İlkay Akkaya ile söyleşi: ‘Seferihisar’da aradığımdan fazlasını buldum’

0 Paylaşım

“Doymak bilmiyor insanlar artık. Benciller, hep başkalarından daha iyi durumda olmak için çabalıyorlar. Yaşadıkları şartları birlikte düzeltip hep beraber daha iyi yaşamak için değil.”

 

Seferihisar’da bir dağ başında, İlkay Akkaya’nın evindeyiz. Kendisini tanıyorsunuz. Grup Yorum’la başlayıp Grup Kızılırmak’la ve ardından solo çalışmalarıyla devam eden müzik hayatı, hep mücadele içinde, konserlerde, dayanışma gecelerinde, grevlerde, mitinglerde, büyük kalabalıklarla birlikte türküler söyleyerek geçti; öyle devam ediyor. Akkaya, yaklaşık yedi yıldır Seferihisar’a gelip gidiyor, iki yıldır da sürekli burada yaşıyor. Küçük bir tepe üstünde, eşi Zeynel abiyle birlikte kaldığı, kendisi gibi sade, gösterişten uzak, samimi bir ev; misafirler için yapılmış birkaç kulübe ve hayvanların kaldığı bölmeler… Belki garipseyecek, İlkay’ın Seferihisar’da işi ne diye soracaksınız. Herkesin bir Seferihisar’la buluşma hikâyesi var, İlkay’ınki de işte böyle. Çaylarımızı yudumlarken dinlemeye başlıyoruz…

İlkay, bir şeylerden mi kaçıp geldin?
Pek kaçma diyemeyiz aslında. Yani en azından ilk karar verdiğimde öyle değildi. Hayatıma bazı şeyleri katmak, bir şeyleri değiştirmeyi istiyordum. Karar da vermiştim ne yapacağıma. Tarımla uğraşacaktım. İstanbul’da çok sayıda hayvanım vardı, onları getirecektim. Şehir çok uygun değildi onlara. Sonra, hayatımın sessiz sakin bir yanı olacaktı. Bir şeyden kaçmak için değil yani, bunları istediğim için geldim.
Ama son iki senedir İstanbul’u görünce, eğer şimdiye dek gelmemiş olsam kaçardım diyebiliyorum. Kaçarcasına gelirdim buraya. Çünkü insanın içindeki insan sevgisini törpüleyecek bir yaşam hüküm sürüyor orada, bunun koşulları oluşmuş. Bu koşullar herkesi böyle davranmaya zorluyor. İnsanlar birbirlerine o kadar kaba, o kadar uzak ve bazen düşmanca davranıyorlar ki her gün buna şahit olmak insanın içindeki insan sevgisini azaltır diye düşünüyorum. Bunu her gün yaşayıp halk sevgisini korumak mümkün mü? Uzaklaşmış olmam buna da yaradı belki.
En basiti, insanlar yarım saatlik yol için metroda, metrobüste birbirini eziyor. Yaşlı, genç, çoluk çocuk demeden itip geçiyor birbirinin üzerinden. Topu topu yarım saatlik yol, Ağrı’ya gitmiyorsun ya. İzmit’e gitsen yine anlarım, hatta Beylikdüzü’ne gideni de anlarım bir nebze. Ama on dakikalık yola giden de aynı davranıyor. Metrobüs kuyruklarında bir hayatta kalma savaşı yaşanıyor adeta. Bir süre sonra herkes uyum sağlıyor buna. Bu en basiti gibi görünüyor ama insanların arasındaki sevgisizliği, başkasının halinden anlamazlığı göstermiyor mu?
Doymak bilmiyor insanlar artık. Benciller, hep başkalarından daha iyi durumda olmak için çabalıyorlar. Yaşadıkları şartları birlikte düzeltip hep beraber daha iyi yaşamak için değil. Aynı kötü şartlarda, diğerlerinin üzerine basarak diğerlerinden biraz daha iyi durumda olmak için. Şartlar yine aynı kötü şartlar, metro yine aynı tıkış tıkış metro…
Şehrin bir kültürü kalmadı yani. Daha doğrusu, İstanbul’un böyle bir kültürü var artık. “Nerede o eski Beyoğlu?” gibi bir serzeniş değil benimki. Ben İstanbul’da doğdum. Üniversite dâhil orada okudum. İnsan ilişkilerinde böyle sevgisizlik, hesapçılık, düşmanlık görmedim hiç. Bu kadar olacağı hiç aklıma gelmezdi. Sadece İstanbul değil elbette, ben Türkiye’nin de bu hâle gelebileceğini düşünmüyordum. Ama altyapı böyle olunca, bunun topluma yansımaması garip olurdu. O açgözlülük, o doymak bilmemek, o bencillik, yansıyacak tabi.

Kendi tohumlarımla üretiyorum

Aradıklarını buldun mu Seferihisar’da?
Aslında bütün beklentilerimi karşıladı. Tarım yapabileceğim bir yer dedim ya mesela. Geçen sene yazın bütün yemek malzemelerimizi kendi bahçemizden karşıladık. Bir dünya da kışlık hazırladık. Üstelik tohumundan itibaren kendimiz ektik, diktik. Siirt’ten bir dinleyicim gelmişti misafirim olarak, aslında o öğretti bana her şeyi. Tohum toplamayı bile öğrendim. Şimdi kendi tohumlarım var, bundan sonra hep onlardan devam edeceğim. Bu bakımdan beklentilerimin üstünde olduğunu bile söyleyebilirim. Böyle giderse burayı Mars yüzeyi gibi olmaktan çıkaracağız yakında.
Mahlep ekeceğiz mesela. Bu hiç aklımıza gelmemişti. Zeynel badem ekmeyi düşünüyordu. Yeni arkadaşlarımız var burada, tarımla uğraşıyorlar. Buranın dokusuna uygun hangi ağaç olabilir diye konuştuk, mahlebi önerdiler. İyi de para varmış vallahi. Ne budama istiyor ne su, ama kilosu 100 lira eden bir şey veriyor sana. 🙂
Burası bir tek bizim kedilere yaramadı. Dağ başı olduğu için yine salamıyoruz onları, kapalılar. Bir bahçeleri var ama üstleri kapalı. Ne yazık ki yarı açık cezaevi gibi. Onlara da bir çözüm buluruz umarım.

Sessizlik, sakinlik, insan ilişkileri bakımından?..
Hep kalabalıkların içindeyim ya, dediğim gibi, biraz kafamı dinleyebileceğim, yazabileceğim çizebileceğim bir yer de arıyordum tabii. Dilediğim zaman sosyalleşeceğim bir yer istiyordum. Onu da buldum, tepeden aşağı indiğimde sosyalleşiyorum. 🙂
Burada yeni dostlarım da var. Bir de insanlar genel olarak dayanışma halinde. Hem yerlileri hem dışarıdan gelenler öyle. Burada birkaç aile tanıdım. Gerçekten çok diğerkâm insanlar. Benim tanıdıklarım öyle en azından. O anlamıyla da beklentimi karşıladı. Hatta dost sayısı olarak beklentimin çok üstünde oldu. Zaten hiçbir yerde herkesle dost olunmuyor ki.
Bir de, çok değişik sosyal çevrelerden gelmiş insanlar var burada. Kimisi inşaatta çalışmak için, boya badana yapmak için gelmiş, kimisi sanatçı, ressam, yazar. İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den gelen de var, Karadeniz’den, Dersim’den gelen de. Herkes birbirine değiyor tabii. O da bir renk katmış buraya. Oturup biriyle sohbet ettiğinde renkli bir yer olduğunu hissediyorsun. Ama çok fazla göç alıyor, kalabalıklaşacak diye endişelenmiyor da değilim. 🙂

Kimse gelmesin, bize kalsın diyorsun… Peki insanların birbiriyle ilişkileri nasıl sence, değişik çevrelerden gelenler arasında?
Şöyle bir durum var sanırım. Belli bir hayatı yaşamış, iyi kötü bir yere ulaşmış ve kendisini bir ölçüde oluşturmuş insanlar buraya gelenlerin çoğu. O nedenle kurdukları ilişkiler beklenti üzerine kurulu değil pek fazla. Buradan bir rahatlık doğuyor galiba. Siz de seziyor musunuz böyle bir rahatlığı? Beklenti olmadığı için herhalde.

İlkay Akkaya ile evinde söyleştik, arkamızdaki resim Cahit Koççoban’a ait. Masadaki börekler ise Ulamış köyünden Suna abladan (Fotoğraf Can Okyay).

İlişkiler daha esnek, insanlar daha sakin

Aynı rahatlık ve tolerans farklı siyasi görüşler arasında da var mı sence?
Bu ilişkiler de daha esnek sanki. Örneğin katı Atatürkçü bir kişi milliyetçi, bölücü bunlar diye HDP çevresinden uzaklaşıyor ama bunu sürdüremiyor. Tersi de oluyor. ADD ile HDP aynı etkinlikte bir araya gelebiliyor. Ortak bir paydada buluşma ihtiyacı belki daha güçlü küçük yerlerde. Bir de insanlar bir şekilde tekrar değmek zorunda kalıyor birbirine. İstanbul’da zaten bir defa koptun mu bir araya gelmen zor. Çok uzaklarda herkes, herkesin ayrı dünyası var. Burası öyle değil. Yaşantılar daha iç içe. Adama ne kadar kızsan da, ekşi mayaya ihtiyacın oluyor, sizinkinden birazcık alabilir miyim diye soruyorsun. 🙂
Bir de burada, ilişkiler bazen hep aynı şey etrafında dönse de, insanlar zaman zaman sıksa da birbirlerini, daha sakin yürüyor ilişkiler. Böyle koştur koştur değil, daha az gergin. İnsanların yaşadıkları şehirle ilgili düşünceleri, bunun için birbirleriyle iletişim halinde olmaları da çok güzel. Küçük bir şehrin küçük sorunları gibi görünse de, bir şeyleri değiştirme, düzeltme imkânları daha fazla. Bir sürü dernek var. Kent konseyi gibi kurumlar var. Onlar da buranın artıları tabi. Yani memnunum Seferihisar’da olmaktan. Gitmeyeceğim buradan diye düşünüyorum.
Seferihisar kendini bağ bahçe işlerine verdiğin bir inziva değil. Hatta senin her hafta sonu bir konserde olduğunu bilen bir dinleyicin pek inanmaz Seferihisar’da yaşadığına…
Biraz öyle olsun diye umuyordum ama olmadı. 🙂 Gerçekten her hafta bir konser trafiği var. Çok nadir 15 günde bir oluyor. Hatta bazen haftada iki… Üç gün önce geldim İstanbul’dan, yarın tekrar gideceğim. Sonra hemen Ankara, ardından Adana, Mersin, öyle devam edecek. Bir inziva değil ama arada şarj olmamı sağlıyor Seferihisar.
İtiraf edeyim, şöyle bir şey yaşamaya başlamıştım bu sene. Yine mi konser diyorum, şimdi kim gidecek oraya. Kendime sordum, bitti mi acaba benim içimdeki olay diye. Evden çıkıyorum aynı duygu, havaalanında aynı duygu. Uçakta devam. Kuliste de öyle. Ama sahneye çıktığım anda bitiyor. İçimdekinin sönmemiş olduğunu o zaman anlıyorum. Böyle bir duyguyu ilk defa Seferihisar’a geldikten sonra yaşadım.
Bunu kurcalasak ayıp olmaz değil mi? Otuz yıllık müzik ve mücadele yaşamının sana kazandırdığı bir kimlik var. Bütün bir toplumsal muhalefet bizim sanatçımız diye görüyor seni. Üstlendiğin rolün yorgunluğu mu bu duygu acaba?
Yoo öyle değil. Burayı bırakıp bir hengâmeye girmenin sıkıntısı sadece. Yani şuradan alıp sahneye ışınlasalar hiç böyle hissetmem. Hele şimdi, dayanışmanın, birlikte durmanın en önemli olduğu zamanlarda… Bu dönem ihraç edilen akademisyenler için koşturuyoruz mesela. Zorundayız. Antalya’daki, Kartal’daki hep Eğitim-Sen’in dayanışma etkinlikleri. Her hafta var neredeyse. Bunlar yapılması gereken şeyler. Başımızı dik tutup birbirimize en yakın durmamız gereken bir dönem olduğu için. Bu dönemde yolun sıkıntısı bile gözüme görünmüyor zaten, şimdi kim kalkıp konsere gidecek ruh hâlinden çıktım, çünkü bu düşünceyle davranıyorum.
Sahneye çıkınca kesiliyor dedin ya, bu da besliyor herhalde bu duruşunu?
O bambaşka bir duygu zaten. O zaman bu sıkıntılar aklıma bile gelmiyor. İlk şarkıda hâlâ çok heyecanlanıyorum. Heyecanlanmazsam bırakacağım zaten, kendime verilmiş bir sözüm var. Ondan sonra bir şarkı bitiyor, öbürü başlıyor, sen sadece dinleyenler için değil, kendin için de söylüyorsun aslında. İçini döküyorsun. Bir dertleşme yani. Son zamanlarda çok kötü şeyler yaşanıyor. Bu dertleşmeye gerçekten ihtiyacımız var.
Ama yine son zamanlarda bir şey daha fark ettim. İnsanları güldürebilmenin derdine de düşüyorum konserlerde. Dertleştikten sonra bir de özel bölüm ayırıp, mutlaka birlikte gülmeden ayrılmıyoruz birbirimizden. Buna da ihtiyacımız var, benim için de iyileştirici oluyor bu. İşte bunu daha yeni fark ettim ben. Tamam, insanların dertleşmesi çok güzel bir şey, ama birlikte gülebilmek çok çok daha güzelmiş.

Güldürmekten kastın ne? Daha coşkulu şarkılar söylemek gibi mi?
Yoo, basbayağı güldürüyorum onları, komik şeyler anlatıyorum.

Basbayağı standup gibi?
Neredeyse. Gözaltı anılarımı anlatıyorum mesela, komik olanlarını. Sonra yolda olanlar bitenler. Çok gülüyorlar ama. O zaman ben de neşelenmiş oluyorum. Birlikte neşelenmiş oluyoruz.

Tohumdan mutfağa kadar kendimiz yaptık dedin ya, mutfakla aran nasıl?
Yemek yapmayı çok seviyorum. İyi de yaparım. Bazı özel tariflerim vardır. Şiveydiz diye bir çorbayı fena yapmıyorum mesela. Bir ara şöyle bir projem vardı, Youtube’da yemek kanalı yapacaktım. Bırakmıyor ki politik olaylar. Ben bu ortamda yemek tarifi versem, neyle uğraşıyor bu kadın derler. Hâlbuki gerçekten çok istiyorum güzel güzel yemek tarifleri vermeyi.

Vejetaryensin bildiğimiz kadarıyla…
Evet, uzun süredir. 15 sene oldu et yemiyorum. Bir turneye gitmiştik. Klip de çekiyoruz aynı zamanda. Yayladayız, ilkbahar, kuzular falan. Akşam oldu, yemek için ayrıldık. Bir lokantaya gittik. Gruptaki herkes kuzu şiş söyledi. Az önce sevmiştik kuzuları oysa. Bana bir tuhaf geldi o an. Aynı turnede peş peşe olaylarla kader ağlarını ördü. Turne minibüsüyle gidiyoruz. Önce canlı hayvan taşıyan bir kamyon geçti önümüzden. Sıkış sıkış inekler, bir kafese kapatılmış başlarını çıkarmaya çalışıyorlar. Birkaç saat sonra bu kez de bir tavuk kamyonu. O daha korkunç. Ölmüş olanlar var arada. Öyle bir sıkıştırmışlar ki kafaları tellerin arasından sarkıyor. İçim cız etti. Ama o an öyle bir karar verdiğimin bilincinde değilim. Döndüm İstanbul’a, bir tuhaflık olduğunu hissediyorum, değişmişim ben ama ne olduğunu bilmiyorum. Birkaç gün sonra fark ettim ki et yemiyorum. Bitmiş.
Bir dönem balık yemeye devam ettim. Turnedeyken pek sağlıklı beslenemiyorsun. Bazı hafıza sorunları yaşamaya başladım. Kayseri’deki dinleyicilere Diyarbakırlılar falan demeye başladım. Gerçi ondan değildi, yarın da Diyarbakır’da olacağız diye düşünürken o an ağzımdan Diyarbakır çıktı. Hatlar karıştı yani. Ben Diyarbakır diyince, bağırdı insanlar “Kayseri, Kayseri” diye. Ben hâlâ diyorum ki “Ben ne dedim?” İstanbul’a döndüm, kızıma anlatıyorum. O anda neyle ilgileniyorsa, nasıl dinliyorsa, “anlamadım, bunda ne var ki?” dedi. “Ya kızım” dedim, “Kırşehir diyeceğime Diyarbakır dedim.” Kırşehir, Kayseri, Diyarbakır hepsi birbirine karıştı yani. Herkes “ye, ye” diye baskı yapınca bir süre balık yedim, o kadar.

Küçük bir restoran, kafe falan açayım gibi bir hayalin var mı burada?
Yok, tövbe. Ben o işi yaptım İstanbul’da. Çok korkunçtu, çok zor. Biz Yasemin’le (Göksu) birlikte açmıştık bir yer Kadıköy’de. Aslında Yasemin bana kakaladı o işi. “Bir hayalim var” dedi, “nedir Yaseminciğim?” dedim. “İnsanlara krep yapmak istiyorum” dedi. Krepten de pek hoşlanmam aslında. “Çok zor bir hayal değil ki bu, yap” dedim. “Ben de bakayım bir taraftan, belki uygun bir yer buluruz”. Sonra bir yer bulduk. Bu sefer, sen olursan yaparım, başka türlü yapmam diye tutturdu. Ağzımdan girdi, burnumdan çıktı. Sonunda dükkânı açtık. Ama çok komik günlerdi. Konsere gidemiyorum orayı bırakıp. Pimpirikli olunca bırakamıyorsun, nasıl pişirecekler, tazeliğine dikkat edecekler mi, şöyle mi olacak, böyle mi olacak diye. Müşteri geliyor, tanıyorlar beni, çalışanın izin günü, ne içersiniz diye soruyorum, “Aaa olur mu abla, sen otur biz getiririz” diyorlar. Bir başkası geliyor, orta yaşın üstünde, kızartma söylüyor. “Sen kızartma yiyemezsin” diyoruz, “zeytinyağlılardan söyle”. Biri gelmiş konuşuyor, ben de mutfaktan duyuyorum, radyologmuş, “aslında en fazla 4 saat çalışmamız lazım ama 12 saati dayıyorlar bize. Aldığımız radyasyon yüzünden ne kan kaldı ne bir şey” diye anlatıyor. Bunları duyunca durur muyum, hemen lahana suyu sıkıyorum, zorla… Öyle bir maceraydı yani.
Ya da rüya görüyorum. Diyorum ki yarın menüde ne olsun, taze fasulye, pilav. Taze fasulyeyi yapmaya başlıyorum. Ayıklıyorum fasulyeyi, rüyada diyorum ki, soğanı da yarın doğrarım, rüyada soğan görmek iyi değil. Kafayı yiyordum yani. En son bir de konser unuttum. Allahtan orkestralı falan bir şey değildi. Neredesin diye aradılar ya, o an dedim “tamam, artık yeter”. Bir şeye dalınca kendimi öyle kaptırıyorum yani.

Burada başka uğraşların var mı?
Burada kaldığım ilk kış seramik çalıştım ama bu sene fırsat bulamadım. Esas uğraşım hayvanlarıma bakmak sahiden. Yemekleri, bakımları… 14 kedi, 5 köpeğimiz var. Bazıları da hasta, iyi bir bakım gerekiyor. Onlarla uğraşıyorum. Bir de tavuklarımız var. Bıldırcınlar da vardı, aşağıda yahni yapacaklarmış, Zeynel alıp getirdi. Uçmayı öğrenen gidiyor gerçi.
Bir de çok örgü ördüm bu sene. Aşağıda bir terzi var, yazın bir iki ay ona çıraklık yapacağım. Suzan’la nakış yapacağız. O tür şeylere çok merak saldım. Aslında annem terziydi zaten, çok aptalca bir şey olmuş zamanında ondan öğrenmemiş olmam. Ama işte politik olayların çok yoğun olduğu bir dönemdi ya gençliğimiz, başka bir alanda yürümüşüz. Öğrensem iyiymiş.
Ya sanki yaptığım ama atladığım bir şey var gibi ama bulamıyorum. Sen de öyle bakıyorsun ki “bu kadar mı yani?” der gibi… 🙂

Yok canım, daha ne olsun. Son olarak, merak edenler vardır, müzik çalışmaları, albüm hazırlığı?..
Bende yeni şarkı yapmak, bir albüm hazırlığı içinde olmuyor. Yani oturayım da bir albüm için söz yazayım, beste yapayım gibi. Zaten şu koşullarda albüm benim için çok da anlamlı değil. Albüm yapmak çok stresli bir iş, bütün bu olup bitenler o stresin dozunu artırır. Gerek yok. Ama bir şeylerin biriktiğini hissediyorum. Albüm gibi değil ama bir iki şarkı çıkacak.

Merakla bekliyoruz. Teşekkürler.


İLKAY’IN MUTFAĞINDAN: ŞİVEYDİZ

Şiveydiz nohut ve buğday üzerine kurulu bir çorba. Antep bölgesinin bir yemeği, daha doğrusu Suriye ve Antep’in… Aslında etli bir yemek ama ben etsiz versiyonunu yapıyorum. Nohut bir tarafta haşlanıyor. Buğday bir tarafta haşlanıyor. Sonra onları bir araya getiriyoruz. Sularını dökmemeliyiz ama, besleyiciliği gitmesin. Haşladığımız suyu da oraya koyuyoruz. Bunları pişmeye yakın bir araya getiriyoruz. Bir patatesi çok küçük doğruyoruz. Yeşil taze sarımsak doğruyoruz. Biraz daha pişirirken o sırada bir kâsede yoğurdu çırpıp çorbamıza yavaş yavaş ilave ediyoruz. Aynı yönde karıştırıyoruz ki kesilmesin. Tabi yoğurdumuzu da ılıtmamız lazım. Tencereden bir miktar suyu alıp yoğurdu ılıtıyoruz. Ondan sonra pişmeye yakın, bir tarafta soğanı ince ince doğrayıp hafif ateşte tereyağında karamelize olana kadar, koyulaşacak yani, rengi kahverengiye dönene kadar kavuruyoruz. Kavrulduğunda içine bolca nane, biraz kırmızıbiber, bir de haspir diye bir şey var, yalancı safran yani, onu koyuyoruz. Şöyle bir döndürüp çorbamızın içine döküyoruz. Karıştırıyoruz, beş dakika sonra altını söndürüyoruz. Afiyet olsun.

One Comment

  1. Ismail yaşar ertaş Reply

    Ilkay cansin sen ya ne diyeyim. Guzel insan seni izledigim her konserin bana en az 5 yıl kazandırıyor. Seni dinlemedigim gün yok zaten. Istiklalde imza gununde cekilen resimler maltepe nazimdaki tanışmamız ilk konuşmamız goztepe özgürlük parkında yagmur altinda verdiğin konser hepsi benim için bana kalacak en büyük miras inanılmaz anılar. O konserde sahnenin hemen dibinde seni izlerken yağmur sandığım ama yüreğim acimaya basladiginda anladimki gozyaslarimmis meğer akan yüzümden. O yağmurda bile bizim yüreğimize dokunmak için islanisin umarsizca,sonra o küçük kız cocuguna sarılıp okudugun şarkılar, bir daha seni izleyene dinleyene kadar bende kalan en degerli anılar sana dair. Güzel insan sağlıcakla kal emi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir