- Turgutlu saldırısı okul güvenliğini yeniden gündeme getirdi: Çocukların güvenli eğitim hakkı nerede başlıyor? - 25 Eylül 2026
- Foça’da ‘Demokrasiye ihanet’ mi, ‘konjonktürel manevra’ mı?: Fıçı’nın AKP’ye geçişi ne anlatıyor? - 18 Eylül 2026
- Kumsal: Suna’nın odasından çıkınca eve hangi yoldan döneceğiz? - 15 Eylül 2026
Turgutlu’da 15 yaşındaki bir öğrencinin silahlı saldırısında 11 öğrencinin yaralanması, okullardaki güvenlik tartışmasını yeniden gündeme taşıdı. Uzmanlar, güvenliğin kamera, turnike ve polisiye önlemlere indirgenemeyeceğine dikkat çekiyor.
Manisa’nın Turgutlu ilçesinde İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi yakınında yaşanan silahlı saldırının ardından okul güvenliği yeniden tartışmaya açıldı. Veli-Der İzmir Şube Başkanı Necati Kalafat, “Hiçbir veli çocuğunu okula gönderirken kendini güvende hissetmiyor. Çocuklar da okula giderken güvende hissetmiyor” diyor. Çocuk Hakları Aktivisti Hatice Kapusuz, çocuklarda görülen şiddeti yetişkin dünyasının “bir aynası, bir tezahürü” olarak değerlendiriyor. Psikolog Eda Pınar, şiddeti tek bir nedene ya da bireysel patolojilere indirgemenin yetersiz olduğunu söylerken Avukat Merve Oktay Yaman, “Çocukların güvenliği, eğitim hakkının ön koşullarından biridir” diyor.
Saldırıda 11 öğrenci yaralandı. Son açıklamalara göre hafif yaralanan öğrenciler taburcu edilirken üç öğrencinin yoğun bakımdaki tedavisi sürüyor. Saldırıyı gerçekleştiren 15 yaşındaki çocuğun kullandığı tüfeğin anneannesine ait olduğu belirlendi.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ise olayın “okul saldırısı” olarak nitelendirilmemesi gerektiğini söyledi. Saldırının okulun içinde değil önünde gerçekleştiğini vurgulayan Tekin, ailelere evlerindeki silahları çocukların erişemeyeceği yerde tutma ve çocukların sosyal medya ilişkilerini takip etme çağrısı yaptı. Bakanlık kamera, turnike, yüz tanıma ve el dedektörü gibi güvenlik tedbirlerini de gündeme getirdi.
Eğitim sendikaları ise güvenliğin fiziki önlemlerle sınırlandırılmasına itiraz ediyor. Eğitim-İş, “Eğitimde şiddet artık münferit olaylarla açıklanamaz” derken Eğitim Sen, rehberlik ve psikososyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesini istedi. Sendika, saldırıdan bir gün önce yapılan okul güvenliği toplantısını hatırlatarak, “Gerekli tedbirler alındı denilirken, bugün öğrenciler neden bir okulun önünde silahlı saldırının hedefi oldu?” diye sordu.
Turgutlu, son dönemde eğitim kurumlarıyla bağlantılı ilk ağır şiddet vakası değil. TEPAV’ın araştırmasına göre 2000-2014 arasında yılda ortalama birin altında kalan okul saldırılarının sayısı 2015 sonrasında belirgin biçimde yükseldi; 2022 ve 2023’te sekizer olay kaydedildi. Araştırma, bunun kalıcı bir eğilime dönüşüp dönüşmediğini söylemek için daha fazla veriye ihtiyaç bulunduğunu da belirtiyor.

Kalafat: Çocuklar okula giderken güvende hissetmiyor
Veli-Der İzmir Şube Başkanı Necati Kalafat, saldırıların ardından velilerde ciddi bir güvensizlik oluştuğunu söylüyor: “Hiçbir veli çocuğunu okula gönderirken kendini güvende hissetmiyor. Çocuklar da okula giderken güvende hissetmiyor. Dolayısıyla göndermek istemiyorlar ya da kendileri de başlarında gidip kapılarda bekleyen birçok veli var. Güvensizlik oluşmuş durumda eğitim sistemine dair.”
Kalafat’a göre çözüm yalnız okulun duvarını yükseltmek ya da kapısına güvenlik görevlisi koymak değil: “Okulların güvenliği ne kadar duvarları yükselttiğinizle ya da beş tane okula güvenlik görevlisi koyduğunuzla ilişkili bir şey değildir. Evet, bu bir yan sonuçtur. Türkiye’de her insanın başına polis bile koysanız kriminal işleri engelleme şansınız olmaz. Buranın biraz sosyolojiyle, eğitim olduğu için de pedagojiyle alakası var.”
Çocukların eğitimle kurduğu ilişkinin zayıflamasına ve gelecek beklentisinin azalmasına dikkat çeken Kalafat, “Bir eğitim sistemi size bir gelecek sunmuyorsa, size bir imkân sunmuyorsa, iş sunmuyorsa, aş sunmuyorsa o eğitim sistemi sadece zaman doldurulan bir şeye dönüşür” diyor.
Kalafat, akademik başarının tek başarı ölçütü haline gelmesine karşı çıkarak çocuklara müzik, spor, sanat ve farklı ilgi alanlarında kendilerini gerçekleştirebilecekleri alanlar açılması gerektiğini söylüyor. Madde kullanımının da önemli bir risk olduğunu belirterek şöyle devam ediyor: “Türkiye’de çok yaygın bir madde bağımlılığı yaşanıyor. Uyarıcı maddeler de var bunun içerisinde ve çok yaygın sentetik madde kullanımı var. Çocukların artık 6’ncı, 7’nci sınıftan itibaren bu tür maddelere erişebildiklerini biliyoruz. Maddeye karşı önemli bir devlet politikası gelişmek zorundadır, pedagojik bilim insanlarının bu konuyla ilgili çözümlerinin düşünülmesi gerekir. Öyle adli tedbirlerle, polisiye tedbirlerle çözülebilecek bir konu değildir.”
Güvenlik tartışmasının silahlı görevlilere indirgenmesine de karşı çıkan Kalafat, “Mesele çocuklarımızın şiddet sarmalı, mesele uyuşturucu madde bağımlılığı, mesele eğitim sisteminin geleceksizliği” diyor.
Velilere de çocukların yaşamını yalnız akademik başarı üzerinden kurmamaları çağrısında bulunuyor: “Çocuklarımızı sportif, kültürel alanlara yönlendirmek… Çocuk tiyatro yapmak istiyorsa yönlendirin çocuklarınızı. Her şey ders başarısı değil. Mutlu olabilecekleri alanları çocuklara açmak gerekiyor. Sevgiyle çocuklarımıza yaklaşmaya, dertlerini dinliyor ve anlıyor olmaya devam etmek gerekiyor.”

Kapusuz: Yetişkin dünyasının bir tezahürü
Çocuk Hakları Aktivisti Hatice Kapusuz, Turgutlu’daki 15 yaşındaki faili yalnız “saldırgan çocuk” olarak değerlendirmenin daha geniş bir toplumsal zemini görünmez kılacağını düşünüyor.
Kapusuz, okul şiddetini toplumsal şiddetten ve çocukların kamusal yaşamının daralmasından bağımsız ele almıyor: “Genel olarak şiddet alanındaki, yani kadınlara, hayvanlara, azınlık gruplarına yönelik şiddeti düşündüğümüzde burada sürekli bir cezasızlık söz konusu. Şiddetin kabul edilebilir olduğuna dair genel, yapısal bir durum var aslında.”
Geleceksizlik duygusunu da meselenin merkezine koyuyor: “Bu çocuklara ülke ne vaat ediyor? Bir tür geleceksizlik aslında. Mezun olduğunda bir iş sahibi olabileceğine, hayatını sürdürebileceğine inanan çocuk da yok muhtemelen. Bir gelecek tahayyülü yok çocukların. Dolayısıyla bunların hepsinin yan yana geldiği noktada bu çocuklar kendilerini nasıl ifade edecekler, neyi ifade edecekler noktasında şiddet bir araç olarak çıkıyor.”
