Neden hikâyelere ihtiyacımız var? George Smith ve Gılgamış

0 Paylaşım

Kızgın ölüm, insanı sinsi sinsi hep arkadan izler. Herhangi bir zamanda bir ev yaparız, herhangi bir zamanda bir belge damgalarız. Herhangi bir zamanda kardeşler arasında miras pay ederler. Herhangi bir günde bu kardeşler arasında kavga çıkar.

Herhangi bir günde ırmak taşar ve ülkeyi su basar. Balıkçıl kuşları ırmak boyunca uçarlar. Irmağın yüzü güneşin yüzüne bakar; ama eskiden beri hiçbir şeyde kararlılık görülmez.

Gılgamış Destanı, MÖ. 2000’ler, s. 74

Yıl 1872, Kasım ayı… British Museum’un (Britanya Müzesi) arka odalarından birinde George Smith adında bir adam günlerini kırık kil tabletleri okuyarak geçiriyor. Tabletler eski Mezopotamya’da kullanılmış karmaşık çivi yazısıyla yazılmış. Smith Kuzey Irak’taki son kazılardan çıkan binlerce parçadan birini okumaya çalışıyor. 1853’te keşfedilmiş bu tablet büyük bir selde yok olan bir dünya hakkındaydı, koca bir tekne yapan adamdan, kuru toprak aramaları için serbest bırakılan güvercinden bahseden bir hikâye… Smith bunun Nuh’un Gemisi olduğunu düşündü. Ama bu Tevrat’taki Nuh Tufanı değildi, çünkü bu Yaratılış (Genesis) Kitabı’nın en eski el yazmasından bile çok daha eskiydi. Bu Gılgamış’ın hikâyesiydi…

26 Mart 1840’ta Londra’da dünyaya gelen George Smith, orta halli bir İngiliz ailesinin oğluydu. Akıllı bir çocuktu ama okulu 14 yaşında bırakmıştı. Banknotlar üzerinde yer alan karmaşık gravürleri basan bir matbaada çırak olarak çalışmaya başladı. Bu iş incelikli desenlere ve görsel ayrıntılara çok dikkat etmeyi gerektiriyordu. İşi kısa sürede öğrendi. Çalıştığı yer British Museum’a yakındı. Mezopotamya araştırmalarına ilgi duyan genç Smith öğle aralarında sık sık müzeye gitmeye başladı. Özellikle arkeolog Austen Henry Layard’ın günümüz Irak’ında Musul yakınlarındaki Ninova’da (Asur Devletinin başkenti) yaptığı keşifler çok ilgisini çekiyordu. Yirmisine gelmeden, müzede geçirdiği uzun saatler boyunca incelediği kil tabletlerdeki çivi yazılarını sökmeye, bunları kendi kendine deşifre etmeye başlamıştı. Tabletler Akad dilinde yazılmıştı ve çivi yazısını deşifre etmek çok zor, özveri isteyen bir işti. Hele kendi kendine öğrenenler için…

Zamanla Müze’de Eski Eserler Bölümünde çalışanlar George Smith’in bu çabalarının farkına vardılar. Çivi yazısı uzmanlarından Sir Henry Rawlinson’a Smith’ten bahsettiler. Ninova’da Layard ile çalışmış olan Rawlinson, Smith ile tanışır ve onun yeteneklerinden etkilendi. Smith, müzedekilere kırık kil tabletlerle dolu bir masada hangi parçanın nereye oturduğunu tespit etmede usta olduğunu kanıtlamıştı. 1861’de ona British Museum’da yarı zamanlı iş teklif ettiler. Smith memnuniyetle kabul etti. Sonraki on yıl boyunca, eski dilleri anlama becerisini mükemmelleştirdi ve kısa sürede bir uzman oldu.

Gılgamış Destanı’nda yer alan taşkın ile ilgili bölüm George Smith’in çok ilgisini çekmişti ve The Daily Telegraph gazetesinde bunun üzerine bir yazdı. Yazı Asuroloji ve İncil araştırmaları açısından çok önemliydi ve büyük etki yarattı. Uzun zamandır ara verilmiş olan Irak ve Suriye’deki arkeolojik kazılara, eksik tabletlerin bulunması amacıyla gazetenin desteğiyle yeniden başlandı. Bu kez Smith de kazı ekibindeydi ve daha beşinci günde, Mayıs 1873’te eksik parçayı buldu. Sonunda hazırladığı rapor Chaldean Account of Genesis (Yaradılış Üzerine Keldani Anlatımı) adıyla 1876’da yayınlandı ve dönemin en çok satan kitaplarından biri oldu.

Ağustos 1876’da bölgeye üçüncü seyahati sırasında Halep’teyken, Smith dizanteriye yakalandı ve 36 yaşında orada yaşamını yitirdi. Eski Mezopotamya halkları üzerine araştırmaların gelişmesini sağlayan, daha sonra yapılacak büyük arkeolojik kazılara ilham veren George Smith’in kısa ve anlamlı hikâyesi bize adanmışlık, çok çalışma, keşfetme arzusu ve başka pek çok şeyi anlatır. Daha uzun yaşasaydı kim bilir neleri keşfedecek, kimlere ilham verecek, ne hikâyeler ortaya çıkaracaktı.

 

Gılgamış ne anlatıyor?

Bilinen en eski epik şiir olduğu düşünülen Gılgamış Destanı’nı bulan George Smith aynı zamanda bilinen en eski yazılı hikâyeyi de ortaya çıkarmıştır. Gılgamış dostluk ve ölümsüzlük arayışının hikâyesidir. M.Ö. 2100-1400 arasına tarihlenen, Mezopotamya’da yaşamış olan efsanevi Uruk Kralı Gılgamış’ın hikâyesi, Homeros’tan yaklaşık 1500 yıl önce Sümer, Babil, Asur ve Akad dillerinde yazılmış ve Gılgamış Destanı dünya edebiyatında en eski destan olarak kabul edilmiştir.

Gök Tanrısı Anu, gaddar kral Gılgamış’ı dizginlemek için Enkidu’yu yaratır. Enkidu doğada vahşi hayvanlar arasında yaşayan biridir, Şamşat ile birlikte olduktan sonra kısa sürede kentli yaşamına alışır ve Uruk’a gelir, orada Gılgamış onu beklemektedir. Enkidu ile Gılgamış arasındaki dövüşü Gılgamış kazanır, bundan sonra Enkidu Gılgamış’ın dostu ve yoldaşı olur. Bir sonraki hikâyede Gılgamış ile Enkidu uzaktaki bir sedir ormanında, tanrıların buyruğuyla orada bekçilik yapan Humbaba’yı birlikte öldürürler. Bir başka hikâyede aşk tanrıçası İştar Gılgamış’a evlenme teklifi eder ama Gılgamış reddeder. Buna kızan tanrıça üzerlerine kutsal boğayı gönderir, Enkidu’nun yardımıyla onu da alt ederler. Enkidu rüyasında boğayı öldürdüğü için tanrılar tarafından ölüme mahkûm edildiğini görür ve kısa süre sonra hastalanır ve ölür. Gılgamış en yakın arkadaşının ölümüne çok üzülür, ağıtlar yakar ve onun için görkemli bir cenaze töreni düzenler. Gılgamış Enkidu’nun ölümüyle kendi ölümlüğünü sorgulamaya başlar ve büyük tufandan sağ kurtulan Utnapiştim’i bularak ölümsüzlüğün sırrını öğrenmek için tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Utnapiştim’e ulaşır, ondan büyük tufan hikâyesini dinler ve sonsuz gençlik veren bitkiyi nerede bulacağını öğrenir. Bitkiyi bulur ama yolda onu bir yılana kaptırır ve hüsranla Uruk’a geri döner.

Gılgamış Destanı tekrarlayan sayılar, rüyalar, arkadaşlık, bilgelik, savaş, hayat, ölüm, ölümsüzlük gibi pek çok tema ve sembol barındırır. Uygarlık adına doğadan kopmuş insanın, doğayla kavgasını ve yeniden barışma çabasını anlatır. Bu yüzden içindeki hikâyeler tüm diğer destanlar gibi günümüzde de merakla okunur, üzerine düşünülür. Ursula K. Le Guin’e göre “bu tür mitler, semboller, imgeler, aklın sorgulaması karşısında kaybolmazlar; etik, estetik, hatta dinsel incelemeler bile onları küçültüp yok etmez. Tam tersi, ne kadar bakarsanız, o kadar çoğalırlar. Ne kadar düşünürseniz, o kadar çok şeyi ifade ederler.”

Peki neden hikâyeleri bu kadar çok seviyoruz? Duyduğumuz, okuduğumuz veya tanık olduğumuz bir olayı başkasına anlatırken daha etkileyici olması için biraz daha süsleyip hikâyeleştiriyoruz? Karşımızdakini mi etkilemeye çalışıyoruz? Hoş olmasa da dedikodu yaparken anlatılan başkasının hikâyesi değil mi?

Hikâye okurken veya dinlerken beyin taraması yapıldığında, korteksin sosyal ve duygusal işleme ile ilgili bölümlerini harekete geçtiği gözlenmiştir. İnsanın ne kadar çok hikâye okursa başkalarıyla o kadar kolay empati kurduğu saptanmıştır. Evrimsel psikoloji uzmanlarına göre ise hikâye anlatma, doğru sosyal normları yaymak amacıyla geliştirilmiş olabilir. Gılgamış’a dönecek olursak, süper güçlü kahraman kral başta gücünü kötüye kullanıp halkına zulmeden biridir. Karşısına çıkan Enkidu’yu yendikten sonra onunla dost olması ve dostluğun değerini öğrenmesi insanlara şöyle bir mesaj verebilir: Kahraman kral bile yendiği kişiye saygı göstermiş, siz de öyle yapın.

Yaklaşık bir milyon yıl önce atalarımız ateşi kontrol ederek ısınma, düşmanlarına karşı kendini koruma, yiyecekleri pişirme dışında bir güç daha elde etti: Karanlıkta insanları bir araya getirerek hikâye anlatma. Le Guin’in bu dönemlerle ilgili şöyle bir saptaması var: “… belki de hayatlarını renklendirecek çocukları, el işçiliği, aşçılık, şarkı söylemek gibi yetenekleri ya da kafa yoracak pek enteresan düşünceleri olmayan huzursuz tipler, bu zaman bolluğu yüzünden şöyle bir dolanıp mamut avlamaya karar vermiş olabilirler. Sonra da becerikli avcılar sırtlarında bir ton et, bol bol fildişi ve bir hikâye taşıyarak yorgun argın geri dönüyorlardı. Hayatı değiştiren şey et değildi burada. Hikâyeydi.” Avcı erkeklerle ilgili kinaye barındırsa da bu hikâyedeki gerçeklik, uzun av döneminde geride kalan, çocuk ve yaşlılara bakan kadınların sadece toplayıcılık ile kendilerini ve diğerlerini hayatta tutmakla yükümlü olmasıdır. Ama sonunda eve dönen avcıların getirdiği et ve hikâyeler ise onları daha güçlü kılacaktır.

Sosyal medya, internet, TV, sinema, radyo, kitap vs. olmadığı dönemlerde insanların birbirlerine hikâyeler anlatması, bu konunun uzmanı bilgeler, ozanlar, masalcılar, hikâye anlatıcıların olması kaçınılmaz bir gereklilikti. Kendi “sıkıcı” hayatlarından başka hayatları, kahramanları, yaşayamadıklarını başkasının ağzından dinlemek sadece bir vakit geçirme değil, dış dünyayı dinleyerek öğrenmek, bilgi edinmek için en önemli bir fırsattı. Bu hikâye merakı hep devam etti çünkü düşünmeyi, hayal kurmayı ve öğrenmeyi seviyoruz.

Eğer hayatta kayda değer şeyler yaptıysak yok olduktan sonra da hikâyemiz devam eder ve hatırlanır, Gılgamış gibi… Belki de bilerek bilmeyerek arkamızda güzel bir hikâye bırakmak için yaşıyoruz, kim bilir.

 

Kaynaklar:

https://arkeofili.com/gilgamis-destanini-orijinal-dili-akadca-olarak-dinleyin/

https://www.bbc.com/culture/article/20180503-our-fiction-addiction-why-humans-need-stories

https://www.bbc.com/news/magazine-31941827

https://www.nationalgeographic.com/history/history-magazine/article/history-gilgamesh-epic-discovery

Gılgamış Destanı, Çev. Muzaffer Ramazanoğlu, Cumhuriyet Yay., İstanbul, 1998.

– Ursula K. Le Guin, “Myth and Archetype in Science Fiction”, The Language of the Night: Essays on Fantasy and Science Fiction, 1979, s. 81.

– Ursula K. Le Guin, Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar, Metis Yay., İstanbul, 1999.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir