Dünya Gıda Günü’nde İzmir’in gıda toplulukları, küçük üreticiler ve türeticiler Kültürpark’ta buluştu. Birbirimizi dinledik, ortak sorunlarımızı konuştuk. Şimdi bu buluşmanın açtığı yolu birlikte genişletmek gerekiyor.
16 Ekim Dünya Gıda Günü’nde İzmir’den gıda toplulukları olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi Kırsal Hizmetler Dairesi ile birlikte düzenlediğimiz Gıda Toplulukları Dayanışma Buluşması’nda, İzmir’in dört bir yanından gelen topluluklar, üreticiler, türeticiler, akademisyenler ve dostlarımız bir araya geldi. Aynı dertleri taşıyanların, benzer güçlüklerle uğraşanların ve başka bir gıda sisteminin mümkün olduğuna inananların birbirinden güç aldığı bir akşam oldu.
Seferihisar Gıda Topluluğu olarak buluşmanın düzenleyicileri arasındaydık, bir yıla yaklaşan deneyimimizle ve gıda topluluklarını geliştirme arzumuzla oradaydık. Dolayısıyla sahneye ve salona dışarıdan bakmadık. Tabağımıza gelen lokmanın toprağından üreticisine, emeğinden paylaşım biçimine uzanan hikâyesi anlatılırken, kendi hikâyemizi de dinlediğimizi biliyorduk.
Bu buluşma, aslında aylar önce başlayan İzmir Gıda Sistemi çalışmalarının bir ürünü gibi oldu. 16 Eylül’de gerçekleşen ve gıda toplulukları olarak katıldığımız İzmir Gıda Sistemi Çalıştayı’nda, İzmir’de adil ve sağlıklı bir gıda sisteminin kurulabilmesi için gıda topluluklarının temel bir yere sahip olduğu ifade edilmişti. Bu nedenle 16 Ekim’deki buluşmayı, çalıştayda söylenenlerin kâğıt üzerinde kalmaması için atılmış somut bir adım olarak görüyoruz.

Buluşma, gıda toplulukları stantlarının ziyaretiyle başladı. BİTOT (Batı İzmir Topluluk Destekli Tarım Grubu), Gediz Ekoloji Topluluğu, Homeros, Güzelbahçe, Seferihisar, Ceres, Kumkurdu Anaokulu ve Kuş Cenneti gıda toplulukları aynı salondaydı. Katılamayan Alaçatı ve Originn topluluklarının da selamları vardı. İzmir’de gıda toplulukları uzun zamandır birbirleriyle iletişim hâlinde ama ilk kez böyle bir buluşmada hepsi bir araya geldi ve bu bile tek başına önemliydi. Stantların çevresinde başlayan sohbetler, ortak işler yapma isteğinin ne kadar canlı olduğunu daha program başlamadan gösterdi.

Çalıştaydan dayanışma buluşmasına
Etkinliğin açılışında konuşan İzmir Büyükşehir Belediyesi Kırsal Hizmetler Dairesi Başkanı Nehir Yüksel, gıda sistemini yalnızca tarımsal üretimden ibaret görmediklerini söyledi. Üretimden işlemeye, taşımadan erişime ve atıklara kadar bütün sürecin birlikte ele alınması gerektiğini anlattı. Üreticinin emeğinin karşılığını aldığı, herkesin sağlıklı gıdaya erişebildiği ve doğayla uyumlu üretimin güçlendiği bir sistemin ancak bütün bu halkalar birlikte düşünüldüğünde kurulabileceğini vurguladı.
Yüksel, İzmir Gıda Sistemi Çalıştayı’nın ardından gıda topluluklarının desteklenmesi ve görünürlüğünün artırılması, kısa tedarik zincirlerinin güçlendirilmesi, kompostun yeniden üretime kazandırılması ve agroekolojik uygulamaların yaygınlaştırılması gibi başlıklarda çalışmaya başladıklarını aktardı. Yerel yönetimlerin rolünü de önemsediğimiz şu cümleyle tarif etti: “Belediyenin görevi gıda topluluklarının yerine geçmek değil, özgünlüklerini ve bağımsızlıklarını koruyarak gelişebilecekleri koşulları desteklemektir.” Yüksel, Kültürpark’ta başlayan bu buluşmaların sürmesini hedeflediklerini de söyledi. Bu sözü biz de not ettik, takipçisi olacağız.
Bu yaklaşım kıymetli. Çünkü gıda topluluklarının belediyelerle ilişkisi, onları belediyenin bir faaliyetine dönüştüren değil; dağıtım yeri, lojistik, görünürlük ve üreticiye erişim gibi temel ihtiyaçlarını karşılayan bir kolaylaştırıcılık üzerinden kurulmalı. Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyelerinin önümüzdeki dönemde bu sorumluluğu üstlenmesini bekliyoruz.

‘Küçük üreticiyi pamuklara sarmak’
Ardından sözü Ziraat Mühendisi Mine Pakkaner aldı. Zehirsiz ve doğa dostu üretim, kompost, toprak onarımı ve ekolojik ürün koruma yöntemleri konusundaki bilgi ve deneyimini yıllardır üreticilerle paylaşan Pakkaner, temiz gıdanın devamlılığı için küçük üreticinin yaşamasının şart olduğunu anlattı.
Küçük üreticiyi “pamuklara sarmamız” gerektiğini söylemesi, akşamın akılda kalan ifadelerinden biriydi. Çünkü küçük üreticiyi desteklemek yalnızca bir ürünü satın almak anlamına gelmiyor. Üretim bilgisinin, yerel çeşitlerin, kırsal yaşamın ve doğayla daha uyumlu üretim biçimlerinin devamına sahip çıkmak anlamına geliyor. Üretici ortadan kalktığında sağlıklı gıdaya erişim imkânımız da ortadan kalkıyor.

‘Tayfun Hoca olmadan olmaz’
Sonra Prof. Dr. Tayfun Özkaya’yı dinledik. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinde uzun yıllar çalışan Özkaya, İzmir’in ilk gıda gruplarının ve Türkiye’deki ilk yerel tohum takas şenliğinin kurucuları arasında yer alıyor. Onun vurguladığı gibi gıda toplulukları; yerel ve doğa dostu üretim yapan küçük üreticilerle türeticileri aracısız biçimde buluşturan, gönüllülük, güven ve dayanışmayla yaşayan yapılar. Ancak bu yapıların sürmesi için temiz ve adil gıdayı hazır bir hizmet gibi beklemek yerine sorumluluk almak ve emek vermek gerekiyor.

Her topluluğun ayrı hikâyesi ortak bir derdi var
Daha sonra İzmir’in gıda toplulukları sahneye çıktı. Temsilciler nasıl örgütlendiklerini ve dağıtımları nasıl gerçekleştirdiklerini; üreticiler ise gıda topluluklarının hayatlarında neye karşılık geldiğini anlattılar.
Her topluluğun kuruluş hikâyesi, büyüklüğü ve çalışma biçimi farklıydı. Kimi bir mahallede, kimi bir okul çevresinde, kimi ilçeler arası bir ağ olarak gelişmişti. Fakat hepsini birleştiren temel bir düşünce vardı: Gıda yalnızca parası ödenip alınan bir mal değil, üretiminden paylaşımına kadar sorumluluk üstlenmemiz gereken yaşamsal bir ilişkiydi.
Bu ilişki içinde “türetici” yalnızca sipariş veren kişi değil. Üreticiyi tanıyor, ürünün hangi koşullarda yetiştiğini öğreniyor; gerektiğinde üretimin planlamasını, riskini ve dağıtım emeğini paylaşıyor. Üretici de ürününü kimin sofrasına gönderdiğini biliyor. Market raflarında kaybolan bağlar yeniden kuruluyor.
Neden gıda toplulukları?
Buluşmanın ikinci bölümündeki panelde Oya Ayman, Dr. Fatih Özden ve Sırma Gök söz aldı. İlk konuşmacı Türkiye’deki ilk gıda topluluğu ağını oluşturan yapılardan Buğday Derneği kurucularından Oya Ayman oldu.

Ayman, gıda topluluklarına neden ihtiyaç duyduğumuzu basit sorularla anlattı: Soframıza gelen gıda nerede, nasıl ve kim tarafından üretildi? Ödediğimiz paranın ne kadarı üreticiye ulaştı? İşlenmiş ürünlerin içinde ne var? Üreticiyle aramıza toptancı, tüccar, halci ve perakendeci girdiğinde bu soruların yanıtı bulanıklaşıyor. Ayman’a göre gıda toplulukları, rafların “-mış gibi yapan gıdalar”la dolu olduğu bir dönemde gerçek gıdanın peşine düşen ve tüketici olmak yerine türetici olmayı seçen insanların kurduğu şeffaf ve dayanışma odaklı bir ağ.
Ayman, toplulukların yarattığı değişimi altı başlıkta ele aldı. İlki zehirsiz, yerel ve atalık tohumlarla üretilmiş temiz gıdaya erişim. İkincisi, küçük üreticinin doğrudan alımla ya da “Topluluk Destekli Tarım”la emeğinin adil karşılığını alıp toprağında yaşayabilmesi. Üçüncüsü gıda egemenliği ve demokratikleşme: Kararların ortak alındığı, fiyatlamanın şeffaf yürüdüğü, herkesin eşit söz ve gönüllü sorumluluk sahibi olduğu bir yapı. Dördüncüsü biyoçeşitliliğin korunması, tedarik zincirinin kısalması ve atığın azalması. Ayman bunu dağıtımlarda yalnızca dolu kasaların değil, boş kavanozların ve yumurta kaplarının da paylaşılmasıyla örneklendirdi.

Beşincisi sosyal dayanışma ve altıncısı da özellikle çocuklar için bir öğrenme alanı olması: Domatesin nasıl yetiştiğinin yanında yardımlaşmayı, ortak karar almayı ve şikâyet etmek yerine harekete geçmeyi öğreniyorlar. Ayman sosyal dayanışmayı anlatırken Hatay’daki çalışmalarından da örnek verdi. Buğday Derneği 6 Şubat depremlerinden sonra bölgede “Tarımsal Üretimde Onarıcı Dönüşüm” projesini başlattı. Depremde yalnızca üretimini değil pazarını da kaybeden çiftçiler, bu projeyle eğitim ve danışmanlık alarak agroekolojik üretime başladılar. İzmir’deki gıda topluluklarının Hatay’daki çiftçilere ürünlerini alarak el uzatması, gıda topluluklarının zor zamanlarda üreticinin yanında oynayabileceği dayanışmacı rolü gösteriyordu.
Zinciri kırmak, kararlarda ortaklaşmak
Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinden Dr. Fatih Özden, gıda topluluklarını gıda egemenliği ve adalet kavramları üzerinden değerlendirdi. Gıda egemenliğinin hem kırdaki üreticilerin hem de kentteki emekçilerin neyin, nasıl ve kim için üretileceğine ilişkin kararlarda söz sahibi olması anlamına geldiğini belirtti. Gıda topluluklarında üreticiyle tüketiciyi buluşturmanın, endüstriyel gıda sisteminin uzun ve kirli tedarik zincirini kırabilmek açısından taşıdığı öneme dikkat çekti.
Özden, Japonya’da 1971’de kirli gıdadan bıkan kadınların kurduğu “Teikei” sistemini, Fransa’ya yayılmış AMAP ağını ve Hindistan’da çiftçilerin borç krizinden doğan sıfır bütçeli doğal tarım hareketini anlattı. Bu örneklerde üretim önceden planlanıyor, risk ve dağıtım emeği paylaşılıyor, kararlar birlikte alınıyor.

Bununla birlikte Özden gıda topluluklarının kendi içlerindeki sorunlara da dikkat çekti. İşler çoğu zaman birkaç gönüllünün omzuna biniyor; bazı üyeler bir süre sonra topluluğa market gibi davranabiliyor. Temiz gıdanın fiyatı da düşük gelirli insanları dışarıda bırakabiliyor. “Sistemin dışında kalmakla sistem karşıtı olmak arasında bir gerilim var” diyen Özden, gıda topluluklarının sağlıklı gıdaya erişemeyen kesimleri de düşünmesi gerektiğini söyledi. Ege Üniversitesindeki topluluğun öğrenciler ve idari personel için uyguladığı dayanışma fiyatı, bu konuda geliştirilebilecek yöntemlerden biri. Özden konuşmasını Dünya Gıda Günü’ne yakışan bir taleple bitirdi: Her çocuğa en az bir öğün sağlıklı, güvenilir ve besleyici okul yemeği.
Tavuk da yumurta da gıda topluluğundan
Panelde son sözü üreticinin oldu. Foça Kozbeyli’deki Gökler Çiftliği’nde eşi ve iki çocuğuyla sebze, yumurta, süt ve tavuk üreten Sırma Gök, kendi deneyiminden hareketle gıda topluluğunun bir üreticinin gündelik hayatında neyi değiştirdiğini anlattı.

Gök ve ailesi ürünlerini önce kapı kapı dolaşıp satmaya çalışmış. Sonra yolları Gediz Ekoloji Topluluğu’yla kesişmiş. Ona göre gıda topluluğu küçük bir aile üreticisi için “bulunmaz bir nimet, muhteşem bir şey”: Bu sayede emeğini aracıya yok pahasına vermek yerine, ne yediğini önemseyen insanlarla doğrudan buluşuyor.
Üstelik bu ilişki yalnızca maddi değil. Üretici, ürününü yiyen insanı tanıyor; türetici de içtiği sütün hangi inekten geldiğini, yediği yumurtanın hangi koşullarda üretildiğini biliyor.
Sırma Gök’ün anlattığı yumurta dayanışması, topluluk destekli tarımın en somut örneklerinden biriydi. Topluluğun artan yumurta ihtiyacını karşılayabilmek için 250 tavuk alınmasına karar verilmiş, yatırımın maliyeti türeticilerin yumurtaları önceden satın almasıyla karşılanmış. Tavuklar az yumurtladığında risk yalnızca üreticinin üzerine kalmamış; topluluk sabır göstermiş, üretim sürdükçe yumurta borcunun kapatılacağı bir dayanışma süreci yaşanmış. Gök’ün sözleriyle, “yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan derken, bizde tavuk da yumurta da gıda topluluğundan.”

Belediyelere düşen
Panelin ardından söz salona geçti. Gıda topluluklarının kırsaldaki ekolojik mücadelelerle daha güçlü bağ kurması, üreticilerin kendi yörelerindeki gıda ihtiyaçlarının gözetilmesi, çocuklar ve okullar çevresinde yeni toplulukların kurulması, çiftlik ziyaretlerinin yaygınlaştırılması ve doğa dostu teknolojilerden yararlanılması konuşuldu.
En somut taleplerden biri dağıtım mekânlarıyla ilgiliydi. Birçok topluluk ürün dağıtımını yağmurda, çamurda, parklarda; kendi masa, sandalye ve kasalarını taşıyarak yapıyor. Oysa belediyelerin haftada ya da ayda birkaç saat kullanılabilecek kapalı bir mekân sağlaması, toplulukların yükünü önemli ölçüde azaltabilir.
Yerel yönetimlerden beklentimiz tam da burada başlıyor. Gıda topluluklarının yerine geçmeden; onlara dağıtım alanı, ulaşım, depolama, iletişim ve üreticiyle buluşma ihtiyaçları konusunda destek olmaları mümkün. Bu noktada İzmir Gıda Sistemi Çalıştayı’nda gıda topluluklarına verilen önemli rolün, Büyükşehir ve ilçe belediyelerinin uygulamalarında karşılığını bulmasını umuyoruz.
Devamı gelsin
Kültürpark’taki akşam İzmir’in gıda topluluklarını aynı sofrada buluşturdu. Şimdi asıl iş, orada oluşan enerjiyi kalıcı bir ilişkiye çevirmek. Asıl başarı bu olacak. Birbirimizin deneyimlerinden öğrenecek miyiz? Ortak sorunlarımız için birlikte söz söyleyebilecek miyiz? Yeni gıda topluluklarının kurulmasını kolaylaştırabilecek miyiz? Küçük üreticinin yalnız bırakılmadığı, sağlıklı gıdanın yalnızca geliri yüksek insanların erişebildiği bir ayrıcalık olmadığı bir sistemi geliştirebilecek miyiz?
Bir gıda topluluğuna katılmak ya da yaşadığımız yerde bir topluluk kurmak bütün sorunları bir anda çözmez tabii. Ama üreticiyle aramızdaki görünmez mesafeyi kısaltabilir, bizi yalnızca tüketen kişi olmaktan çıkarabilir. Küçük üreticinin emeğine, toprağa ve soframıza birlikte sahip çıkmanın yollarını gösterebilir.
Şimdi bu buluşmanın açtığı yolu genişletme zamanı. Dayanışma sofralarımızdan eksik olmasın.

