Seferihisar’dan Ege ovalarına bir başkaldırı hikâyesi: Karakılçık Hareketi

0 Paylaşım

Karakılçık buğdayı…
Düne kadar, kenarda köşede tek tük kalmış zahirecilerde rastlardınız. Tarlanın kıyısında birkaç dönüme, o da samanını hayvanlara vermek için ekilirdi en fazla. Ege’de çoktan vazgeçilen, belki de yavaş yavaş kaybolacak bir buğday çeşidiydi.
Şimdi her yerde… “Yeniden karakılçık” diye İzmir’in caddelerinde afişlerde… Unuyla, ekmeğiyle, sayıları artan üretici pazarlarında, kooperatif satış mağazalarında, marketlerin özel reyonlarında… Hatta her dediğiyle tartışma yaratan diyetisyenlerin ve uzmanların önerilerinde…
“Ne var bunda, hele konu beslenmeyse, böyle şeyler moda gibi gündeme gelir, biri unutulur başkası çıkar” diyebilirsiniz.
Demeyin.
Çünkü “futbol asla sadece futbol değildir” sözündeki gibi, karakılçık buğdayı da asla sadece buğday değildir.
Peki ya ne?


Buğday bir kültürdür
Öncelikle buğday sadece bir gıda değildir. İnsan için bir karın doyurma aracı olmanın ötesinde köktür, kültürdür, medeniyettir. Buğdayı çoğaltarak karnını doyurabileceğini keşfetmesiyle yerleşik yaşama başlamıştır insan. Hem de bilindiği kadarıyla, bundan 14 bin yıl önce. Tarımın keşfedilmesiyle oluşan bolluk, medeniyetleri doğurmuştur. Binlerce yıl boyunca ve hâlâ, buğday insanın en temel besini olmuştur. Hem arkeolog hem gıda mühendisi Ahmet Uhri’ye göre, buğday dünyanın hâkimidir aynı zamanda. Dünyada yaklaşık 6 milyon kilometrekareye ekilmektedir, yani Avrupa kıtasının yarısından daha büyük veya Avustralya büyüklüğünde bir alana.
Dünyada üretimi en fazla yapılan bitkidir buğday ama bizle bağı daha köklüdür. Arkeolojiye sorarsanız, en eski ekmeklik buğdayın Çatalhöyük’te bulunduğunu anlatır. Genetik bilimine sorun, bugünkü modern buğdayı oluşturan gen havuzundaki tüm yabani akrabaların, yani kökenindeki türlerin Anadolu’da bulunduğunu söyler.
Yani buğdayın kökü Anadolu’dadır, “bereketli hilal”dedir. Buradan yayılmıştır dünyaya. Bu yüzden zengininden yoksuluna geleneksel sofralarımızın temeli olmakla kalmamış, dokumalarımıza, el sanatlarımıza işlenmiştir.
Şimdi gelelim, on bin yıllık geçmişten kâh doğal yollarla, kâh insan eliyle evrile evrile bugüne gelen buğday türlerimizden karakılçığın, neden kaybolmakta olduğuna. Ve ona yeniden sahip çıkıp değer kazandırmanın, neden büyük bir iş olduğuna…


Buğdaya karşı “Yeşil Devrim”
Tanımı gereği tarımda, başta iklim şartlarına, soğuğa-sıcağa, hastalıklara karşı dayanıklılık ve verimlilik için olmak üzere, ıslah çalışmaları temel önemdedir. 1950’lere kadar bütün dünyada ıslah programlarında birincil gen kaynağı olarak hep köy çeşitleri görülmüş. En uygun varyasyonun bu yerel çeşitlerden, yabani akrabalarından ve üstün özelliklere sahip hatlardan elde edileceği kabul edilmiş. Türkiye’de buğday ıslah çalışmaları da Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra 1925 yılında Eskişehir Tohum Islah İstasyonu’nda başlamış. Köy çeşitlerinden seleksiyon ve uyum çalışmalarıyla ekmeklik ve makarnalık buğday çeşitleri ıslah edilmiş.
Buraya kadar güzel… Sonra 1950’li yıllar…
Bir yanda “mevcut hâliyle tarım artan dünya nüfusunu doyurmaya yetmeyecek” korkusuyla birlikte gelen, “daha fazla üretmeliyiz, tarımı daha verimli kılmalıyız, bunun için sanayiye dayanmalıyız, suni gübre, ilaç ne varsa kullanmalıyız” şeklinde özetlenebilecek bir tarım anlayışının yayılması… Öte yanda ABD’nin büyük şirketler eliyle hem buğday, hem de tohum, gübre ve tarım ilacı ihracatının artması…
Yani “Yeşil devrim”.
Yeşil devrimin bizim buğday üzerindeki sonucuna gelirsek; doğal ve yapay seleksiyon süreçleri içinde o günlere dek hayatta kalmış olan buğday çeşitleri artık ekilmez olmuş, verimlilikte ve kârlılıkta rekabet edemedikleri için ekim alanları azalmış, bazı yörelerde tamamen terk edilmiş. Uzun boylu oldukları için makine tarımına elverişli olmayan, gübreye cevapları zayıf kalan yerel buğdayların yerini, Meksika’dan getirilenlerle yerel çeşitlerin kaynaşmasından üretilen melez çeşitler almış.
Sonuçta Türkiye’deki buğday tiplerinin çoğu kaybolmuş. Tohum ıslahı uzmanı Dr. Mirza Gökgöl’ün 1930’larda yaptığı araştırmaya göre Türkiye’de tam 18.000 buğday tipi varmış. Şimdi bunların kaçı varlığını sürdürüyor, bilinmiyor. WWF’nin “Buğday Raporu”na göre ise bugün “Anadolu toprakları 23 yabani buğday türüne ve 400’den fazla kültüre alınmış buğday çeşidine ev sahipliği yapmakta”.
Neticede endüstriyel tarım daha verimli olmuş mu? Olmuş. Ama sadece, “bir ektik, beş aldık” diye bakarsak…
Peki ya kullanılan daha fazla gübreyi, daha fazla suyu ve daha fazla makineyi yani petrolü hesaba katarsak… Hızla tüketilen ve kirletilen kaynakları bu hesaba eklersek… Sürdürülebilir olmayan, gelecek nesillerce devam ettirilmesi mümkün olmayan bir üretim biçiminin egemen olmasını dikkate alırsak… Üstelik vaat ettiği gibi açlığa çözüm olmadığını, aksine açların ve sağlıklı gıdaya erişim imkânı olmayanların sayısını artırdığını, bolluk adına sağlıksız ve yetersiz gıda ürettiğini düşünürsek.
Bütün bunları hesaba kattığımızda ortaya başka bir tablo çıkıyor. Endüstriyel tarımın esas verimli olduğu alanın, büyük devletlerin ve tarım şirketlerinin kasasını doldurmak olduğu görünüyor.


Seferihisar’da karakılçığın toprağa düşüp yeniden baş kaldırması
Söylediğimiz gibi, bu verimliliğin bir bedeli de yerel çeşitlerin gözden düşmesi, yok olmaya terk edilmesi olmuş. Karakılçık da bu çeşitlerden biri. Adını başaklarındaki olgunlaştıkça kararan kılçıklardan alıyor. En sert buğday türlerinden, öğütülmesi zor. Boyu çok uzun. Bu hem bir avantaj, çünkü hayvanlar için bolca saman çıkıyor. Hem de bir dezavantaj, çünkü biçilmesi kolay değil ve rüzgârı gördüğü zaman yatıyor. Hele bir de toprağa yapışırsa küfleniyor, ziyan oluyor. Bu yüzden buğdayın yatmasına engel olması için eskiden aralara arpa tohumu karıştırıp ekerlermiş. Zorlu bir buğday kısacası.
Ama sağlıklı, besin değeri yüksek, lif ve mineral açısından zengin. Sadece un değil, bulgur, makarna, irmik, erişte yapımında da kullanılıyor. Belki binlerce yıldır buraların havasına, rüzgârına alışarak hayatta kalmayı başarmış. Gel gör ki, verimi az olduğu için ithal çeşitlerle rekabet edememiş, onun da yüzüne bakılmaz olmuş.
Şimdi gelelim karakılçığın yeniden doğuş hikâyesine…
* * *
Seferi Keçi’nin geçmiş bir sayısında, Seferihisar’ın o dönemki Belediye Başkanı Tunç Soyer’e, “yasaya göre belediyelerin tarım alanındaki yükümlülüklerinin çok belirsiz şekilde tarif edildiğini, kendisinin bu alanda yerel yönetimleri ne kadar sorumlu gördüğünü” sormuşuz. O da “Ulus devletler vatandaşın derdine derman olmaktan uzaklaştığı ölçüde, yerel yönetimlerin sadece tarımda değil hayatın her alanında sorumluluk üstlenmesi gerektiğini, böyle bir yükümlülük tarif edilmiş ya da edilmemiş diye bakmadan kolları sıvamak durumunda olduklarını” söylemiş. Gerçekten de Tunç Soyer’in Başkanlığında Seferihisar Belediyesi tarımın birçok alanında kolları sıvayıp inisiyatif göstermekten geri durmamış, bu konuda örnek olmuş, kendisinden sonra da sürdürülen bir gelenek bırakmış.
Karakılçığın hikâyesinde de Belediye’nin bu inisiyatifinin önemli bir rolü var.
* * *
Seferihisar Belediyesi 2009 yılında yerel üreticiyi destekleme politikasının bir sonucu olarak ilk üretici pazarını açar. Başta sadece on üç aile tezgâh kurmuştur. Giderek hem tüketicinin hem üreticinin ilgisi artar, pazar büyür. Pazarlarda yerel tohumlarla üretilen ürünlere özel önem verilir, etiketlerde bu özellikle belirtilir. Belediye teşvik ettikçe ve tüketici bu ürünlere yöneldikçe, köylü de yerel tohumlarla ürettiği çeşitlere yönelir. Pazarda daha çok şevketi bostan, daha çok pembe domates boy göstermeye başlar. Tekrar gün yüzüne çıkan değerlerdir bunlar.
Bir sonraki adım yerel tohumu destekleyecek bir şenlik düzenlemek olur. 2006 yılında çıkmış olan tohum yasasıyla sertifikasız tohum alışverişi yasaklanmış, köylü tohum şirketlerinin kucağına itilmiştir. Belediye, “tohum satmak yasaksa takasını destekleriz” diyerek bir tohum takas etkinliği düzenler. Amaç üreticileri her defasında tekrarlayan tohum giderlerinden kurtarmak, daha fazla kazanma beklentisiyle yerel tohumlardan vazgeçmiş köylülere eski atalık tohumları yeniden kazandırmaktır. Bu köylüde de heyecan yaratır. Kenarda köşede saklanmış, unutulup kalmış tohumlar getirilir, elden ele yayılır. Belediye ilk tohum takas etkinliğiyle birlikte Can Yücel’in adını taşıyan bir de tohum merkezi kurar. Takas şenliğinden toplanan 284 adet değişik tohumdan 80 kadarı Merkez’in bahçesinde çimlenir.
Takas şenliği için Gödence Köyü’nün eski muhtarı Halil İbrahim Özgören de, “bir zamanlar buralarda hep bu buğday ekilirdi” diyerek, kendisinin artık ekmekten vazgeçtiği, sadece hayvanları için çok küçük bir miktarda devam ettirdiği karakılçık buğdayını getirir. “40-50 kilo kadardı, çoğu küflenmişti, Halil İbrahim amcayla tek tek ayıkladık.” diye anlatmış, o dönem Seferihisar Tarımsal Hizmetler Müdürlüğü’nde görevli olan Şevket Meriç kendisiyle yaptığımız bir röportajda. Sonuçta ayıklanan tohumların bir kısmı takasta dağıtılır, bir miktar da Can Yücel Tohum Merkezi’ne kalır ve 2011 yılının Ekim ayında, Tohum Merkezinin 400 metrekarelik bahçesinin bir köşesine ekilir.
Karakılçık beş yıl boyunca tohumluk olarak ayrılıp çoğaltılır. Belediye’nin toprağı yetmez olunca Seferihisar köylüsünden atıl duran toprağı istenir. Emekte olduğu gibi mülkiyette de imecedir bunun adı. Köylü tarlasını Belediye’ye açar. Belediye buğdayı eker; saman köylüye, ertesi yıl ekilecek buğday Belediye’ye kalır. Tohumun ıslahı için farklı topraklarda denemek daha sağlıklı olacağı için bir miktar da Torbalı’nın bir köyüne ekilir.
2016 yılında artık buğday çoğalmıştır, ilk defa öğütülüp un ve ekmek yapılır. “Karakılçık buğdayından yapılan ekmek” diye haber geçilir Basın Bürosu’ndan. Raporlara göre Tarkan’ın konserinden daha fazla ilgi uyandırır. Gerçekten de insanların en büyük derdi sağlıklı gıdadır; gıdaya, yerel üretime sahip çıkılmasıdır.
Bir avuç tohumla başlayan bu hikâye herkeste heyecan uyandırmıştır. Ülkenin dört yanından ekmek siparişleri gelir. Oysa hepsi hepsi günde 20 ekmektir üretilebilen. Ama bu ilgi cesaretlendirir, cesaret büyüdükçe üretim de büyür. Ertesi yıl Seferihisar’da karakılçık ekilen arazi 120 dönüme çıkar. Sonraki yıl ise Belediye alım garantisi vererek köylüye tohum dağıtır, böylece Seferihisar’ın tarlalarında karakılçık daha da çoğalır.


Karakılçık İzmir’de yayılıyor
Bu sene Seferihisar’da 300 dönümden karakılçık hasadı yapıldı. Yeniden ve çoğalarak ekimi devam ediyor. Belediye alım garantili buğday projesini sürdürüyor. Turgut ve Ulamış köylerindeki fırınlarda kadınlar tarafından yapılan ekmekler ise Seferihisar Belediyesi’nin bakkallarında ve üretici pazarlarında tüketiciye sunuluyor. Ama artık hikâyenin sınırları çoktan Seferihisar’ı aştı. Karakılçık yeniden İzmir ovalarında boy veriyor.
Tunç Soyer’in İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olmasıyla birlikte başlayan süreç sonucunda, Tire’de, Ödemiş’te, Bergama’da ve en son Menemen’de yüzlerce dönüm toprak karakılçık tohumuyla buluştu.
Artık mesele yerel yönetimin desteğiyle bir tarımsal ürünün geliştirilmesinin, karakılçık buğdayının çoğaltılmasının çok ötesine geçti. Köylüler bu takas şenliklerinde elden ele karakılçığı çoğaltmış, Belediye’nin kontrolündeki ekim alanından daha fazlasına çoktan yayılmış. Bu yıl Kemalpaşa Yörük Türkmen ve Tohum Takas Şenliği’nde kendim şahit oldum. Kemalpaşalı köylü buğdayı Seferihisar’da tohum takas şenliğinden almış, kendi toprağında ekmiş, çoğaltmış, şimdi başkalarıyla paylaşıyor. Buca’dan bir çiftçi Ulamış’taki köylüden aldığı 80 kilo karakılçıkla ekime başladığını söylüyor. Ekmek satan ablaya sorun, Veli Amca Can Yücel Tohum Merkezi’nden almış, O Koca İsa’ya vermiş, İsa öbürüne, dördüncü elden kendisine ulaşan buğdayla ekmek yapmış, satıyor.
Buğday yayılıyor. Ait olduğu topraklarda çoğalıyor.
Belediye’nin de arkasında olduğunu bilen köylü karakılçık ekiyor. Duyarlı tüketici ise hem sağlığı için hem üreticiye destek için yerel tohumu, yerel üretimi tercih ediyor.
Karakılçık yeşil devrime, tohum yasasına, tarım tekellerine karşı İzmir’den başkaldırıyor.


KAYNAKÇA
– Buğday Genetik Kaynaklarından Yerel ve Kültür Çeşitlerine; Türkiye’de Buğday ve Ekmek, Fethiye Özberk, Alptekin Karagöz, İrfan Özberk, Ayhan Atlı, 2016.
– Türkiye’nin Buğday Atlası, WWF-Türkiye, 2016
– Türkiye Yerel Buğdaylar Sempozyumu Kongre Kitapçığı, Bolu Abant İzzet Baysal Ünivesitesi, 2018.
– Tunç Soyer’le röportaj, “Mandalinanın Katma Değerini Yükseltmeliyiz”, Seferi Keçi Mandalina Özel Sayısı, 2018.
– Şevket Meriç’le röportaj, “Köylü ürettiğini satarak mutlu olsun, tüketici aldığı üründen mutlu olsun, bizim derdimiz bu”, Seferi Keçi, sayı 3, 2018.

_______________________

Menemen’de karakılçık ekim şenliği

Kasım ayında Menemen Belediyesi’ne ait Tarımsal Araştırmalar Merkezi’nde düzenlenen şenlikle, Menemen Ovası’nda 500 dönümlük bir araziye karakılçık buğdayı ekildi. Etkinlikte ilk tohumları serpen Tunç Soyer, yaptığı konuşmada şunları vurgulamıştı:

“Bugün itibariyle topraklarımızı işgal eden, sağlığımızı bozan ithal tohumların yerini yeniden Anadolu’nun yerli tohumu almaya başlıyor. Bir atalık tohumu daha şehrimizi doyurmak için büyük ölçekte üretilmeye başlanıyor. Bugün burada Seferihisar’da başlattığımızı bölgemizin bereketli ovalarına yayıyoruz. Sağlıklı yerel tohumun kısa zamanda kitleleri doyuracağı günleri göreceğiz. Az sonra ekeceğimiz tohumun bir kısmını yeniden ekmek üzere ayıracağız. Projenin sonraki aşamasında Büyükşehir Belediyesi karakılçık üreticilerine alım garantisi verecek. Ekmeği halkımıza aracısız ulaştıracağız. Basit gibi görünen proje kendi gıdamıza ulaşabilmek için bir adım. Diğer atalık tohumlarını da stratejik olarak çoğaltmaya başlayacağız”

“Gençliğimizde tam bağımsız Türkiye sloganı atarak büyüdük. Tam bağımsızlıktan anladığımız bu vatanın toprakların düşmanın kirli postallarıyla kirlenmemesiydi. Sonra anladık ki düşman sadece kirli postallarıyla basmıyor bu topraklara. Gönderdiği hibrit tohumlarla da toprağımızı işgal ediyor. Bu tohumlarla savaş alanında kaybettiklerimizden çok daha fazlasını kaybediyoruz. Millet vatan sevgisi tüm değerleri korumaktır. Binlerce yıllık atalık yerli tohumlarımız yitip gitmiş, ormanlarımız maden şirketlerine verilmiş, derelerimizden zehir akmaya başlamış, göllerimiz kurumuş, tarihi semt ve şehirlerimiz virane olmuş. Bu nasıl bir millet sevgisi, sorarım size. Biz bugün İzmir’den bu gidişatı tersine çevirmek için yola çıktık. Halkımız yeniden karakılçık buğdayıyla doyacak, Anadolu’nun meyveleri sebzeleri yeniden çocuklarımızı doyuracak. Birkaç yıl içinde karakılçıktan elde edilen un, ekmek, makarna önce İzmir’de sonra tüm ülkemizde evlere mutfaklara girecek. Daha fazla yerel tohum üretmeyi ve üreticiye ulaşmayı ilke edindik. Üreticimizin toprağını terk ettiği, karın tokluğuna çalıştığı günleri artık arkamızda bırakıyoruz. Açtığımız üretici pazarları bunun için. Başka bir tarım mümkün derken bunları kastettik, çarenin yerelde olduğuna inandık. Kır ve kentin, üretim ile tüketimin, insan ve doğanın Anadolu’da binlerce yıldır birbirini besleyen döngünün yeniden hatırlamaya kararlıyız”

________________________

Yerelden başlayan hareket Hükümeti etkiliyor

2019 Kasım ayında düzenlenen 3. Tarım Şûrası’nın sonuç bildirgesinin 22. Maddesi şöyle:
“Ülkemizin yerel hazinesi olan ata (yerel) tohum çeşitlerinin korunması, geliştirilmesi ve ticarete kazandırılması”.
Oysa 2006 yılında 5553 sayılı Tohumculuk Yasasıyla yerel tohumların satışını yasaklayan, yerel tohumları yok olmaya iten de aynı hükümetti. Tohum takas etkinliklerinin Türkiye’nin her yerinde doğmaya başlaması, yerel atalık tohumlara sahip çıkmanın tarımın geleceği açısından ne kadar önemli olduğunu ortaya koymuş, buna seyirci kalamayan hükümet 2017 yılında İzmir Kemalpaşa’da açılışı Emine Erdoğan tarafından yapılan bir tohum takas şenliği düzenlemişti. Bu etkinlik 1. Takas Şenliği olarak lanse edilirken, bunun öncesinde Samsun’dan Antalya’ya, Diyarbakır’dan Kıbrıs’a, çoğunda aktif olarak Seferihisar Belediyesi’nin rol aldığı 60’dan fazla tohum takas etkinliği düzenlenmişti.