Gemici böreği, buruşuk bezelyeler ve gemiden kaçış üzerine

0 Paylaşım

Mekân değiştirmek bunu yapabilecek insan için kaçışın en somut ve kesin hareketi olarak görülür. Ama ne çelişkidir ki, insan kaçtığı andan itibaren en çok da geçmişiyle sarmalanır. Gece rüyasında, gündüz yeni kentin sokaklarında bir hareket, bir görüntü, bir ses alır onu yakalar. Bu çelişkinin söz konusu olduğu kaçış planlarında paradoksun temel kaynağı sanırım bu denklemde genellikle hesaplanmayan hız faktörü. Hız ya da yavaşlık, hatırlama ve unutmayla doğrudan ilişkili kavramlar. Hatırlamak istiyorsan yavaşla, unutmaya niyetliysen koş!
Planlı yaşamak hakkında beceri geliştirememiş insanlardan biri olarak ben de bu denklemi eksik kurmuş olmalıyım ki bu yavaş şehre geldiğimden beri bilhassa çocukluğumla sarmalanmışım. Burada geçmiş, gelecekle uyum içinde ağır aksak ilerliyor. Biraz mesleki eğilimden olabilir, kendimi gemici böreğinin kat kat içre yufkaları arasında kalmış bezelye tanesi gibi hissediyorum. Ben ve tanıdığım/ tanımadığım arkadaşlarım bezelyeler. İleri gitsek gemici böreğinin içindeyiz, geri gitsek yine gemici böreği…
Dünya koca bir gemici böreği, biz de tarihin içinde ileri geri sarmaş dolaş buruşuk bezelyeler. Tanımadığımız gemiciye kızıyoruz, gemiden dışarı çıkmak istiyoruz. Bir döngünün mecburen içinde olmak can sıkıcı; gemide seyahat dayanıklı bir bünye, sağlam bir mide, berrak bir akıl istiyor. Bazılarımız bu bakımdan donanımlıyız, kimimiz eksik, kimimiz tamamen dayanıksız. Bazıları gemiciye çok aşık, bazıları dümene geçmek istiyor, çoğumuzun umurunda değil; böreği yemek isteyenler var. Umurunda olanlar olmayanlara öfkeli, olmayanlar olanlara bilenmiş. Bir ısırık atan tabağı dahi sıyırmak istiyor. Geminin bir tarafı çok güzel manzaralı, şezlonglar ve şemsiyeler bile var; bir taraf su alıyor, kamaralar rutubetli, herkes ishal, güverte kusmuk kokusu. Kafaların içi, bu yıllanmış makinelerin dehlizleri, kalplerinden bir türlü arıtamadığı kirli lağım sularını, midelerinden makatlarına küfürle ve ağıtla yutulmuş bir sürü lokmayı ve nereden geldiği asla anlaşılmayan milyarlarca ton gözyaşını, yanaklardan dizlere, oradan paçalara, ayak uçlarından sokaklara, şehre, dünyanın -geminin, böreğin- her yerine akıtıyor.
Sokakta olan her şey hayatlarımızın her noktasını derinden etkiliyor, her zerrede izler bırakıyor. Evvela şiddet ve cehaletle örülü zihinlerin o sokaklarda yaptığı her cesur hareket, tek tek her bireyin kendi küçük hayatlarındaki otoritelerine karşı yaptıkları başkaldırıyı darbeliyor, kendi direnişinden almayı hayal ettiği zaferi biraz daha uzağa itiyor. En tepeden sokağa inen kabadayılık ve cüret, bu geminin kamaralarında geceleri kadınların hayatlarına, yataklarına; gündüzleri çocukların oyun parklarına düşen en büyük karabasan. Bu böreğin harcı bulanmış, cılk cılk sos içinde. Bu reçetenin içinde sebze olmak, bu tarifle geleceğe aktarılmak, yazılı olmayan kültür mirası haline gelmek istemeyen bezelyeler var. Bir de tarihe geçme korkusu ve utancı…
Bazıları hayatlarının camdan aşağı titreyerek süzülmesini izlemek istemiyor. Kaçış planları yapılmaya başlanıyor. Bazıları kaçmaya doğuştan elverişli, bazıları kaçmaktan korkuyor, kiminin imkânı yetersiz… Kaçmanın felsefesini yapan, kendisini yapamayan, ilkeli bir şekilde kaçan, çok planladığı için kaçamayanlar… Kaçma hadisesini gerçekleştirmenin yaratacağı muhtemel hayal kırıklığından duyulan korku ve bir geri çeken güç olarak korkunun kendisi. Türlü türlü de olsa bir şekilde geminin dışına çıkmak için yapılan tonla girişim. Herkesin kendine göre gerçekleştirdiği gitmekler/kaçmaklar uzun vadede yola devam edebilmek için birer istasyon. Farkında olunmasa da dile yansıyor: bir saatliğine komşuya kaçmak, akşamüzeri kahveye kaçmak, iki dakika soluklanmaya kaçmak… (aklını kaçırmak, keyfi kaçırmak, bu şansı da kaçırmak, devamlı bir şeyleri kaçıran ve bir şeylere kaçan zavallı bezelye tanelerinin en vahim hallerinin tezahürü gibi) Çeşit çeşit bu kaçmaklar, belki de bizden beklenen ve bizim de kendimizden minimum beklentimiz olan, bu yaşama bir şekilde devam etme durumunu sürdürmek için bulduğumuz formüller. Ama bütün çabaların sonunda, kapıları büyük bir umutla her araladığımızda karşımıza dikilip hepimizi hüsrana uğratan bir gerçek var: bu gemiden çıkış yok!

Gece saat 3:35
Anneannem hep “hastalıklar gece ortaya çıkar” derdi. Ben de bunun hep sağlaması oldum. Hep geceleri ateşler içinde uyandım, ilk su çiçeğimi gecenin bir yarısı çıkardım. Babam beni hastaneye üstünde kelebek olan sarı pijamamla bir gece yarısı taşıdı. Hep geceleri uyanıp canım un helvası çektiği için içli içli ağladım, sallanan bebeklik dişimi gece çıkarıp yastığımın altına koydum. Gündüzden geceye her nevi ruhsal ve bedensel hastalık üretmeye alışmış olmalıyım ki bu gece de bu saatte uykumdan uyanıyorum. Sığacık’a yerleşeli 96 gün olmuş. Burada hava tahminleri pek tutmuyor. Yaşadığım evde değişik böceklerle tanıştım. Birbirimize alışıyoruz. Yatağın içinde uzanmış, camdan İstanbul’da hiç görmemiş olduğum yıldızlara bakıyorum ve çocukluğumdan bir görüntü beni yakalıyor. Bu bölgenin insana çocukluğunu sunan bir yanı var. Bir koldan yürüyen, beslenen, ana akım medyada, sokaklarda, evlerin içinde, devletin tepesinde, işyerlerinde palazlanan ve ele geçiren şiddet, cinsiyet belası, her gün çiğnenip tükürülen işçi emeği ve niceleri bir yana; başka bir koldan da iyilik yürüyor. Hele azcık yeşil bahçe, dut ağacı gördüysen, dalından koparıp elma yediysen; mandalina ağaçları, zeytinlikler, bir daldan balkonuna uzanan erik seni kuşatıyor. İncir ağacı sana el uzatıyor ve gemici böreğinde bir bezelyenin geçmişe yolculuğu başlıyor. Ve benim gibi çocukluk anılarınız, karşılaştığınız yeni dünyayla beraber yeniden yorumlanıyor belleğinizde.
5 yaşındayım. 5 katlı bir apartmanın ikinci katında oturuyoruz. Dışarı çıkmaya çok hevesliyim. Annem ev kapısından beni uğurluyor “sakın uzaklaşma” tembihiyle. Merdivenden iniyorum. Bana o zamanlar çok geniş gelen düzlüğe hiç pas vermeyip yola çıkan yokuşun başına varıyorum. İlla o yokuştan aşağı koşacağım. İlla yola çıkacağım. Daha yokuşun başında düşüyorum. O zamanlar belediye çok sık asfalt döküyor. Bizim yokuş da asfaltlı. Sıcak asfalt dizlerimi parçalıyor. Bir süre öyle durup kıvrılan yokuşu izliyorum. Sonra kalkıp eve dönüyorum. Küvete girip dizlerimi yıkıyorum. Anneme durumu çaktırmak istemiyorum. Aklım yokuşta. Tekrar çıkıyorum. Tekrar düşüyorum. Bu anı bende kendini devamlı tekrarlıyor. Neredeyse 30 yaşımda, bir şehirden başka bir şehrin yokuşuna düşüyorum. Aklımın dizlerini kanatıyorum, gönlümün elleri asfaltlarda çizik çizik oluyor.
Sonra tekrar doğruluyorum, sonra tekrar. Gemiyi terk etmiyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir