3 Kas 17° İstanbul — Yağmurlu

Google'da tercih et

Öğretmenlere bırakılan yük: Çocuklar açken eğitim mümkün mü?

Uzun yıllardır farklı okullarda çalışmış, sosyokültürel ve ekonomik açıdan farklı koşullarda yaşayan yüzlerce öğrenci ile bir araya gelmiş bir öğretmenle çocukların okullarda yaşadığı beslenme sorunlarını, yetersiz beslenmenin öğrenme süreçlerine etkilerini ve öğretmenlerin bu krizin karşısında üstlenmek zorunda kaldıkları sorumlulukları konuştuk.

Adil ve sağlıklı çocuk beslenmesi -2- 
Öğretmen Özlem Candan ile röportaj

Tüm günü okulda geçiren çocukların yaşadıklarına en yakından tanıklık edenlerin başında öğretmenleri geliyor. Birçok öğretmen, kendi imkânlarını birleştirerek öğrencilerin karınlarını doyurmaya çalışıyor. Her gün çocukların bayıldığı, dersleri uyuyarak geçirdiği bir okul hayatına ilişkin haberlerle karşılaşıyoruz. Öğretmenleri ve çocukları böyle bir yaşamın içinde bırakıp ardından performans baskısıyla başarılı çocuklar yetiştirmelerini beklemek ne kadar sahici bir istek? Bunu bir kez daha düşünmek gerekiyor.

Bu süreçte, uzun yıllardır farklı okullarda çalışmış, sosyokültürel ve ekonomik açıdan farklı koşullarda yaşayan yüzlerce öğrenci ile bir araya gelmiş bir öğretmenle konuştuk. Özlem Candan ile çocukların okullarda yaşadığı beslenme sorunlarını, yetersiz beslenmenin öğrenme süreçlerine etkilerini ve öğretmenlerin bu krizin karşısında üstlenmek zorunda kaldıkları sorumlulukları değerlendirdik.

Özlem Candan. Yazıdaki diğer görseller yapay zekâya ürettirilmiştir.

– Uzun zamandır okul dışında da çocuklarla çalışan bir öğretmensiniz, öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

– Ben Özlem Candan. Yıllarını çocukların gelişimine ve eğitimine adamış bir öğretmenim. Ancak öğretmenliği sadece okul sınırları ve müfredatla kısıtlı görmüyorum. Şu an Kadifekale’de Eşitlik Çalışmaları Derneği’nin İlkokul Çocuklarına Okul Sonrası Akademik Destek Programı kapsamında çalışıyorum. Aslında bu programın temel amacı çocuklara eğitsel ve sosyal destek sunmak. Ancak sahada öyle bir gerçekle karşılaştık ki başka bir öncelik karşımıza çıktı: Devlet okullarındaki, özellikle de sosyoekonomik olarak dezavantajlı bölgelerdeki çocukların derin bir yetersiz beslenme sorunu yaşadığını gördük. Bu yüzden, çocuklar okula aç gitmesinler, okuldan aç dönmesinler ve öğrenme süreçleri sekteye uğramasın diye programımıza günlük atıştırmalıklar ekledik. Yani çocuk haklarını savunurken, en temel hak olan gıdaya erişimi de pratik olarak üstlenmek durumunda kaldık.

– Uzun zamandır çocuklara eşlik etmiş biri olarak süreci nasıl gözlemliyorsunuz, sizce beslenme düzeni, gıdaya erişim ile ilgili değişiklikler mevcut mu? Sınıf içi iklimde nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz?

– Artık bir “beslenme düzeni”nden değil, doğrudan “derin yoksulluktan ve açlıktan” bahsediyoruz. Çocuklarla bu proje kapsamında çalışmaya başladığımda bazılarının okulda bütün gün hiçbir şey yemediklerini ya da sadece karın doyuran ama besleyiciliği olmayan en ucuz karbonhidratlarla günü geçirdiklerini fark ettim. Hatta okula boş beslenme çantasıyla giden çok çocuk var ne yazık ki. Fakat bizim merkezimize gelen çocuklar bir bakıma şanslılar. Biz dernekte meyve, kefir, yoğurt, kuru yemiş, simit gibi atıştırmalıklar sunarak bu eşitsizliği bir nebze kırmaya, çalışıyoruz. Çünkü okul beslenmesinin bir hak olduğunu biliyoruz.

Açlık sınıfta dikkati ve öğrenmeyi nasıl etkiliyor?

– Çocukların bilişsel fonksiyonlarını sizce nasıl etkiliyor?

– Sıklıkla kullandığımız “Aç ayı oynamaz” deyimiyle çok net bir gerçekliğin altını çiziyoruz. Aç bir çocuğa hiçbir şey öğretemezsiniz. Bu proje kapsamında asıl amacımız çocukların okul sonrası gelişimini desteklemek olsa da aç gelen bir çocukla etkinlik yapmak, onun odaklanmasını beklemek imkânsız. Yetersiz beslenme çocuklarda kronik bir yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve algıda inanılmaz bir yavaşlama yaratıyor. Biz onlara yoğurdunu, kuruyemişini, meyvesini verdikten ve karınları doyduktan sonra gözlerindeki o ışığın nasıl geri geldiğini, algılarının nasıl açıldığını bizzat deneyimliyoruz. Sadece bir öğün bile çocuğun derse katılımını baştan aşağı değiştiriyor. Bu çocuklar zihinsel potansiyellerini yoksulluğa kurban veriyorlar.

– Bir öğretmen olarak sınıfta yetersiz beslenen, derse aç gelen bir çocukla karşılaştığınızda hissettiğiniz ve üstlenmek zorunda kaldığınız sorumluluk nedir?

– Büyük bir öfke ve çaresizlik hissediyorum. Bir çocuğun açlık çekmesi bir kader veya doğa olayı değildir; bu politik bir tercihin sonucudur. Biz Eşitlik Çalışmaları Derneği olarak menümüze kefir, taze meyve gibi gıdalar ekleyerek bu sorumluluğu üstleniyoruz çünkü vicdanen ve politik olarak o çocuğun aç kalmasına göz yumamayız. Ama bir yandan da şunu sorguluyoruz: Bu bizim görevimiz mi olmalıydı? Biz çocuklara daha iyi bir gelecek vizyonu sunmak için oradayız, yoksulluğun yarattığı fizyolojik çöküşü yamamak için değil. Üstlenmek zorunda bırakıldığımız bu sorumluluk, aslında devletin yapmadığı görevin bizim omuzlarımıza yıkılmasıdır.

Beslenme krizinin yükü öğretmenin omuzlarında

– Öğretmenler bu krizde yalnız mı, bu konuda ne düşünüyorsun?

– Kesinlikle yalnız bırakılıyoruz. Sistem, yarattığı ekonomik krizin ve yoksulluğun faturasını öğretmenin vicdanına kesiyor. “Öğretmen halleder, öğretmen kendi cebinden yedirir” denilerek devasa bir sorun görünmez kılınmaya çalışılıyor. Ne okullardaki öğretmenler ne de sivil toplum kuruluşlarındaki bizler aşevi veya sosyal hizmet uzmanı değiliz. Çocukları beslemek, eğitimcilerin inisiyatifine veya sivil toplumun kısıtlı bütçelerine terk edilemez.

– Birçok çalışmada okul yemeği eksikliklerinin çocuklarda şiddet oranı, erken yaşta evlilikler ve çocuk işçiliğinde artışa neden olduğunu söylüyor. Sizin sahada böyle bir gözleminiz var mı?

– Bu maalesef sahada her gün yüzleştiğimiz bir gerçek. Okul, çocuğu koruyan en büyük kalkandır. Beslenme yetersizliği sadece mideyi değil, çocuğun okulla kurduğu bağı da vuruyor. Aile çocuğunun cebine harçlık veya çantasına yemek koyamadığında o çocuğu okuldan uzaklaştırmaya meylediyor. Okuldan kopan erkek çocuk sokaktaki güvencesiz işlere ve çocuk işçiliğine, kız çocuğu ise ev içi emeğe ve erken yaşta evliliğe itiliyor. Ayrıca çocukların yaşadığı o yoksunluk hissi, akranlar arasında yoğun bir öfkeye ve zorbalığa da dönüşebiliyor.

– Velilerin çocuklarının beslenme çantasını hazırlarken yaşadığı çaresizliğe veya mücadeleye dair gözlemleriniz neler? Okul idareleri veya öğretmenler arasında bu eksikliği gidermeye dönük gayriresmî dayanışma pratikleri doğuyor mu?

– Bu proje kapsamında velilerle sık sık bir araya geliyoruz. Yoksulluğun yükünü her zaman en çok kadınlar çekiyor. Anneler, çocuklarının çantasına yarım bir şeyler koyabilmek için kendi ihtiyaçlarından ödün veriyorlar. Okullarda ise bazı öğretmenlerin kendi aralarında simitlerini paylaştığı, çocuklara kantin alışverişine harçlık verdiğini duyuyoruz ancak bunların hiçbiri devletin kurumsal olarak sağlaması gereken bir hakkın yerini tutamaz.

– Sizce iyi bir sistem nasıl olabilir?

– Çözüm çok net: Ayrımsız, koşulsuz ve evrensel bir “ücretsiz okul yemeği” programı derhal yasal güvence altına alınmalı ve devlet bütçesinden karşılanmalıdır. Hiçbir çocuk yoksulluğunu kanıtlamak zorunda kalmamalıdır. Biz Eşitlik Çalışmaları Derneği olarak kısıtlı imkânlarımızla çocuklara yoğurt, kuruyemiş, meyve sunabiliyor ve onların eğitimine katkı sağlayabiliyorsak, hükümetin bunu ülke çapındaki tüm okullarda sıcak ve besleyici bir öğün olarak sunmaması için hiçbir bahane olamaz. Gıdaya erişim bir lütuf veya sivil toplum projesi konusu değil, çocuğun en temel insan hakkıdır.


Dizinin önceki yazısı:
Adil ve sağlıklı çocuk beslenmesi -1-  Devlet lisesinden özel okula bir liselinin tanıklığı