Seferihisar’ın bağlama hocası Murat Sincer: ‘Türküleri de sit alanı gibi görmemiz lazım’

0 Paylaşım

Seferihisar sokaklarında sırtında sazıyla Murat Hoca’yı muhakkak görmüşünüzdür. Kimi zaman yalnız kimi zaman öğrencileriyle birlikte, bazen bir derse bazen koro çalışmasına yetişmeye çalışırken… Murat Sincer, Seferihisar Belediyesi Türk Halk Müziği Topluluğu şefi ve bağlama öğretmeni. Aynı zamanda “Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı” bir ozan. Seferihisar’da ve müzik merkezinin bulunduğu Karabağlar’da bugüne dek yüzlerce öğrenci yetiştirmiş, akademide ders vermiş. Bu arada iki albüm çıkarmış, bir bağlama metot kitabı yayımlamış.Hem kendisini tanımak hem de halk müziği üzerine düşüncelerini almak için söyleşiyoruz.

Müziğe nasıl başladınız, halk müziğine nasıl yöneldiniz, yolunuzun çizilmesinde kimlerden etkilendiniz? İsterseniz buradan başlayalım…
– Murat Sincer: Müzik hayatım beş yaşında mandolin çalarak başladı. Babam müzik öğretmeni olduğu için bana mandolin öğretmişti. Ortaokul ikideyken bağlamayla tanıştım, bir arkadaşımdan gördüm, çalmak istedim ama çalamadım. Mandolin gibi çalmayı denedim çünkü. Sonra bir kültür derneğinde ustam diye kabul ettiğim ve saygı duyduğum Şinasi Özkan’la tanıştım. Halk müziği terminolojisini ve tavırlarını ondan gördüm. Bir saz atölyesi vardı, imalat yapıyordu aynı zamanda. İmalattan sonra çıkarıyordu önlüğünü, bağlama çalmaya başlıyordu. Onun yanında geliştirdim kendimi.


– Alaylılık ve mekteplilik vardır ya, öyle bir ayrım var mı sizce sanatınızda?
– Ayrım var ama benim bakış açım şöyle. Alaylı ve mektepli iç içe olmalı bence. Alaylı mektepte öğretilenleri de bilmek zorunda. Bu benim bakışım, tartışılabilir.
Alaylı kendini geliştirmek için akademik dili de öğrenmek zorunda kalıyor. Şu an benim durumum öyle mesela. Ben alaylıyım ama İzmir’de akademi yokken, konservatuvar yokken hocaydım ben. Halk eğitimde ders veriyordum ve akademi kurulduğunda oraya hoca olarak istendim. Neden? Terminolojiyi bildiğim için. Çünkü bu kültürü 8 yıl taşıdım, üniversiteye çağrıldığımda 8 yıllık hocaydım.
Diğer ekolleri araştırıyordum. Sanat müziğini, Batı müziğini öğreniyordum. Halk müziği terminolojisini incelerken ve sazları ile uğraşırken, Anadolu’da sanat müziği makamları da iç içe olduğu için o makamları da irdelemek, özümsemek zorunda kaldım. Severek yaptım. Batı müziğini bilmek için keman eğitimi aldım.
Bunları yapmayıp sadece ustamdan aldığımla yetinseydim eksik kalırdım. Ama öte yandan, sadece ustasından gördüğüyle sınırlı kalan alaylı kadar, akademi sınırlarında kalan bir mektepli olmanın da sorunları var.


– Nasıl mesela?
– Bir kalıp içinde kalıyor, sadece o pencereden bakıyor. Bir mektepli eğer araştırmacı ruha sahipse, her ustayı, her ekolü görmek, tatmak, onu öğrenmek ve geliştirmek durumunda bence.


– Akademinin gerektirdiği kurallara ve kalıplara bağlı kalmak, halk kültürünün zenginliğini törpüleyen bir durum mu yaratıyor?
– Böyle bir görüş var, buna hak verilebilir tabii. Ama böyle olmak zorunda değil. Mesela emprovize, doğaçlama dediğimiz bir anlayış… Doğaçlama, halk müziğinin özünde var. Doğaçtan gelen türküler ortaya konulmuş, bunlar ustalar tarafından icra edilmiş ve aktarılmış, aktarılmaya devam ediliyor. Akademide Neşet Ertaş’tan bir örnek vereceği zaman, onun tınısının nasıl olduğunu, bu tınının notada nasıl tezahür ettiğini bilmeli. Bezek, çarpma, çırpma kültürü var, tavırsal özellikler var, yöre tavrı var, bunların tümünü hem edebiyatıyla hem de teknik özellikleriyle verebiliyorsa, o zaman mektepli olmanın coşkusunu yaşayabilir. Ama bu tavırdan yoksun, basitleştirip belirli standartlara sokuyorsa, burada asimilasyon başlıyor. Bunu doğaçtan gelişen kültürün asimile edilmiş hali olarak görürüm ben.
Mekteplinin gördüğü o akademik dili bilip, aynı zamanda doğaçlama kültüründen kopmayarak ikisini birleştirmek gerektiğini düşünüyorum ben. Böylesi daha sağlıklı.


– Anadolu’nun dört bir yanında dersler verdiniz, TRT’den usta öğreticilik unvanı aldınız. Kaç yıldır hocalık yapıyorsunuz?
– 38 yıl oldu. Anadolu’yu çok gezdim dediğiniz gibi, Karadeniz’de, Antalya’da, Denizli tarafında… Derlemeler yaptım bu arada. Gelin çıkarma havaları, horonlar, Türkmen mengileri… Notalamasını da yaptım. Hem öğrendim, hem biriktirdim, hem de dersler verdim. Ama müzik hayatım esas olarak İzmir’de geçti. Çok öğrenci yetiştirdim, akademide dersler verdim hatta küstahlık olmasın ama saz eğitimi konusunda bir sistem kurdum.


– Nasıl bir sistem?
– Biraz ilgili olanlar bilir, bağlamada kısa sap ve uzun sap vardır. Bağlama düzeni, aşık düzeni. Kısa sapı kimse öğretmiyordu. Yasak gibi bir şeydi, sadece bire bir derslerde gösterirdi ustalar. Kısa sap, çöğür deriz biz, Kültür Bakanlığı’nın araştırmaları da var, göçebe Türklerin ilk çalgısıymış. Yerleşik kültüre geçtikçe uzun sapı da almışlar, kültürler kaynaşmış. Ben bağlama düzeni dediğimiz aşık düzeninin formunu, tel yapısını, ilişkisini anlatan bir sistem yarattım ve bu sistemle ilgili dersler vermeye başladım. Tüm parmak formu, tüm yöre tınılarını içeren bir program hazırladım. İlk defa kısa sapla toplu ders veren ben oldum İzmir’de.
Hatta üniversite bu yüzden karşı çıkmıştı, kısa sap öğretemezsin diye. “Niye, siz beni çağırdınız, şimdi karşı çıkıyorsunuz” dedim. İşte, Alevi kültürü falan dediler. Bırakın dedim, bu Anadolu kültürü değil mi? Bir sene sonra Hacı Bektaş Derneği açıldı, 750 öğrenciye çıkardım sayıyı. Bu kadar öğrenci nasıl geliyor diye şaşırdı insanlar.
Yanlış da anlaşılmasın, ben hiçbir ekolü reddetmiyorum. Bağlama çok zengin bir çalgı. Kısa sapla çaldığımız düzen uzun sapla da çalınır. Kısa sap bir ihtiyaçtan ötürü doğmuş, gelişmiş. Anadolu kültürünün bir parçası olmuş. Kendi akort düzeni var, şelpe, pençe teknikleri var. Neden değerini bilmeyelim?


– Somut Olmayan Kültür Mirası Taşıyıcısı, ses ve bağlama sanatçısı unvanına sahipsiniz. Bunu biraz açar mısınız?
– Bu Kültür Bakanlığı’nın tespitiyle ilgili bir şey. UNESCO’nun bir sözleşmesi çerçevesinde, Kültür Bakanlığı geleneksel kültürleri koruyan, geliştiren ve yarınlara taşıyan insanlara bu unvanı veriyor. Belirli bir sınavla oluyor tabii ki. Sınavı kazandım ve 2013 yılında bu unvanı aldım. Halk nezdinde zaten tasdikliyim, halk beni seviyor, halkın sanatçısıyım ben ama bir de Bakanlık tasdiklemiş oldu.


– Devlet destekliyor mu bu unvana sahip kültür taşıyıcılarını?
– Ben bir destek görmedim açıkçası. Çok şey beklemiyoruz aslında. Ama şunu yapabilmeli devlet; madem bünyesine aldı bizi, o zaman demeli ki “siz kültür mirası taşıyıcısısınız, gidin konser verin, atölye yapın, bu kültürü tanıtıp yayın.” Bizim gibi sanatçılara destek verecek, alan hazırlayacak, bizim konserler vermemizi, festivaller yapmamızı sağlayacak. Halk müziği araştırmaları için gereken verileri toplamamız için destekler verecek. Devlet bunları yerine getirecek, biz de seve seve üstümüze düşeni yapacak, bu kültürü yayacağız. Harcırahımızı karşılasa, oradaki nafakamızı, emeğimizin karşılığını verse yeter. Hem türküleri tanıtmış oluruz hem de çok mutlu oluruz. Bu devletin yapamayacağı bir şey değil.


– Gençlerin halk müziğine yaklaşımı nasıl sizce, biraz uzak gibi algılanıyor, siz bu düşünceye katılıyor musunuz?
– Hayır, katılmıyorum. Sizin de gördüğünüz gibi bizim kurslarımıza eşlik eden grupların hepsi genç ve halk müziğine çok ilgililer. Popüler kültür var ama sistem sanki popüler kültür çok revaçtaymış da halk müziği ölüyormuş gibi bir algı yaratıyor. Öyle bir şey yok. Seneler önce bir yazı için araştırmıştım, yılda bir milyon tane bağlama satılıyormuş. Bugün daha da fazlalaşmıştır bence. Bu kadar insanın bağlamaya ilgisi var ve bu gelişiyor. Gençler bağlamayla ilgili, çünkü onlar da öze dönmek istiyorlar. Yapay ortamda, sanal ortamda çok mutlu olamıyorlar, sıkıntılar yaşıyorlar. Anadolu müziği, halk müziği hem rahatlatıyor hem düşündürüyor. Mesela beni eğitti, ben hala türküler sayesinde kendimi eğitiyorum.


– Geleneksel halk müziğini modernleştirme, Batı müziği enstrümanları katarak başka yorumlara kavuşturma örnekleri yaygınlaşıyor. Bunlarla ilgili ne düşünüyorsunuz?
– Buna biraz çekinerek cevap vereceğim. Elbette yeniliklere açığız, sentezler yapılsın, çeşitlemeler yapılsın. Ama şöyle bir şey var insan yaşamında. Aydın insanlar, entelektüel insanlar doğal koşullar istiyorlar. Doğal tarım istiyorlar, köy yumurtasını istiyorlar, doğal boyalarla boyanmış doğal kumaşlar giyinmek istiyorlar ama ne hikmetse aynı kişiler halk müziğini modernleştirmekten, çok sesli dinlemekten yanalar. Ben halk müziği doğal kalmalı diye düşünüyorum.
Doğal hâli, orijinal hâli çok hoş. Orijinal hâlini yok etmeden, küçük küçük kaynaşmalar olabilir diyelim. Bunda bir sakınca yok. Tabii keman, yaylı sazlar, nefesliler de halk müziği içine girebilir, halk müziğini yorumlayabilir. Ama doğal dokuyu değiştirmek yerine yeni bir şey yapmak daha doğru. Türküler doğaçtan çıkmış. O doğal doku, nasıl sit alanı korunuyorsa öyle korunmalı, türkülerin de sit alanı gibi görünmesi lazım. Fidayda’nın orijinal tavrı varken, ben niye bozayım, başka enstrümanlarla kaynaşacak diye başkalaştırayım?
Türküye dokunmak değil yeni eser yapmak lazım. Yine türkü formunda yaparsınız, Batı sazlarıyla yaparsınız, çok sesli yaparsınız. Bunun çok başarılı örnekleri var. Bu benim fikrim tabii. Aksini düşünenler, “Olur mu canım, türküyü de çok sesli hale getirmek lazım, Avrupa’ya kendimizi tanıtmamız lazım” diyenler olabilir. Ama ben de diyorum ki, “neden Hindistan’a gittiğinizde en yalın haliyle sitar dinlemek istiyorsunuz? Neden Rusya’ya gittiğinizde balalayka dinlemek istiyorsunuz? Neden sirtakileri, rebetikoları seviyorsunuz, aynı şarkıların modern, pop versiyonlarını dinlemiyorsunuz?


– Türkülerin korunmasının anlamı ne sizin için?
– Türküler halk kültürünün asli bir öğesi. Halk müziği tüm halkların ortak kültürüdür. Buna ulusal kültür diyenler de var. Başka başka adlandırılabilir ama bu sonuçta ortak bir payda, bu topraklarda yaşayan insanları ayıran değil birleştiren bir unsur. Bunun yok olmaması lazım. Bu yüzden halk müziğinin yaşatılması, geliştirilmesinden yanayım. Gençler zaten seviyor, bunun çoğalmasından yanayım. Çünkü Anadolu’ da kendi ortak kültürümüz var.
Bu kültürün asimilasyona maruz kalmaması lazım. Bizim türkülerimizin çok güçlü mesajları var. Türkülerle, barış mesajları veriyoruz, dostluk mesajları veriyoruz. Emeği anlatan türkülerimiz var. Toplumu bir arada tutan, adaletli ve emeğin hakkını veren bir dünyayı hatırlatan şeylerdir bu mesajlar. Türküler bunun için de yaşamalı.