Kapusuz, yetişkin dünyasındaki şiddetin çocuklardaki karşılığını ise şöyle tarif ediyor: “Yetişkinlerin zaten bu kadar şiddeti her şeyi bastırmak için, her şeyi kontrol etmek için kullandıkları, her türlü toplumsal eylemin şiddetle bastırıldığı bir noktada çocuklarda gördüğümüz şey de bunun bir aynası, bir tezahürü diye tanımlamak lazım.”

‘Çocukluk statüsü aşınıyor’
Kapusuz, yaşananları “çocukluk statüsünün aşınması” kavramıyla da ilişkilendiriyor. Çocukların çalıştırılmasını, çocuk yaşta evlilikleri ve çocukların yetişkinlere özgü ceza mantığı içinde değerlendirilmesini aynı dönüşümün parçaları olarak görüyor:
“Çocukların suçlu olarak görülmesi, çocukların evlendirilebiliyor olması, çocukların işçileştirilebilir olması… Bu üçü de aslında yetişkin kurumu. Evlilik de çalışmak da suç da, bunların hepsi yetişkin kurumlarıyken çocuklarla birlikte düşünebiliyoruz. Dolayısıyla bu aslında bir çocuk kategorisinin olmaması demek.”
Kapusuz, bunun “çok yaşamsal maliyeti olan bir kavram aşınması” olduğunu söylüyor.
Bir başka sorun ise okulun risk altındaki çocuğu görme kapasitesi. Kapusuz, aile içinde şiddet, istismar ya da başka risklerle karşılaşan çocukların okul içinde fark edilmesi ve desteklenmesi gerektiğini belirtiyor: “Biliyoruz ki şiddet öğrenilen bir şey. Çocuklar buna tanık olduklarında, maruz kaldıklarında bunu bir araç olarak görebiliyorlar. Dolayısıyla bunların okul içinde öğretmenler tarafından, rehberler tarafından görülüp tespit edilip çocukların destekleniyor olması lazım.”
Ancak öğretmenlerin çalışma koşulları ve personel yetersizliğinin bu kapasiteyi etkilediğini söyleyen Kapusuz, çocukların silaha erişimine de “Bu çocuklar nasıl bu kadar kolay silaha erişebiliyorlar?” sorusuyla dikkat çekiyor.
Kapusuz, fail çocukların “canavarlaştırılması” yerine içinde bulundukları koşullara bakılması gerektiğini savunuyor: “Biz burada bir çocuğa bakıp ‘Bunlar nasıl çocuk? Ailesi mi, kendisi mi canavar?’ diye bakacağımıza çocukların içinde kıvrandıkları acıya bakmamız lazım.”
Güvenli okulu ise çocuğun kendisini ifade edebildiği ve duyulduğu bir yer olarak tarif ediyor: “Bu kadar şiddet öven, şiddeti cezasız bırakan sisteme karşı şefkatli, güvenli, güven duyabileceği, kendini ifade edebileceği, duyulabileceği bir eğitim ekosistemi, okul ekosistemi oluşturulabilir mi sorusunu sormak lazım.”

Pınar: Bireysel patolojilerle açıklamak kolay, ancak yetersiz
Psikolog Eda Pınar da şiddet eylemlerinin tek bir nedene bağlanamayacağını, çeşitli risk etkenlerinin birbirini tetiklediği karmaşık dinamikler olarak ele alınması gerektiğini belirtiyor: “Böylesi şiddet eylemleri, tek bir nedene bağlı olarak gelişmeyen; çeşitli risk etkenlerinin bir araya gelerek birbirini tetiklemesi yoluyla ortaya çıkan karmaşık dinamiklerdir. Dolayısıyla tek bir değişkeni esas alarak yapılan yorumlar amiyane tabirle eksik kalacaktır. Öncelikle ilgili bakanlığın sorumluluk alarak çocuk-öğretmen-ebeveyn güvenliği için kapsamlı bir çözüm geliştirme sorumluluğu önümüzde gün gibi duruyor. Çocukların şiddetle ilişkisini toplumsal bir yarılma olarak ele almadığımız her alanda, bireysel dinamiklerle ilgilenmeye devam ederiz.”
Pınar’a göre toplumsal yarılma ve ötekileştirici dil “geleceksizlik şemasını” derinleştirirken, eğitim sisteminin kendisinin ürettiği şiddetin tartışılmasını da engelliyor: “Bugün okulların mekansal kurgusundan pedagojik perspektifine çocuk ve gençlere hitap etmeyen bir eğitim sisteminin ürettiği krizden bahsetmek mümkün. Toplumsal şiddet dinamiklerini ele almadan, kültürün yarattığı şiddeti tarif etmek de giderek zorlaşıyor.”
‘Bir mahalle güvendeyse, o mahallenin okulu da güvende olacaktır’
Pınar, kolektif alanları hedef alan şiddeti bireysel patolojilerle açıklamanın kolay ancak yetersiz olduğunu söylüyor. Psikolojide “psikolojikleştirme” olarak adlandırdığı yaklaşımın, şiddetin arkasındaki sosyo-kültürel dinamikleri görünmez kılabileceğini belirtiyor: “Kolektif alanları hedef alan şiddet eylemlerini bireysel patolojilerle açıklamak oldukça kolay, ancak yetersiz. Şiddet hedefinin okul ve çevresi oluşu okulların ürettiği şiddeti, mekansal sıkışmışlığı ve giderek normalleşen şiddet içeren müfredatları ele almanın da önüne geçiyor.”
“Psikolojize ettiğimiz dinamiklerin ardında kolektif ruh sağlığı yatıyor. Bir mahalle güvendeyse, o mahallenin okulu da güvende olacaktır. Okul, şehir, yaşam güvenliği güvenlik önlemlerine indirgenemeyecek kadar politikanın konusudur.”
Pınar, zorbalığın da yalnız çocuklar arasındaki ilişkilere indirgenmesine karşı çıkıyor. Zorbalığın uzun vadeli psikolojik etkilerinin bilindiğini ancak yetişkinlerin zorba davranış biçimlerine de müdahale edilmesi gerektiğini söylüyor: “Zorbalığa nasıl dur dediğimiz yine toplumun konusu. Bana kalırsa zorbalık çocukların da konusu değil. Yetişkinlerin zorba davranma biçimlerine müdahalesi oldukça önemli.”
Pınar’a göre öğretmenlerin otoriteyle ilişkileri ve eğitim programlarının çocuk katılımını sağlayacak biçimde dönüştürülmesi de tartışmanın parçası olmalı: “Bugün okullar çocuk merakını cezbetmekten ziyade, şiddetin üretildiği alanlar olmaktan öteye gidemiyor. Eğer öncelikle içeriğini inceleyeceğimiz bir yer varsa, müfredattan başlamak gerektiğine inanıyorum.”
Sosyal medya ve oyunlar tek başına açıklayabilir mi?
Bakan Tekin’in ailelere çocuklarının sosyal medya ilişkilerini takip etme çağrısı, dijital dünya ile şiddet arasındaki ilişkiyi de tartışmaya açtı.
Pınar, sosyal medya ve dijital oyunların mevcut şiddet dinamiklerini besleyebileceğini ancak doğrudan neden olarak gösterilemeyeceğini söylüyor: “Sosyal medya ve dijital oyunlar var olan kolektif şiddet eylemlerini tek başına açıklamakta yetersiz kalıyor. Var olan şiddet dinamiklerini beslediğinden bahsetmek belki mümkün olabilir, fakat doğrudan oyun içeriklerinin kitlesel şiddete yol açtığını söylemek sanırım mümkün değil. Bireysel psikopatolojiler şiddet eylemlerinin doğrudan yordayıcıları değildir.”
Silaha ulaşabilme, çeteleşme, sosyal baskı ve denetim mekanizmalarının da birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirten Pınar, “Saldırganlığı tetikleyen içeriklerin risk faktörlerinden yalnızca biri olduğu, aile-toplum-okul-ekosistem bağlamında şiddeti anlamak gerekliliği hâlâ önümüzde duruyor” diyor.
TEPAV araştırması da dijital ekosistemi şiddetin tek başına nedeni olarak değil, diğer risklerle etkileşime giren bir “güçlendirici unsur” olarak değerlendiriyor.
‘Muhatabımız tek başına suç işleyen çocuklar değil’
Pınar, saldırının gerçekleştiği ortamın ve olaya tanıklığın doğrudan ve ikincil travmatizasyona yol açabileceğini belirterek kapsamlı psikososyal destek çağrısında bulunuyor: “Saldırının gerçekleştiği bağlamlar ve tanıklık süreçleri doğrudan ve ikincil travmatizasyon yaratabilir. Yalnızca travma sonrası süreçlerde değil, toplumun bir bütün olarak kendini iyileştirebilmesi adına kapsamlı psikososyal destek mekanizmalarının işletilmesi gerekiyor.”
Pınar, güvenliğin yalnız personel sayısıyla sağlanamayacağını belirterek medyanın diline de dikkat çekiyor: “Kolektifin esen olmadığı yerde güvenlikten ve iyileşmeden bahsetmek mümkün olmuyor. Öğretmenlerin, öğrencilerin, yurttaşların kendilerini güvende hissetmedikleri bir ülkede okuldaki rehber öğretmenlerin, güvenlik görevlilerinin vb. personel sayısının artması tek başına bu yüzden bir şey ifade etmiyor. Medyanın kullandığı dilin örseleyici değil dönüştürücü olması elzem. Muhatabımız tek başına suç işleyen çocuklar olmadığı gibi hedefimiz de olamaz.”
Pınar, çocukları merkeze alan rehabilite edici okul ortamlarının yaratılması ve saldırıdan doğrudan ya da dolaylı etkilenenlerin psiko-pedagojik programlarla desteklenmesi gerektiğini söylüyor: “Fiziksel ve ruhsal sağlığın, öğretmenler ve çocuklar açısından sürdürülebilir şekilde korunması için alan profesyonelleri olarak daha fazla bir araya gelmeli ve bunu sağlamak için ortaklaşmalıyız. Okulların güvenli olması, bir ihtiyaç değil zorunluluktur.”

Merve Oktay Yaman: Güvenlik, eğitim hakkının ön koşulu
Avukat Merve Oktay Yaman ise tartışmayı eğitim hakkı ve devletin pozitif yükümlülükleri açısından değerlendiriyor. Anayasa’nın 17., 41. ve 42. maddeleri ile BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 28 ve 29. maddelerine işaret eden Merve Oktay Yaman şöyle konuşuyor: “Eğitim hakkını yalnızca çocuğun okul binasına girip ders dinleyebilmesi şeklinde dar yorumlamak mümkün değildir. Çocuğun eğitim hakkını etkili biçimde kullanabilmesi için eğitim ortamının aynı zamanda güvenli olması gerekir.”
Merve Oktay Yaman’a göre devletin yükümlülüğü saldırı gerçekleştikten sonra faili bulmak veya cezalandırmakla sınırlı değil: “Bir pozitif yükümlülükten, yani devletten aktif biçimde önlem almasının beklenmesinden söz ediyoruz. Bu kapsamda risklerin belirlenmesi, okul ortamının güvenliğinin sağlanması, şiddetin ve zorbalığın erken tespit edilmesi, ihbar ve başvuru mekanizmalarının işletilmesi, öğretmenlerin ve diğer personelin gerekli eğitimden geçirilmesi, rehberlik ve psikososyal destek mekanizmalarının etkin çalıştırılması ve ortaya çıkan olayların etkili biçimde soruşturulması gerekir.”
“Çocukların güvenliği, eğitim hakkının ön koşullarından biridir. Çocuk okula giderken öldürülme, saldırıya uğrama, zorbalığa maruz kalma veya sürekli bir korku içinde bulunma riskiyle karşı karşıya ise, ‘okulda eğitim veriliyor’ demek eğitim hakkının etkili biçimde güvence altında olduğunu tek başına göstermez.”
‘Okul kapısı hukuki sorumluluğun mekanik sınırı değil’
Merve Oktay Yaman, Bakanlığın saldırının okul dışında gerçekleştiği yönündeki vurgusuna karşı hukuki sorumluluğun yalnız olayın gerçekleştiği yere bakılarak değerlendirilemeyeceğini söylüyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Kayak/Türkiye kararını örnek gösteren Merve Oktay Yaman, olayda 15 yaşındaki bir öğrencinin okulun yaklaşık 150 metre uzağındaki otobüs durağında bıçaklanarak öldürüldüğünü ve AİHM’in okul çevresindeki denetim ve polis korumasına ilişkin eksiklikleri yaşam hakkı bakımından değerlendirdiğini belirtiyor: “Dolayısıyla okulun kapısı, devletin çocuk bakımından hukuki sorumluluğunun başladığı veya bittiği mekanik bir sınır olarak görülemez.”
Bunun devlete sınırsız bir sorumluluk yüklemek anlamına gelmediğini de vurguluyor: “Hukuki değerlendirme; riskin öngörülebilirliği, somut tehlikenin niteliği, yetkililerin bu tehlikeden haberdar olup olmadığı veya haberdar olmalarının gerekip gerekmediği, alınabilecek makul önlemler ve bunların uygulanıp uygulanmadığı üzerinden yapılmalıdır.”
Merve Oktay Yaman’a göre okul giriş-çıkış saatlerinde öğrencilerin yoğun olarak kullandığı yollar ve okul çevresinde risk biliniyor veya makul biçimde öngörülebiliyorsa, “okul binasının dışında oldu” demek tek başına hukuki sorumluluğu ortadan kaldırmaz: “Çocuğun eğitim hakkını kullanmak üzere evinden çıkıp okula ulaşması sırasında karşı karşıya olduğu öngörülebilir ve ciddi riskleri tamamen görünmez kabul etmek, eğitim hakkının gerçek hayattaki kullanımını yapay biçimde okul kapısında başlatmak anlamına gelir.”
‘Çocukları korumak ile kontrol altında tutmak aynı şey değil’
Merve Oktay Yaman, kamera ve yüz tanıma gibi güvenlik önlemlerinin de temel haklar gözetilerek değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor: “Çocukların güvenliğini sağlamak için önlem alınması gerektiği konusunda tereddüt yok. Ancak ‘güvenlik’ kavramı temel hakları askıya alan sınırsız bir yetki alanı da yaratmaz. Okulları açık cezaevine dönüştüren güvenlikçi politikalar, güvenlik sağlamadığı gibi çocukların özgürleşme ve sosyalleşme alanı olan okulu baskı ve korku alanına çevirir.”
Yüz tanıma sistemlerinin biyometrik veri bakımından daha ağır bir veri koruma rejimini gündeme getirdiğini belirten Merve, her tedbir için somut risk, gereklilik ve ölçülülüğün değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor: “Gerçek ve somut bir güvenlik riski var mı? Bu önlem o riski azaltmaya gerçekten elverişli mi? Aynı güvenlik amacına daha az müdahaleci bir yöntemle ulaşılabilir mi? İşlenen veri gerçekten gerekli mi? Ne kadar süre saklanacak? Kim erişebilecek? Çocuk ve ailesi bu konuda nasıl bilgilendirilecek?”
“Çünkü çocuk yalnızca ‘güvenliği sağlanacak kişi’ değil, aynı zamanda bağımsız hak sahibi bir bireydir. Çocukları korumak ile çocukları kontrol altında tutmak aynı şey değildir.”
‘Olaydan önce ne biliniyordu ve ne yapıldı?’
Merve Oktay Yaman’a göre kamu makamlarının olası hukuki sorumluluğunun değerlendirilmesinde temel soru, saldırı sonrasında ne yapıldığı kadar saldırıdan önce ne bilindiği: “Somut olayın koşullarına göre kamu makamlarının hukuki sorumluluğu gündeme gelebilir. Ancak burada otomatik bir sorumluluktan değil, somut olay üzerinden yapılacak bir öngörülebilirlik, makul önlem ve nedensellik değerlendirmesinden söz edebiliriz.”
Daha önce tehditler, şiddet olayları, ciddi zorbalık vakaları veya belirli bir öğrenciye ilişkin risk işaretleri yetkililerin bilgisine ulaşmışsa risk değerlendirmesi yapılıp yapılmadığının, rehberlik mekanizmalarının işletilip işletilmediğinin ve gerekli koruma tedbirlerinin alınıp alınmadığının araştırılması gerektiğini belirtiyor: “Burada özellikle ‘olay gerçekleşti mi?’ sorusundan önce ‘olaydan önce ne biliniyordu ve ne yapıldı?’ sorusunun sorulması gerektiğini düşünüyorum.”
Psikososyal desteğin de fiziksel güvenlikten ayrı düşünülemeyeceğini söyleyen Merve Oktay Yaman şöyle devam ediyor: “Zorbalığın, dışlanmanın, tehditlerin ve şiddetin erken tespiti; mağdur çocuğun desteklenmesi; fail olduğu iddia edilen çocuğun da çocuk hakları temelinde değerlendirilmesi gerekir. Asıl soru, çocuğun risk altında olduğunu gösteren işaretleri sistemin zamanında görüp görmediğidir.”
Merve Oktay Yaman, çözümün çocukları gözetim altında tutmakta ya da okul kapılarına polis dikmekte değil, saldırıya götüren riskleri önceden görebilen bir sistem kurmakta olduğunu belirtiyor: “Çocuk hakları açısından en önemli mesele, saldırı gerçekleştikten sonra güvenlik önlemlerini artırmak değil, saldırıya götüren riskleri saldırı gerçekleşmeden önce fark edebilen ve müdahale edebilen bir sistem kurabilmektir. Çünkü çocuk hakları hukukunda koruma, yalnızca olaydan sonra verilen tepki değil; olay gerçekleşmeden önce kurulan bir kamu yükümlülüğüdür.”
Yirmi yıl önce de benzer sorunlar tespit edildi
Bugünkü tartışmanın başlıkları yeni değil. Eğitim-İş’in raporunda aktarılan 2007 tarihli TBMM araştırmasında, 60 ilde 26 bin 9 öğrenciyle yapılan çalışmada öğrencilerin yüzde 53’ünün sözel, yüzde 36,3’ünün duygusal, yüzde 22’sinin fiziksel ve yüzde 15,8’inin cinsel şiddetle karşılaştığını beyan ettiği belirtiliyor. Şiddetin yüzde 39 ile en fazla sokakta, yüzde 34 ile okul ve çevresinde gerçekleştiği tespit edilmişti.
Aynı araştırmada rehberlik hizmetlerindeki yetersizlik, okul çevresindeki güvenlik sorunları, çocukların sosyal, kültürel ve sportif olanaklarının sınırlılığı ve sınav odaklı eğitim sisteminin yarattığı dışlanma duygusu risk alanları arasında sayılmıştı. Kurumların parçalı çalıştığı ve uygulamaların büyük ölçüde şiddet ortaya çıktıktan sonraki müdahaleye odaklandığı da tespit edilmişti.
Yaklaşık yirmi yıl sonra Turgutlu saldırısının ardından tartışılan başlıklar büyük ölçüde aynı: rehberlik ve psikososyal destek, silaha erişim, okul çevresi, çocukların okulla kurduğu bağ, sosyal ve kültürel alanlar, kurumlar arası koordinasyon ve risklerin saldırı gerçekleşmeden önce fark edilmesi.
Kalafat’ın anlattığı veli ve öğrenci güvensizliği, Kapusuz’un işaret ettiği toplumsal şiddet ve çocukluk alanındaki aşınma, Pınar’ın bireysel patolojiler yerine kolektif ruh sağlığına bakma çağrısı ve Merve Oktay Yaman’ın ortaya koyduğu hukuki çerçeve, tartışmayı okul duvarlarının ötesine taşıyor:
Bir çocuğun eğitim hakkı okul kapısından içeri girdiğinde mi başlıyor, yoksa o kapıya korkmadan ulaşabilmesi de bu hakkın bir parçası mı?


















Bir cevap yazın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.