Tiyatro: Bir Meşrutiyet Faciası ya da Gündüzlerimiz – 10 Şubat Cumartesi

0 Paylaşım

Memleketin kutsal bilgi kaynağı Ekşisözlük’te “bu sene İstanbul’da izleyeceğiniz en yaratıcı oyun, gidin izleyin, biraz beyniniz açılsın.” ve “oldukça değişik bir kafanın ürünü tiyatro oyunu. gidip görülesi. oyunun yazarı ve oyuncularından biri olan (bkz: volkan çıkıntoğlu) umut vaat ediyor.” gibi merak gıdıklayan notlarla anlatılan tiyatro oyunu “Bir Meşrutiyet Faciası ya da Gündüzlerimiz”, Seferihisar’da.

Seyyar Sahne’nin sergilediği oyun ilk defa Mart 2017’de sahne almış. Yanılmıyorsam en son Aralık ayında Kadıköy Moda Sahnesi’nde, izleyenlerin yalancısıyım, kapalı gişe oynanmış. 10 Şubat Cumartesi saat 20:00’de ise Seferihisar Kültür Merkezi Çağan Irmak Salonu’nda sergilenecek. Hadi yine iyiyiz, üstelik ücretsiz.
Seyyar Sahne 2001 yılından beri çalışmalarını sürdüren bir tiyatro ekibi. Şimdiye dek pek çok oyunla ve projeyle seyircisiyle buluşan Seyyar Sahne, kendisini “hem metinlerle hem de seyirciyle kurmak istediği ilişki göz önüne alındığında, daha çok araştırma ve keşif faaliyetlerinin yürütüldüğü bir laboratuar tiyatrosu” olarak anlatıyor.
Şöyle de güzel bir şey diyorlar: “Bizi harekete geçiren esas dürtü, sürekli olarak ‘soyu tükenen sanat’ muamelesi gören, ‘eğlencelik’ olmakla ‘müzelik’ olmak seçenekleri arasında bırakılan tiyatro sanatının birçok zorluğa rağmen dinamik bir faaliyet olarak sürdürülebileceği düşüncesidir.” Bunu da, gündelik hayatın akışında ufak tefek de olsa çatlaklara yol açabilen bir tiyatroyla gerçekleştirebilecekleri düşüncesindeler.
Oyun bir Tiyatro Medresesi yapımı. Selçuk Şirince Köyü’nde kendi elleriyle inşa ettikleri nefis bir mekânda Matematik Köyü’ne komşu olarak çalışmalarını sürdüren Medrese, tiyatro ve gösteri sanatları alanında çok özel işlere imza atıyor.


Bu da oyunun tanıtım metninden:
“Ben kimim?” sorusunu en az bir kere gerçekten yanıtlayabilmek umuduyla sorarız. Bir süre sonra fark ederiz ki bu soru yanıtsızdır çünkü sonsuz yanıtı olabilir. Sorunun yanıtsız olması nafile olduğu anlamına gelmez. Bu soru hem neredeyse bütün felsefi ve teolojik soruların kaynağıdır hem de bizi aynı soruyu soran diğerlerinden ayırmaya yarar.
Peki, ya bir an yanı başımızda “ben senim” ya da “sen bensin” diyen birilerini fark etsek ve bu ‘rüya-kabus’tan uyanmayı bir türlü başaramasak bu sorunun bizi götüreceği yerler nereler olur?

Yönetmen: Celal Mordeniz
Yazar: Volkan Çıkıntoğlu
Oyuncular: Doğu Can, Hakan Emre Ünal, Volkan Çıkıntoğlu
Proje asistanı: Yasemin Kır, Esra Yıldırım
Dekor/ışık/afiş tasarım: Nursev Demirbaş
Süre: Tek perde 70′


(Bu da kısa bir eleştiri yazısı. Mimesis -Tiyatro, çeviri, araştırma dergisi’nden. Mehmet K. Özel yazmış. Söylemedi demeyin, biraz spoiler içeriyor, isterseniz buradan sonrasını okumayın 😊)

Şartlara Bağlı Deli Dolu Bir Komedi: “Bir Meşrutiyet Faciası Yahut Gündüzlerimiz”

Mehmet K. Özel

“bir meşrutiyet faciası yahut gündüzlerimiz” birbirinin aynı beyaz kıyafetler içinde, ama tavır ve tonları farklı üç erkeğin sahneye dağıtılmış üç sandalyede otururkenki konuşmalarıyla başlıyor. her birinin bir yandan yemek yermiş gibi yapıp bir yandan da kendi dünyasındaki bir kişiye hitaben söylediği sözleri paralel bir kurguyla izliyoruz; sanki aynı lokantadalar ve biri sevgilisiyle, diğeri müdürüyle, üçüncüsü de ablasıyla konuşuyor.
ancak tabii ki durumda bir olağanüstülük, bir gariplik var: başta da dediğim gibi birbirinin tıpatıp aynı kıyafetler içinde olmalarının yanı sıra, her birinin vücudunun farklı bir yeri (birinin boynu, diğerinin bir kolu, üçüncüsünün bir bacağı) sargı beziyle sarılı ve bütün bu ilk sahne boyunca üçünün de gözleri kapalı.
ikinci sahnenin başında karakterlerin gözleri açıldığı için, herhalde ilk sahne onların rüyasıydı diye düşünüyorum ama zamanla üç erkekle birlikte biz de anlıyoruz ki, komada ve/ya rüya görmekte olan onlar değil, sahne dışındaki bir adam ve sahnedeki üç erkek o adamın benliğinin farklı parçaları.
üçüncü sahneyle birlikte ise oyunun kurallarını anlıyoruz: yani o üç erkeğin kendi iradeleriyle rüyadan/sahneden çıkamayacaklarını ve orada, sahnede kalmaya mecbur olduklarını.
dolayısıyla, oyunun ana fikri ve ilginçliği ilk 20 dakikada ortaya çıkıyor, ancak bu noktadan sonra oyunun bitmesine bir saat daha var. biraz da ön fikirli olarak; sırrını ifşa etmiş, boş sahnede, üç sandalyeli ve üç erkekli bir oyunun 60 dakikası nasıl geçecek diye düşünmem sadece bir-iki saniye kadar sürüyor çünkü oyun o noktadan sonra kendisi dışında başka şeyler düşünmeme izin vermedi. neden derseniz?..
öncelikle, metnin çok zekice yazılmış olduğunu söyleyebilirim. üç erkeğe birbirinden farklı karakterler giydirilmiş oluşu (biri entelektüel, diğeri inançlı, üçüncüsü ise sıradan) aralarında gerilimlerin oluşmasına neden oluyor; oyun bu gerilimlerden besleniyor; oyunun komedisi buradan çıkıyor. dolayısıyla, kolaylıkla biteviyeleşebilecek ve giderek de komiğini yitirilebilecek konu ve durum, başka bir sanat alanında müzik’teki “bir tema üzerine çeşitlemeler” misali ustaca çeşitlendirilmiş oluyor. örneğin edebiyat üçünü birleştiren öğelerden biri; her bir protagonist edebiyata kendi perspektifinden baktığı için aralarındaki tartışmalara zemin hazırlıyor.
metin üst ölçekte ise rüya ve alt benlik temasını sonuna kadar sömürüyor. rüyanın vazgeçilmez bileşeni cinsellik acaba yeterli açıklığıyla ele alınacak mı diye şüphe etmeme de gerek olmadığını fark ediyorum zamanla, çünkü cinsellik sözle ifade etmekten (“ben eşcinselim abla”) birebir hareketle anıştırmaya (mastürbasyon ve önce ikili sonra üçlü sevişme) kadar oyunun çeşitli evrelerine yedirilmiş. yeri gelmişken, oyuncuları bu konudaki cesaretleri dolayısıyla ayrıca tebrik etmek isterim, zira sahnelerimizdeki en zor şeylerden biri; bir yandan kırıtma karikatürlüğüne düşmeden diğer yandan da erkekliğe helal getirmemek adına donuklaşmadan eşcinsel içerikli bir durumda rol almak olsa gerek, hele de bunu, üçlü (menage a trois) bir sevişme sekansında başarmak daha da zor. tabii bu sahnede rejinin, durumun dozunu yakalama konusundaki titizliğinin hakkını vermek gerek.
reji demişken; celal mordeniz tiyatromuzda dekor, ışık, kostüm, makyaj, efekt ve müzik gibi unsurlara abanmadan, neredeyse sadece oyuncuya odaklanan ve bu minvalde birbirinden etkileyici yapımlar üreten ender yönetmenlerden biri; “bir meşrutiyet faciası yahut gündüzlerimiz” de onlardan biri.
farklı renkte spotlarla biraz da acemice yaratılmaya çalışılan rüya tekinsizliğine çok da ihtiyaç yoktu kanımca. ve; üç sandalyenin tasarımları arasında küçük farklılıklar olsa da keşke temel ölçüleri değişmeseydi de oyunun sonunda birleştiklerinde tek bir büyük koltuğa dönüşebilselerdi. ama ne gam! bu dediklerim, yapımın geneli için detay ve niteliğini kesinlikle azaltmıyor.
ve gelelim oyunu nefes almadan bir çırpıda seyretme ve çoğu sahnede gülmekten nefessiz kalma nedenime: üç oyuncu. doğu can, hakan emre ünal ve -aynı zamanda oyunun yazarı olan- volkan çıkıntıoğlu; seslerini, tonlamalarını, vurgularını, mimiklerini ve bedenlerini kullanış şekilleriyle, mekanı paylaşmalarıyla, birbirleriyle paslaşmalarıyla; aynı nefesin parçası ve tek bir adamın altbenlikleri olarak üçü de benzersizler.
geçen sezon beni en çok etkileyen yapım murat mahmutyazıcıoğlu’nun yazıp yönettiği “sen istanbul’dan daha güzelsin” idi. üç kadın oyuncu, üç sandalye, arkada asılı bir perde dışında boş bir sahne ve yurdumun kadınlarının hikayesiydi beni hem güldüren hem etkileyen. bu sezon daha bitmedi ama ben sanırım en iyi yapımımı şimdiden buldum: üç erkek oyuncu, üç sandalye, boş sahne ve yurdumun erkeklerinin hikayesi.
“bir meşrutiyet faciası yahut gündüzlerimiz” tam da konu edindiği rüyalar gibi sınırı, mantığı, normali olmayan delidolu, absürd ve çok eğlenceli bir komedi. oyunu yürekten tavsiye ederim, kaçırmayın!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir