayan, bu yaftalamalarla karşılaşmış, bundan kaynaklı gettolaşmış, uyum sağlayamayan insanlar var. Almanya’dan Türkiye’ye gelen bir Türk, “Bize kara kafalar diyorlar. Sokağa çıkamıyoruz. Çocuklarımıza hep ayrımcılık yapılıyor” der. Bunları yaşamış bir ülke Türkiye. Ama yine de kendi ülkesindeki mülteciye bu gözle bakmakta sakınca görmüyor.

Sonuçta bütün suçun bir etnik kökene, bir mensubiyete atfedilmesinden, bir yandan da yalan yanlış bilgilerin devamlı pohpohlanmasından kaynaklı elimizde şöyle bir mülteci profili var artık. Türkiye’nin sırtında bir kambur olan, bütün suçları işleyen, tecavüzcü, hırsız, pis, işimizi elimizden alan, sınavsız üniversiteye giren, kadınları evlenme bahanesiyle erkekleri dolandıran, düğünde altınları alıp kaçan… Bir tane düzgün insan yok yani, hepsi suç makinası ve korkunç insanlar şeklinde bir profil çıkmış durumda. Medyanın bunda rolü olmaz mı?

Medya bunu körüklüyor. Haberi böyle verince daha fazla tık alıyor, daha fazla okunuyor çünkü. Yani düşünebiliyor musunuz? Daha fazla tık almak için kitlesel bir çatışmaya çanak tutuluyor, toplumsal bir çatışma ortamı yaratılıyor. Mesela neden sosyal medya servis sağlayıcıları, Twitter, Facebook, Instagram nefret söylemine dair bir filtreleme mekanizması kurmuyor? Çünkü kazandırıyor, mültecilerle ilgili nefret söylemi içeren bir şey binlerce, on binlerce, yüz binlerce paylaşılıyor.

Günün sonunda böyle bir algı yaratıldı. Mülteciler korkunç insanlardır, hepsinin geri gönderilmesi lazım. Bu algı, mültecileri gayrıinsani bir duruma sokuyor. Bu ne demek? Mültecinin öldürülmesinin, şiddet görmesinin, gasp edilmesinin mubah olduğu, çünkü zaten hiçbir şeyi hak etmediği…

Bu durumu değiştirmek için mültecilerin kendi içlerinde örgütlenebildikleri ya da mülteciler için örgütlenebilen etkili yapılar da yok. İrili-ufaklı sivil toplum kuruluşları mülteci hakları için çalışıyor ama bunlar zaten terörize edilmiş durumda. Terörize edilmeyenler foncu, Avrupa ajanı, Amerika ajanı diye damgalanıyor. Ağzımızı açsak devamlı linç, devamlı güvenlik problemleriyle karşı karşıya kalıyoruz.

Ama şuna çok inanıyoruz, medyanın söylemi değiştiği takdirde çok şey değişecek. Biz o yüzden nefret söylemine medya üzerinden çalışıyoruz. Bu sadece çıkan haberlerin nefret söylemi açısından değerlendirilmesi, değiştirilmesi değil. Mülteci hakları odaklı bir perspektifin kurulması. Ama bunu yalnızca mülteciler için yapılmış bir şey olarak görmüyoruz. Biz sadece mülteci hakları için değil, bir arada yaşam için çalıştığımızı söylüyoruz. Ben artık huzurlu, normal, medeniyet içerisinde bir hayat yaşamak istiyorum ve eğer ki şu an bunun önüne geçemezsek yani bir arada yaşamı tesis etmeye yönelik herhangi bir adım atmazsak toplumdaki şiddetin artarak devam edeceğini düşünüyorum. Dernek olarak da böyle düşünüyoruz. O yüzden zaten biz bir arada yaşam için mülteci hakları perspektifli bir medya için çalışıyoruz. Biz bir grubun daha ayrıcalıklı ve dokunulmaz olması için değil, gerçekten bir arada yaşamak için buna ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

– Neler yapıyorsunuz dernek olarak bu alanda?

– Bizim temel bir çalışma prensibimiz var. Ne yapıyorsak hak öznesi ile yapmamız gerekiyor diye düşünüyoruz. O yüzden bütün yaptığımız çalışmaları mültecilerle beraber yapmaya çalışıyoruz. Kendimizi bu işin sadece aracısı olarak görüyoruz. Yani biz mülteci değiliz ve mülteci olmadan bir mültecinin neler yaşadığına dair söz söyleme hakkını bulmuyoruz kendimizde.

Dört tane temel çalışma başlığımız var. Birincisi, eğitim. İkincisi, içerik üretimi. Mülteci hakları odaklı bir içeriğin nasıl yapılacağına dair kendimiz de örnekler oluşturuyoruz yani. Buna “Proje Sessiz”de yaptığımız videolar bir örnek olabilir. Orada şunu yaptık, Türkiye’de nefret söylemi ve ayrımcılığa maruz kalmış mültecilerle oturduk, onlar kendi yaşadıkları hikayeleri ses kaydı olarak bize anlattılar. Onlar üzerine işin anonim kalması için animasyon videolar yaptık. Bunun yeterli olmayacağını düşünüp, o insanlarla yaşadıkları ve anlatmak istediklerine dair podcastler yaptık. Bütün süreci mültecilerle yani hak özneleriyle örgütledik.

Disiplinlerarası iş birlikleri yapmayı da çok önemli buluyoruz. Medya dediğimiz mesele yalnızca gazeteler, dergiler vs. değil. Medya artık her şey. Yolda geçerken; izlediğimiz, gördüğümüz, temas ettiğimiz her şey medya. Bu noktada disiplinlerarası işbirliğini çok önemli buluyoruz.

Sonuncusu da mentörlük. Medyada bu konuda hassas ve iyi yapılar da var. Ama nasıl haber yazacağını, nasıl kavramlar kullanacağını, ne derse nefret söylemi üreteceğini bilmiyor olabiliyorlar. Onlara da mentörlük sağlıyoruz.

– Kullanılan dil konusunda da duyarlısınız. Bazı kavramların terk edilip bazılarının kullanımı konusunda bir çabanız var. Misafir demeyelim, göçmen demeyelim, çünkü şöyle bir algı yaratıyor gibi…

– Örneğin sınırdan pasaportsuz geçişe, düzensiz geçiş denir. Bunu icra eden, gerçekleştiren insana düzensiz göçmen denir. Fakat yıllarca kaçak göçmen dendi. Çok iyi niyetli de olsa kaçak göçmen dendi, çünkü böyle olduğu düşünüldü. Fakat sen birine kaçak diyorsan, onun herhangi bir suçtan kaçtığını iddia etmiş, dolayısıyla kriminalize etmiş olursun. Yalnızca dernek olarak biz değil, alandaki birçok insan bununla mücadele etti. Sonuçta hiç aklınıza gelmeyecek, gerçekten her yazdığı çöp olan gazeteler bile artık “düzensiz göçmen” diyor. Çünkü bunun doğrusu buymuş, öğrendiler. Böyle kavramları düzeltmek, yerleştirmek bizim için çok önemli. Çünkü bu algıyı ve davranışı belirleyebiliyor.

Ama şöyle de bir şey var, konjonktür değiştikçe daha önce doğru gelen bir kavram, yetersiz kalmaya, durumu karşılamamaya başlayabiliyor. “Suriyeli” demek mesela… Benim bazı arkadaşlarım kendilerine Suriyeli denmesini istemiyorlar. Çünkü Suriyeli kavramı artık yüzde 80 olumsuz bir hale getirildi ve sen Suriyeliler dediğinde istemeden nefret söylemi yaratmış oluyorsun. Biz en son “Suriye’den göç eden kişiler” demeye karar verdik. Hak öznesiyle çalışmak böyle hassasiyetleri fark edebilmek ve yansıtmak için çok önemli. Şurada titiz olmak gerekiyor. Bir, bu kavramın bir nefret söylemi üretmemesi. İki, öznenin bu kavram karşısında nasıl hissettiğini anlıyor olabilmek. Ama ikinciyi yapmak için kendini bir başkasının yerine koymak gerek ki bu çok zor. Direkt özne ile beraber örgütlendiğinde, bu yolu beraber yürüdüğünde bu mümkün olabiliyor.

– Düzensiz göçmen kavramının yerleşmesi için bir başarı dediniz, böyle küçük küçük adımlarla da olsa medyanın bakışının değişeceğini düşünüyor musunuz, böyle bir umudunuz var mı?

– Bundan beş yıl önce kavramlarla uğraşmamızın daha fazla işe yarayabileceğini düşünebilirdim. Şimdi de işe yarayacağını düşünüyorum ama o kadar umutlu değilim. Çok örgütlü bir yapıya ihtiyacımız var artık. Herkesin bu konuda söz söylemeye ikna olduğu bir şeye ihtiyacımız var. Yani muhalefetin, “Aman mülteciler hakkında iyi bir şey söylemeyeyim, oy kaybederim” gibi bir kaygısının olmaması gerekiyor. Sendikaların, diğer sivil toplum kuruluşlarının daha örgütlü bir şekilde gerçekleri ortaya çıkarması ve insan hakları perspektifli bir çalışma yürütmesi gerekiyor. Şunu göstermemiz gerekiyor. Medyanın bu sorumsuzluğu yapması yalnızca mültecileri etkilemiyor. Muhalefetin ya da iktidarın bunu yapması yalnızca mültecileri etkilemiyor. Bütün toplumu, bir arada yaşamı etkiliyor. Muhalefet partileri bugün mültecilerle alakalı bir şey yapmazlarsa, yapmıyorlar da zaten, iki üç sene sonraki olası bir toplumsal çatışmayı nasıl yönetecekler? Büyük bir toplumsal kriz gelişiyor ve bunu nasıl çözeceklerine dair fikirleri de yok.

– İktidarın da muhalefetin de bu alanı kısa vadeli oy devşirilebilecek bir alan olarak görmeyi bırakıp, toplumsal barışı tesis edecek bir politika üretmesi gerekiyor sanırım. Bunu mu kastediyorsunuz?

– Evet, yani eğer şu an ülkedeki en büyük problemlerden biri kutuplaşma olarak görülüyorsa, artık kabul edilmeli ki bu kutuplaşmanın içinde mülteciler de var. Yalnızca Türk-Kürt, muhafazakâr-liberal, seküler-dindar üzerinden bir kutuplaşma yok yani. Her yerde mikro kutuplaşmalar var. Mülteciler de bunun içinde. Bazılarını önemli görüp siyaset üretirken bazılarını almazsan bütüncül bir politika izlemiş olmuyorsun. Bu ülkenin, temel çekirdek problemlerine çözüm sağlamış olmuyorsun yani.

Neredeyse her medya kuruluşunun ait olduğu bir ideolojik yapı var. Daha bağımsız olanlar, yani az sayıda insanın, senin-benim gibi insanların takip ettiği kurumlar yapmıyor bunu. Yanlış bir dil kullandıklarında da, arayıp yanlışı gösterirseniz düzeltiyorlar. Ama geniş kitlelere ulaşanların ideolojik olarak yaslandıkları bir parti var, yapılanma var. Bu yapılar ideolojilerini değiştirdiklerinde, daha güçlü bir söz söylediklerinde, medyanın da değişeceğini düşünüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.