Sisters Music Chain: Kendi sesini bulmak, birbirine alan açmak

[ssba-buttons]

Bir şarkının içinde yalnızca onu söyleyen kişinin sesi yoktur. Besteden düzenlemeye, kayıttan sahneye uzanan süreçte farklı fikirler, beceriler ve emekler birbirine karışır. Sisters Music Chain, müziğin bu ortak üretim alanında kadınların birbirlerine daha fazla yer açabilmesi için çalışıyor. Farklı türlerden ve deneyimlerden gelen müzisyenleri buluşturan toplulukta dayanışma, yeni bir projeye başlama cesareti de olabiliyor, müziği bırakmayı düşündüğün anda devam edebilme gücü de.

Bu ortaklığın içinde her müzisyenin kendine özgü bir hikâyesi var. Birinin heykel atölyesinde kaydettiği makine sesleri bestesine dönüşürken, bir başkası yıllardır bildiği bir şarkıyı söylerken kendi duygularıyla yeniden karşılaşıyor. Birlikte çalışmak, bu kişisel dünyaları birbirine açmayı; bazen kendi fikrini savunmayı, bazen başka bir öneriye yer vermeyi gerektiriyor. Üçüncü yaşını 11 Ekim’de kutlamaya hazırlanan Sisters Music Chain’in üyeleriyle müziğe bakışlarını, üretim süreçlerini ve dayanışmanın gündelik hayatlarındaki karşılığını konuştuk.

Dayanışma üretme cesaretini büyütürken

– Sisters Music Chain üçüncü yaşını kutluyor. Bu üç yılda dayanışma deneyiminiz size ne öğretti? Birlikte çalışmak, sektöre ve birbirinize bakışınızı nasıl değiştirdi?

Tuğçe Zorlu İpek: Öncelikle günümüz dünyası özellikle Türkiye’sinde yaptığınız işle var olmak; işinizde ne kadar iyi olursanız olun, eğitiminiz ne kadar iyi olursa olsun tek başınıza çok mümkün değil. 3 yıl önce de böyle düşünüyordum bugün de. Özellikle kadın dayanışmasını çok değerli buluyorum. 3 yıldır dayanışma ile emek emek bir çok proje ürettik, organizasyon düzenledik. Elbetteki her kolektifte olduğu gibi birlikte üretim yaparken zorlandığımız, farklı düşündüğümüz zamanlar oldu ama günün sonunda yine birbirimize dayanıp yaptığımız işle gurur duyduk. Kendi adıma hala başladığım yerdeyim. Eril bir sektörde inanılmaz yetenekli kadınlarla çevrelenmiş olmak daha fazla üretim yapma isteği uyandırıyor içimde. Ve biliyorum ki yakın gelecekte çok daha fazla kadın müzisyen üretim yapma gücü bulacak sektörde.

Tuğçe Zorlu İpek

Simge Kartal: İçinde bulunduğumuz müzik sektörü, geçmiş yıllara nazaran daha fazla imkan sunuyor gibi görünse de emeğin çok fakat daha az görünür olduğu bir dönemdeyiz. Hele bir de prodüktör, enstrümanist olarak var olma çabası gösteren kadın müzisyenler için yokuşu bol bir yol söz konusu. Ülkemizde müziğin mutfağının erkek egemen bir kale içerisinde olduğunu biliyoruz. Ve bu kaleden çevreniz yoksa kalenin duvarlarını aşmanız pek zor. Kadınlar bu duvarların ötesinde sert mücadeleler ile müziğini bir şekilde var etmeye çalışıyor. Birlikte sert sektör şartlarına karşı gösterilen ortak üretim ile algoritmaların kalesinde bir koltuğumuz olmasa da üretmeye devam edebilmenin motivasyonunu ve belki de “artık bırakıyorum “ noktasına ulaşan kızkardeşlerimize yalnız olmadıklarını hissettiren ve devam etme gücü veren topluluğumuz, maddi paylaşımların ötesinde manevi olarak bir eşitlik anlayışı sağlıyor. Kimsenin kimseden üstün olmadığını ve farklılıkların birbirini besleyip üretim ayakları oluşturabileceğini gösteren manevi bir eşitlik dengesinden söz edebilirim. SMC; Türkiye’nin bir çok ilçesinden hatta bazıları yurtdışından olan, “ne kadar iyi müzisyenler, sesler varmış” dedirterek birbirimizi keşfetmemize ön ayak oldu. Belli mi olur belki bu dayanışma gücü ile bir gün sektörde bizim de kadın egemen bir kalemiz olur.

Simge Kartal

Gülay Gaia: Sisters Music Chain’e üyeliğimde bireysel üretimimin dışında birlikte de ortaya koyabileceğim daha kolektif çalışmalara da ağırlık vermiş oldum. Bir çalışmayı sahneleme konusunda aynı paydada buluştuğum kadınlar ürettiğim eserin çapını daha da genişletmeme yol açtı. Hem farklı fikirler ve renklerle hem aynı fikirlerde buluştuğum kadınlarla işbirliği yapmak toplu halde sesimizi duyurmanın bir unsuru oldu.

Kendi sesini duyurma çabasıyla birlikte toplu olarak bir üretimde yelpaze daha da genişler, Hem aynı duygularda hem de bireysel farklılıkların bir bütünü gibi duygular çoğalır ve bu çoğalan duyguların sesi daha çok insana dokunabilir.

Farklı fikirler üretime zenginlik katar. Çok deneyimli olup çok şeyler katabilir ama daha az deneyimli olmak sıfır değildir, mutlaka bir değeri ve katkısı vardır. Çorbada tuzu bulunmuş olur. Ve bu da dayanışmanın bir parçasıdır. Birbirini anlamanın zorlaştığı zamanlarda her kadının yaşanmışlığı ve o yaşanmışlıklara verdiği tepkilerle aslında kendi ihtiyaci olanı haykırır kadın. Bu ihtiyaca da kadın olarak bir anlayış geliştirmek gerekir ki birbirini iyileştirsin ve geliştirsin kadınlar.

Gülay Gaia

– Müzik sektöründe görünürlük ve rekabet baskısı güçlü. Ortak üretim bu beklentilerle nasıl bir ilişki kuruyor? Sizin için başarı ne demek?

Sanat Deliorman: Sanatçı biri beni görsün diye zıplayan kişi değildir. O üreterek insanlara dokunan kişidir. Mesele kaç kişiye dokunduğu değil ne şekilde dokunduğu ve ne tür bir dönüşümü tetiklediğidir. “Görünürlük” ya da daha eski adıyla “meşhurluk” ise bu dokunuşun badana-makyajlı ucuz kopyalarını ürettirip, sanatla alakası olmayan çıkar odaklarının cebini doldurmak için bir tuzak düzeneğidir. Bu tuzağa maalesef hepimiz az ya da çok düştük. Kurtuluşu yok mu? Elbette var. Müzik yapmamızın özündeki motivasyonu hatırlayalım. Biricikliğimizi kuşbaşı doğrayıp sosyal medya ızgaralarına tıkıştırmayı bırakıp, üretmeye odaklanalım. Ve sonra insanlara dokunmanın daha gerçek, anlamlı yollarını hatırlayalım. Bu yollardan ilki kolektif proje üretmedir ki müzik zaten kolektif bir üretim/sunum sahasıdır. Tam bu çerçeveden bakınca, uzun vadede SMC’den çok kıymetli üretim çiçekleri açacağını düşünüyorum. Faturalara gelince. Onlar, illa ki başka işler yaparak ödenebilir. Müziği buna âlet etmeye gerek yok.

Sanat Deliorman

Tuğçe Zorlu İpek: Realistik bakacak olursak günümüz dijital çağında elbette görünür olmak önemli. Ancak, görünür olmak kolektif yaklaşımdan uzaklaşmak anlamına gelmez. Çünkü müziğin kendisi zaten böyle bir bencillikle icad olmamıştır. Bir bestenin kayıt sürecinde onlarca insan yer alır. Bir konsere çıkarken ardınızda sizinle aynı heyecanı, gerginliği taşıyan bir orkestra olur. Birinin açığını diğeri kapatır ve yine kolektif bir örgüde ilerlenir. Bizim farkımız sadece bunu kadınlarla yapıyor oluşumuz. Yoksa müzik zaten doğası gereği kolektif bir yapıya sahiptir.

– Farklı deneyimlere, imkânlara ve ihtiyaçlara sahip müzisyenlersiniz. Bu farklılıklar dayanışmanızı nasıl biçimlendiriyor? Birbirinizi anlamanın zorlaştığı anlarda nasıl ilerliyorsunuz?

Elif Bilgen: Hepimizin müzikal geçmişi, alışkanlıkları ve ifade biçimleri farklı. Bence dayanışmanın güzelliği de burada. Aynı olmak zorunda değiliz; farklılıklarımızla birbirimizi tamamlayabiliyoruz.

Tuğçe Zorlu İpek: Elbette ki hepimiz farklı seviyelerde, farklı yolların deneyimiyle geçmişimizi inşa etmiş bireyleriz. Kimimiz çalgısında ya da vokalinde çok hakimken kimimiz henüz yolun başında ya da şartlar gereği yeteri kadar yol alamamış durumda. Ancak bu bir engel ya da kendi aramızda bir rekabet unsuru değil. Daha çok birbirimizi geliştirip birbirimize alan açtığımız, bazen birbirimizi özendirip motive ettiğimiz, kendi içimizde atölyeler düzenleyerek aldığımız/verdiğimiz eğitimlerle birbirimize değer kattığımız bir kesişim bölgesi olarak görüyorum.

Sanat Deliorman: İmkân ve seviye farkları her zaman olur, ve bazı alanlarda zayıflıklar zorlayıcı bir boyut kazanabilir. Eğer görünürlük sevdamızdan biraz feragat edip yaptığımız işe odaklanıp onun içini doldurmayı önceliklendirirsek, farklılıklar da bir engel olmaktan çıkar. Sosyal medyaya reel yetiştirmenin ötesinde bir varlık alanımız olduğunu keşfettiğimizde elimiz de kuvvetlenecek. Çünkü proje inşa etmek aceleye gelecek bir eylem değildir. Sabır ister, düşe kalka eksiklikleri toparlayarak yola devam etmek her zaman mümkün.

Kadın kimliğinin ötesinde müziği duymak

– Kadın sanatçıların kimlikleri ve verdikleri mücadele, bazen müziklerinin önüne geçiyor. SMC’nin üretimlerinde yeterince duyulmadığını düşündüğünüz şeyler neler? Nasıl bir müzik eleştirisiyle karşılaşmak isterdiniz?

Tuğçe Zorlu İpek: Aslında kadınlar tarih boyunca sahne sanatlarında cinsel kimlikleri üzerinden nesneleştirilmiş. Bu hep böyleydi, bir gün bizler değiştirmeyi başarana kadar da böyle olacak. Ancak kimliklerimiz yaptığımız işi tanımlamaz, üretimlerimiz yaptığımız işi tanımlar. Açıkçası şu an için topluluğumuz içerisinde çok farklı ve pek çok türde müzik yapan arkadaşımız var. Ancak çoğumuz vokal üzerine çalışıyor. Enstrüman çalan arkadaşlarımız olsa da eril kodlanan Davul, Elektro Gitar, Bas Gitar vb çalgılarda sayımız ne yazık ki az. Ancak ilerleyen dönemde bu süreci değiştirmeyi amaçlıyoruz.

Tanıdık şarkılar, kişisel sesler

– Serçenin Kanatlarında’da Sezen Aksu şarkılarını kendi sesinizden geçirdiniz. Bu deneyim, yıllardır bildiğiniz şarkılarda veya kendi duygularınızda neyi yeniden duymanızı sağladı?

Merve İşlek: “Şen Şarkı”yı kendi sesimle yeniden yorumlamak, daha önce fark etmediğim bir şeyi keşfetmekten çok, kendimde zaten var olan bazı duyguları yeniden hatırlamamı sağladı. Sezen Aksu’yla hayata bakışımızın, bütün kırılganlıklarımıza rağmen hayata yeniden tutunma motivasyonumuzun birbirine çok benzediğini düşündüm. Hayat bazen insanı yorsa da, kalbimizi kırsak da içimizde bir yerlerde yaşamaya, sevmeye, gülmeye ve yeniden başlamaya dair bir güç kalıyor. Bence Sezen Aksu’nun şarkılarında da bu var; hüznü inkâr etmeden neşeye yer açmak, yaralarımızla birlikte yürümeyi öğrenmek ve hayata küsmemek… “Şen Şarkı”yı söylerken hissettiğim şey de tam olarak buydu. Sanki bir şarkıyı yeniden yorumlamaktan çok, hayata karşı benzer bir yerden konuştuğumu fark ettim.

Merve İşlek

Selin Karaağaç: Bu albüm çalışmasında da, SMC gibi kadın müzisyenlerden oluşan topluluklarda da beni güçlendiren bir şey var. Seçtiğim şarkıdaki isyan ve asi ruh da bu anlamda bana iyi geldi, güçlendirdi diyebilirim.

Selin Karaağaç

Hilal Yıldız: Sezen Aksu’nun şarkılarıyla kurduğum ilişki bu albümden çok önceye dayanıyor. Onun şarkılarında beni en çok etkileyen şeylerden biri, insan olmanın her halini saklamadan anlatabilmesi. “Ağlamak Güzeldir” de benim için tam olarak böyle bir şarkı.

Şarkıyı bugün kendi sesimle yeniden yorumlarken, ağlamanın yalnızca bir kırılganlık ya da acı hâli olmadığını; bazen insanın kendisine izin vermesi, duygusunu özgür bırakması ve hatta yeniden güç bulması anlamına gelebileceğini daha fazla hissettim. Yıllardır bildiğimiz bir şarkıyı söylemekle, onun sözlerini kendi sesinizden geçirmek arasında gerçekten başka bir ilişki var. Söylerken bazı cümlelerin anlamı insana yeniden açılıyor. Belki de benim için bu yorumun en güçlü tarafı buydu: kırılganlıkla güç arasında aslında sandığımız kadar büyük bir mesafe olmadığını yeniden fark etmek. “Ağlamak Güzeldir”i söylerken, ağlamayı bir yenilgi değil, insanın kendisiyle temas ettiği çok sahici ve özgürleştirici bir alan olarak duydum.

Hilal Yıldız

Elif Demirel: Bu albümle anladım ki Sezen Aksu şarkılarındaki kırılganlık bir vazgeçiş değil, özgürlüğe uzanan saklı bir cesaretmiş. Kendi sesimle bu sözlere dokunmak; içimizdeki aşkı, mücadeleyi ve kabuk bağlamış yüzleşmeleri melodiyle yeniden şifalandırdı.

Elif Demirel

Sesin mutfağında özgürlük

– Anachronic, kadınların prodüksiyon ve ses tasarımındaki emeğini de görünür kılıyor. Teknik kararları kendiniz vermek, anlatmak istediğiniz şeyi nasıl etkiliyor? Parçalarınızdan bir örnekle anlatır mısınız?

Gamze Demirkesen: Beste sürecinden miks master aşamasına kadar müziğimi kendim üreten bir sanatçı olarak, prodüksiyon aşamasındaki kontrolün sanatçının elinde olmasının, üretilen şarkının tüm saflığıyla dinleyiciyle buluşmasını sağladığına inanıyorum. Hayal ettiğim ne ise hayata geçirdiğim de o oluyor. Bu yaratıcı özgürlüğe sahip olmak bence çok kıymetli. Örneğin kendi çalışmalarımda, özellikle ritmik elementler için alışılagelmiş perküsyon enstrümanlarının yerine, kağıt yırtma sesinden tutun, ev araç gereçlerine kadar ses çıkarabileceğim her türlü aracı kullanmayı çok seviyorum. Anachronic EP’mizde yer alan Celestial Abduction adlı şarkımda da kültürümüzdeki tasavvufi öğelerden yola çıkarak nefesimi ana perküsyon olarak kullandım. Ama tabii şarkı içinde saç kurutma makinesi sesi ve şıngırdayan kolyeler gibi ilginç kayıtlar da var… Her biri gerçek amaçlarından ayrışarak şarkı içine serpiştirilmiş durumda ve bu şarkının kimliğini oluşturmada en büyük rolu oynuyor.

Anachronic EP’mizdeki kadın prodüktörlerin elinden çıkmış her bir şarkı, kendi şahsına münhasır ve üreticisinin kimliğini (hatta imzasını) taşıyor. Bu şarkıları klasik bir orkestrasyona uyarlasaydık ve icra etseydik, şu an sahip olduğu ruhu yansıtmak mümkün olmazdı.

Gamze Demirkesen / Lola Fie

Aybike Özsöyke: Prodüksiyonun teknik tarafına hâkim olmak, anlatmak istediğim şeyi başkasının yorumundan geçirmeden doğrudan sese dönüştürebilmek demek. Bir fikri tarif etmekle onu kendiniz kurmak arasında büyük bir fark var. Tarif ettiğinizde fikir başkasının duyduğuna doğru kayabiliyor; kendiniz kurduğunuzda ise her kararın neden alındığını bilerek ilerliyorsunuz. Bu benim için hem bir özgürlük hem de bir sorumluluk.

Albümde yer alan “Mining Wheel” bunun iyi bir örneği. Parçanın temelini bir heykel atölyesinde kaydettiğim alet edevat ve makine seslerinden kurdum. Bu sesleri enstrümanlarla harmanlarken en önemli kararım, onları gürültü olmaktan çıkarıp bir uyum içinde, kendi başına bir ifade biçimine dönüştürebilmekti. Böylece atölyede bir nesneyi biçimlendiren emek, parçada da duyulabilir hale geldi. Parçanın adındaki madencilik ve çark imgesi de tam olarak bunu anlatıyor: tekrar eden, görünmeyen ama her şeyi döndüren emeği.

Aybike Özsöyke

Birlikte üretmenin zor kararları

– Birlikte üretirken kendi fikrinize bağlı kalmakla başkasının katkısına alan açmak arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Yaratıcı anlaşmazlıklar müziği nasıl değiştiriyor?

Funda Lena: Sisters Music Chain çatısı altında çok farklı dinamiklere ve sanatsal kimliklere sahip müzisyenler bir arada üretiyor. Doğal olarak her projenin ihtiyaçları ya da o projenin liderinin vizyonu ile her müzisyenin bireysel beklentisi her zaman birebir örtüşmeyebiliyor. Böyle durumlarda bir sanatçının o projeden çekilip enerjisini kendine daha uygun bir başka çalışmaya aktarması bizim için son derece organik ve sağlıklı bir süreç.

SMC’nin kolektif yapısı, tam da bu ‘ben’ ve ‘biz’ dengesini kurma niyetinden besleniyor. Bu zemin, zamanla katı sanatsal egoların törpülendiği, ortak akıl ve müşterek üretim becerisinin geliştiği bir ekole dönüşüyor. Buradaki proje liderliğini asla ‘ben ne dersem o olur’ otoriterliğiyle tanımlamıyoruz. Aksine SMC kültürü, liderin ekibin geliştirici fikirlerine sonuna kadar açık olmasını, farklılıkların yapıcı tartışmalarla zenginliğe dönüşmesini gerektirir. Çatışan vizyonlarda tartışır, birbirimizi ikna etmeye çalışırız, fakat sürecin tıkanmaması adına nihai kararda proje liderinin koordinasyonuna ve vizyonuna güveniriz. Tam da bu yüzden liderlikleri belirlerken hem müzikal liyakati hem de insanları yapıcı, kapsayıcı ve güven veren bir dille yönetebilme becerisini esas alıyorum.

Yaratıcı sürtüşmelere gelirsek, en beklenmedik müzikal sıçramalar tam da o gerilim anlarından çıkabiliyor. Bir düzenlemenin ritmik yapısında ya da vokal armonilerinde iki farklı fikrin çatışıp uzlaşmaya zorlandığı anlarda, iki tarafın da başlangıçta tek başına hayal edemeyeceği yepyeni bir melez tını doğabiliyor. Kolektif üretimin güzelliği de burada.

Funda Lena

Gamze Demirkesen: Birlikte üretirken en önemli noktanın yaratıcı ve güvenli bir alan oluşturulmasından geçtiğine inanıyorum. Sanatçılar arasında bu güvenli alan oluştuğunda da yapılan “müdahale” koca bir “katkı” ya dönüşüyor. Yaşanan his kendi fikrinden vazgeçmek değil, doğurulan bir fikri birlikte büyütmek oluyor.

Elektronik Türkü albümümüzde yapımını üstlendiğim Zühtü türküsü için vokal olarak, topluluğumuzdan Hilal Yıldız ile çalıştık. Modern şarkılar üretse de kendisi Türk Halk Müziği’ne gönül vermiş bir sanatçı. Ona tamamen 80’ler evreninden esinlendiğim, synthesizerlarla dolu tamamen elektronik bir türkü altyapısı sunduğumda çok açık fikirli yaklaştı. Birlikte elektronik müzik ile folk müziği harmanlamış olduk. Bu ancak ve ancak önyargılardan ve egolardan arınmış, yaratıcı ve güvenli bir alan kurulabilmesi ile mümkün… İşte Sisters Music Chain de bizlerin bu bağları kurmasına ve bu güvenli alanı oluşturmasına olanak sağlıyor.

Sanat Deliorman: Her projede tek bir yaratıcı lider olmasında sakınca görmüyorum. Ama her projede aynı kişi değil farklı kişi lider olabilir. Böylece hem başı çekip yaratıcı süreçleri yönetmeyi, hem de fikirleri desteklemeyi ve sürecin yapı taşı olmayı öğrenebiliriz diye düşünüyorum.

Gülay Gaia: Birlikte üretirken birlikte olduğun kişilerin de katkısının olduğu bir şey yapıyorsun ve belki kendi özgürlüğünden biraz taviz veriyorsun. Bu biraz kısıtlanma gibi görünse de aslında adı üstünde birlikteliktir. Bu güvendiğin biriyle beraber adımlar atmak anlamına gelir. Öylesi de çok güzel olabilir.

Elif Bilgen: Birlikte çalarken kendi müzikal alışkanlıklarınızın dışına çıkmanız gerekiyor. Bazen geri çekilmek, bazen başka bir fikre alan açmak müziği daha zengin bir yere taşıyor. Ben bu deneyimi aynı zamanda bir öğrenme alanı olarak görüyorum.

Tuğçe Zorlu İpek: Projelerde her zaman hepimiz aynı bakış açısıyla bakamayabiliyoruz. Bazen çok farklı ve uç noktalarda düşünebiliyoruz. Ama bu durumların zorlayıcı olsa da yapılan işi daha iyi bir seviyeye çektiğini düşünüyorum. Farklı düşünmek iyidir ve çeşitliliği arttırır. Ama elbette ciddi bir uyuşmazlık söz konusu ise süreç projeye en faydalı biçimde nasıl işleyecekse bir taraf geri adım atarak sürecin ilerlemesine destek oluyor. Bazen bir adım geri gitmek üç adım öne gitmemizi sağlayabiliyor ve bunu da kendi içimizde çözebiliyoruz.

– Konserlerin ve yayımlanan eserlerin arkasında görünmeyen emek de var. Bu emeği nasıl değerlendiriyor, adil paylaşımı nasıl kurmaya çalışıyorsunuz? Sektörde eleştirdiğiniz eşitsizliklerin kendi içinizde oluşmasını önlemek için neyi gözetiyorsunuz?

Funda Lena: Adalet benim hayatımda ve çalışma pratiğimde en temel pusula. Dolayısıyla emeğin karşılığını teslim ederken o terazinin şaşmaması için çok hassas davranıyorum. Ancak bunu her an yüzde yüz kusursuz uygulayabilmenin zorluğunu da samimiyetle kabul etmem gerek.

Adaleti kurgularken baktığım yer yalnızca ‘o an’ harcanan görünür zaman ya da eforla sınırlı değil. Projeye ayrılan saatlerin ötesinde, o sahnede sergilenen liyakatin arkasındaki yılların görünmeyen emeğini ve zihinsel sermayesini de gözetiyorum. Örneğin bir konserde sahnedeki vokal ile keman çalan bir müzisyen aynı süreyi paylaşıyor gibi görünebilir fakat o kemanı o ustalık düzeyinde çalabilmek için çocukluktan bu yana verilmiş onlarca yıllık bir disiplin, eğitim ve fedakarlık var. Hakkaniyetli bir paylaşım modeli kurarken anlık mesai kadar bu tarihsel birikimi de terazinin bir kefesine koymaya özen gösteriyorum.

Sektörde eleştirdiğimiz eşitsizliklerin kendi içimizde yeniden üretilmemesi için de tam olarak bu görünmeyen emekleri sürekli masaya yatırıyoruz. Tabii şunu da açık yüreklilikle teslim etmeliyim: Profesyonel projelerimiz henüz olgunlaşma ve kendi ekosistemini inşa etme evresinde. Bilanço bazında baktığımızda henüz hak edilen yüksek kârları paylaştığımız bir bolluk noktasında değiliz. Aksine yapıyı sürdürülebilir kılmak adına hâlâ kişisel olarak ciddi fedakarlıklar yaptığımız bir aşamadayız. Ancak projelerimiz gerçek anlamda kârlılığa ulaştığında kuracağımız ekonomik bölüşüm modeli tam da bu derinlikli emek ve liyakat felsefesi üzerine oturacak.

– SMC’nin etkisini konser ve yayın sayılarının ötesinde nerede görüyorsunuz? Hangi değişimler size dayanışmanın karşılık bulduğunu düşündürüyor, hangi meselelerde hâlâ yolun başındasınız?

Gülay Gaia: Sisters Music Chain’in etkisi ilk etapta “Kadın Müzisyenler Platformu” olmasıyla başlıyor. Bu ilgi çeken kısım. Sonrasında ise üretilenlere duyulacak merak ve gözlemler geliyor. Her bir kadının kendini ifade etmesi ve farklılıkların birliği güzel duyuluyor. Bu her kadın müzisyene müthiş duygular yaşatıyor, diye düşünüyorum. Kadınların kendi mucizelerine inanıp, birlikte bunu büyütebilecekleri konusunda şüphe içinde olmaları veya bu inancı çok düşük düzeyde tutmaları yolu yürümede bizleri yavaşlatabilir.

Funda Lena: Sisters Music Chain’in etkisini sadece sahneye çıkan isimlerin sayısında veya yayımlanan şarkıların dinlenme istatistiklerinde aramak, bu yapıyı yalnızca bir etkinlik ya da yayın ajansı gibi görmek olur. Bizim asıl aradığımız etki, müzik ekosisteminin görünmeyen arka planındaki zihniyet ve ilişki biçimlerinin dönüşmesinde saklı.

Üç yıllık yolculuğumuza baktığımda bana “kurmaya çalıştığımız bu zemin gerçekten karşılığını buluyor” dedirten şey, kadın müzisyenlerin sektördeki yalnızlaşma ve rekabet refleksini geride bırakmaya başlayıp birbirini güçlendiren bir kolektif özgüvene kavuşma yolunda ilerlemesi. SMC çatısı altındaki bir müzisyenin kendi projesine bir başka kadını davet ettiğini, telifini ve sözleşmesini savunurken yalnız olmadığını bilerek masaya oturduğunu, sahne arkasındaki teknik ve prodüksiyon süreçlerinde söz sahibi olmaya başladığını görmek en somut dönüşüm. Bir kadının “ben tek başımayım ve bu sektörün kuralları böyle” çaresizliğinden çıkıp, hak temelli düşünen ve ortak üreten bir özneye dönüşmesi bizim için en büyük kazanım.

Hâlâ yolun başında olduğumuzu hissettiğim mesele ise ne yazık ki ekonomik sürdürülebilirlik ve yapısal sektör bariyerleri. Kadın müzisyenlerin görünürlüğünü, dayanışmasını ve üretim kapasitesini artırma konusunda bir ivme yakaladığımız söylenebilir ancak iş bu emeğin piyasa dinamikleri içinde adil bir ekonomik gelire, düzenli bir telif akışına ve bağımsız kalabilmelerini sağlayacak finansal güvenceye dönüşmesine geldiğinde sektörün duvarlarına çarpmaya devam ediyorum. Dayanışmanın manevi ve sanatsal gücünü henüz müzisyenler için bağımsız bir ekonomik modele çevirebilmiş değiliz. Bu ekosistemi yalnızca kişisel fedakarlıklarla ayakta kalan bir yapıdan, kadınların sanatlarından hak ettikleri refahı üretebildikleri kalıcı bir müzik ekonomisine dönüştürme konusunda henüz kat etmemiz gereken çok yol var.

Burcu Çetin

Üçüncü yaşın sahnedeki buluşması

– 11 Ekim’de Türk pop şarkılarını rock düzenlemeleriyle sahneye taşıyacaksınız. Bu dönüşüm ve birlikte hazırlık süreci size nasıl bir müzikal alan açtı? Tanıdık bir şarkının anlamı, yorum değişince değişebilir mi?

Burcu Çetin: Öncelikle 11 Ekim için çok heyecanlı olduğumuzu belirtmek isterim. Pop şarkılarına rock düzenleme yapmak ve bunu sahneye taşımak bizim için eğlenceli olduğu kadar kendimizle yarışmamıza olanak sağladı. Bir yandan müzikal sınırlarımızı genişletirken diğer yandan da beyin fırtınası yaparak müziğe neler katabileceğimizi tartıştık.

Uzun bir süre birlikte çalışmak bize birbirimizin sınırlarını, düşünce tarzını ve yapabileceklerini anlama fırsatı sundu. Biz de bunu müziğimizi geliştirmek için kullandık.

Ve bunun sonunda iyi bir iş çıkardığımıza inanıyoruz. Kazandığımız dostluklar da bize bu kolektif çalışmanın bir hediyesi oldu.

Bir cevap yazın